“Amca mektubu”nu sakladınız, “andıç”tan emin
olamadınız, yeni belgenin durumu ne?

“Sır ifşa etme mesleği” komada

Yeni Şafak (22 Kasım), yazarları ve bazı partileri hedef alan “Genelkurmay andıçı”nın ardından, bu kez Tansu Çiller’e karşı Güney Deniz Saha Komutanlığı’nda 1997 yılında hazırlanan bir belgeyi açıkladı. Yeni belge, örneklerini sıralayacağımız öncekiler gibi öbür gazetelere de gönderildi ve onlar tarafından değerlendirilmedi mi? Yoksa bu sırları basına ileten kaynaklar, büyük basından umutlarını tamamen kesti mi? Her iki durum da “sır ifşa etme mesleği” olarak tanımlanan gazeteciliğin Türkiye’deki halinin parlak olmadığına işaret ediyor.

Önce Yeni Şafak’ın “Çiller’i imha planı” başlıklı manşetinin spotlarını okuyarak, haberin kabaca ne olduğunu anlayalım:

“Koramiral Bülent Alpkaya’nın imzasını taşıyan Eylül 1997 tarihli kişiye özel belgede, Çiller’in Samsun’da yaptığı bir konuşmada sarfettiği ve Mesut Yılmaz’ı hedef alan ‘Hiçbir genel başkan onbaşı olma şerefsizliğini göstermedi’ sözüne karşı kampanya yürütülmesi istendi.

“Karargâh içi yazışma niteliği taşıyan belgede, Çiller aleyhine kampanyanın tüm detayları yer aldı. Belgede, bütün komutanlıkların durumdan haberdar edilmesi, emekli subaylarla gazilerin kampanyaya iştirak etmesi isteniyor.”

Haberin devamında kampanyanın “yapılacak faaliyetler” faslında belgede şu ibarelere yer verildiğini öğreniyoruz:

“1. Ana ast. Komutanlıklarının durumdan haberdar edilmesi ve kampanyaya iştiraklerinin sağlanması. 2. Emekli Subay ve Astsubaylar Derneği, Gaziler Derneği ve buna benzer kuruluşlarla şahsi temas sonucu faaliyete iştiraklerinin sağlanması.”

Belgede daha sonra işlenecek temalar sıralanıyor. Bunlardan biri de “Onbaşılığın faziletleri.” Bu bölümde de şu tür ifadeler yer alıyor:

“Onbaşı rütbesinin TSK’de ilk rütbe olma şerefi… Vatandaşların birçoğunun lakap olarak Hasan Onbaşı, Veli Onbaşı gibi tabirlerle çağrıldığı ve bu kişilerin bu lakaplardan gurur duydukları… Askerliğini er olarak yapan birinin manga komutanı olan onbaşısını unutamayacağı…. Onbaşı olmak için erlerin gösterdiği gayretin boşa olmadığı… Bazı yörelerde askerliği esnasında onbaşı olamayanlara kız verilmediği ve bu sebeple bu köylerin ‘Onbaşılar Köyü, Çavuşlar Köyü’ gibi isimler aldığı…”

Belge, öbür gazetelere de gitti mi?

Bir bölge komutanının bir siyasi parti liderine karşı yıpratma kampanyası açtığını gösteren bir belgenin haber değerini tartışmayı gerekli görmüyoruz; böyle düşünecek herhangi bir meslektaşımızın olduğunu da sanmıyoruz, çıkarsa, tartışırız.

Burada cevabını aradığımız soru şu: Bu belge sadece Yeni Şafak’a mı gönderildi, yoksa büyük basından gazeteciler de belgeden haberdar mı? Sorunun cevabı şu nedenle çok önemli: Biraz sonra açıklayacağımız başka belgelerle ilgili olarak büyük gazeteler çok kötü bir sınav vermişti. Yalnızca -onların özellikle bugünlerde kullanmayı çok sevdiği kelimelerle söyleyelim- “dinci” basında yer alan çok önemli birkaç “sır ifşası” haberini vermemişler, daha sonra yaptıkları açıklamalarda o bilgilerin kendilerinde de olduğunu itiraf etmişlerdi.

Yeni Şafak’ta yayımlanan son belgeyle ilgili olarak iki ihtimal var: 1. Belge, büyük gazetelere de ulaştırıldı, ama onlar yayımlamamayı tercih ettiler. 2. Bu tür belgeleri sızdıran kaynaklar artık onlardan umudunu kesti ve son belgeyi büyük gazetelere iletmedi.

Her iki durum da vahim. Biz, hiç değilse ikinci aşamaya henüz ulaşılmamış olmasını dileyelim, ama şimdi yapacağımız hatırlatmalar, sözünü ettiğimiz kaynakların artık böyle düşünüyor olması ihtimalinin çok güçlü olduğunu gösterecek nitelikte.

Medyakronik’te yer alan değerlendirmelere dönerek hatırlatıyoruz:

“Amca mektubu”: Aylar sonra…

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev’e 12 Şubat 1999’da bir mektup göndererek yeğeni Murat Demirel’in bu ülkedeki ticarî girişimleri için “ilgi” rica etti. Mektup bir yıl gizli kaldıktan sonra, Demirel’in cumhurbaşkanlığı süresinin uzatılması tartışmaları sırasında büyük gazetelere sızdırıldı, ama hiçbiri yayımlamadı. Mektup, sonunda Akit’in manşetinde görüldü. Birkaç gün sonra Radikal de mektuba yer verdi. Radikal Ankara Temsilcisi (şimdi Genel Yayın Yönetmeni) İsmet Berkan, Medyakronik’e gönderdiği açıklamada, o zamanlar mektubun bütün gazetelere ulaştırıldığını anlattı.

Mektubun tam metni, Akit’in manşetinden beş ay sonra, 1 Ekim’de Hürriyet’ten Emin Çölaşan’ın köşesinde yayımlandı. Büyük gazeteler, mektuptan ilk kez böylece haberdar olur gibi yaptı; doğru değildi. (“Amca mektubu” ile ilgili değerlendirmemizin tam metni için: “O mektubu ne zaman gördünüz?”)

“Andıç”: herkesin posta kutusunda ama…

Yeni Şafak gazetesi 21 Ekim’de sürmanşetten Nazlı Ilıcak imzalı bir haber yayımladı. Haberde, Genelkurmay İstihbarat Dairesi’nce 1997 yılında hazırlanan bir eylem planında bazı kişi ve kurumlar hakkında kamuoyu oluşturmak amacıyla bazı “etkin köşe yazarlarının” kullanılmasından söz ediliyordu.

Ilıcak’ın gazetesinde yayımladığı belge, sonradan çok konuşulacak o meşhur “Genelkurmay andıcı”ydı. Ne var ki büyük basın, haberi ancak iki hafta geçtikten ve Genelkurmay’ın belgeyi kabul etmesinden sonra “görmüştü.”

Genelkurmay açıklamasının ardırdan yazılan yazılar, “andıç”tan herkesin haberli olduğunu ortaya koydu. O sırada Ankara temsilcisi olan Radikal genel yayın yönetmeni İsmet Berkan şöyle yazdı:

“Haftalar önce masamın üstünde bir zarf buldum. Postadan gelmişti. Üstünde kocaman harflerle adım ve adresim yazılmıştı. Zarfın içinden bir belge çıktı.”

Çıkan belge, tahmin ettiğiniz gibi “andıç”tı. Şöyle devam etmişti Berkan:

“Açıkçası belgeye inanmadım, güvenmedim. Sahte olduğunu düşündüm ve ilave soruşturma yapmaya bile gerek görmeden çöpe attım. Anlaşılan belge başka gazetecilere de ulaşmıştı. Mesela Yeni Şafak’ta Nazlı ılıcak bu belgeyi köşesinde yazdı ve sordu: ‘Bu belge gerçek midir?’”

Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, her nasılsa konudan habersizdi. 3 Kasım 2000 tarihli yazısında şöyle dedi:

“İki hafta önce cumartesi sabahı Ankara’dan Sedat Ergin aradı. ‘Yeni Şafak gazetesinde ilginç bir belge yayımlandı. Genelkurmay Başkanlığı, bazı gazeteciler hakkında bir karalama kampanyası düzenlenmiş’ dedi.”

Yazının devamından, Özkök’ün, Ergin’e “Genelkurmay’la konuş, bu belgenin gerçek olup olmadığını sor” dediğini, Ergin’in sorduğunu, ama bir cevap alamadıklarını öğreniyoruz.

Hürriyet sonra ne mi yaptı? Hiç. Genelkurmay’ın açıklamasına kadar haberi görmemeyi tercih etti. Üstelik hatırlayın, Hürriyet ve Sabah üç yıl önce “andıç”ı manşetten kamuoyuna duyuran iki gazeteydi.

Ve EMİM…

Üçüncü örneğimiz, “amca mektubu” ve “andıç” gibi henüz sona ermiş değil. Ama akıbeti aynı görünüyor.

Bu haberi ilk kez Genelkurmay kaynaklı -tekzip edilmeyen- haberleriyle öne çıkan Aydınlık dergisi verdi. Habere göre, Genelkurmay bünyesinde Ekonomik ve Mali İzleme Merkezi (EMİM) kurulmuş, başına da bir kurmay albay getirilmişti. EMİM, bankalarda 10 bin doların üzerindeki tüm hesapları Genelkurmay bilgisayarında toplamıştı ve bütün hesapları izlemekteydi.

Fazilet Partisi milletvekili Nazlı Ilıcak, konuyu parlamentoya taşıdı ve Maliye Bakanı Sümer Oral’ın cevaplaması isteğiyle soru önergesine dönüştürdü. Ilıcak’ın soru önergesi yalnızca “dinci” gazetelerde haberleştirildi.

Genelkurmay, aradan geçen üç haftaya yakın süre içinde ne haberi ne de Ilıcak’ın açıklamalarını tekzip etti. Şu anda büyük basın okurlarının EMİM’le ilgili hiçbir bilgisi yok. Bu “netameli” haber de gizlenmiş durumda. (EMİM’in haberleştirilmemesinin öyküsünün tam metni için: “Genelkurmay’ın EMİM açıklamasını nasıl vereceksiniz?”)

İşte böyle… Gazeteciliğin “sır ifşa etme mesleği” ve en büyük sır saklayıcının devlet olduğu düşünüldüğünde ve bu örnekler göze alındığında, gazetelerin giderek gazete olmaktan çıktığını söylerken haksızlık mı ediyoruz? (22 Kasım 2000)