Memur kararnamesi önce niye haber olmadı, sonra niye oldu?
Hükümet "var" derse haber var

Bütün gazetecilik kitaplarının hemfikir olduğu noktalardan biri de standart bir haberin taşıması gerektiği unsurlardır. Buna göre bir haber asgarî olarak “Ne, neden, nasıl, nerede, ne zaman, nerede ve kim” sorularına cevap vermelidir (meşhur 5N, 1K kuralı).

Türkiye’de ise hiç değilse bazı haberler için “neden” sorusunu iki defa sormak gerekiyor: Haberde konu edinen olayın “nedeni” ve gazetenin o haberi “neden” sayfalarına aldığı (ya da almadığı)... Hafızanızı yoklayın, birçok haber için “Acaba şu ya da bu gazete şu ya da bu haberi neden vermiş?” diye sormuyor musunuz? Bu, normal bir gazetecilikte yeri olmayan bir sorudur, ama bazı ülkelerde haber analizi yaparken, sorulmadığı takdirde analizin çok az şeyi açıklayabildiği de bir gerçektir.

İki büyük gruba bağlı gazetelerin, hükümetin Cumhurbaşkanına onaylatmaya çalıştığı Kanun Hükmünde Kararname karşısında aldıkları pozisyon, bu ikinci türden “neden?” sorusu sorulmaksızın açıklanamayacak gibi görülüyor.

Önce tek satır yok, sonra manşet

23 Temmuz’da Çankaya’ya sunulan kararname, ilk kez 26 Temmuz’da Yeni Şafak ve Kanal 7 tarafından duyuruldu. Başbakan Ecevit, ertesi gün, böyle bir kararnameden “haberinin olmadığını” açıkladı.

Hürriyet, Milliyet, Sabah gibi büyük gazeteler ile iki büyük grubun öbür gazeteleri ilk birkaç gün olan bitende hiçbir haber değeri görmedi. Ecevit’in açıklaması dahi haber olamadı bu gazetelerde.

Şimdi soralım: Yeni Şafak’ın verebildiği bir haberin büyük gazetelerimize ulaşamadığı düşünülemeyeceğine göre, acaba “neden” bu gazetelerimiz kararname haberine itibar etmedi? Koca üç gün boyunca olan bitenden habersiz görünmeleri, başbakanın “böyle bir şey yok” tutumuyla ilgili olabilir mi? Hükümet ve büyük basın başlangıçta, olayı kamuoyuna yansıtmadan “çözmek” gibi ortak bir strateji içinde miydiler? (Konuyu ele alış tarzımızla doğrudan ilgili olmadığı için şu soruyu da parantez içinde soralım: Mesela Başbakan Necmettin Erbakan olsaydı ve herhangi bir konuda Cumhurbaşkanlığı’na sunulan bir hükümet kararnamesinden haberinin olmadığını söyleseydi, gazeteler, başbakan hiç böyle bir şey söylememiş gibi davranırlar mıydı?)

Devam edelim... aradan birkaç gün daha geçti, Başbakan, konuyu görüşmek üzere Çankaya’ya çıktı ve dönüşte beklenmedik bir açıklama yaptı: “Şu an için ikna olmuş değiller, ama önümüzdeki günlerde ikna olacaklarını umuyorum.”

Konunun, büyük basının manşetlerine taşınması işte bu sözlerden sonra gerçekleşti. 6 Ağustos tarihli gazeteler, açıkça hükümetin yanında, Cumhurbaşkanı’nın karşısında yer alan haber-yorumlarla çıktı. İki büyük gazetenin başyazarları da açık tehdit içeren cümlelerle Cumhurbaşkanı’na seslendi.

6 Ağustos tarihli Sabah, “Beklenen imza” manşetini taşıyordu. Manşetin altında imza suretinde “Ahmet Necdet Sezer” ismi yer alıyordu. Haberin alt başlığında da şu ifade bulunuyordu: “Memur Kararnamesi’ni 15 gündür imzalamayan Sezer’i ikna etmek için 5 Danıştay kararı emsal gösteriliyor.” Aynı tarihli Hürriyet ise söz konusu Danıştay kararlarını içeren dosyayı “memurların işten atılmalarını kolaylaştıran KHK’nin ‘Anayasaya aykırı’ olduğu görüşünü çürütecek dosya” olarak takdim ediliyordu. Yeni Binyıl’ın manşetine göre ise “Sezer’in eli bağlı” idi, çünkü “Hukukçulara göre, Anayasa gereği Cumhurbaşkanı Sezer’in Ankara’yı geren KHK’yı ‘geri çevirme’ yetkisi bulunmuyor”du.

Gazeteler, konuya ilişkin görüşlerin tümünü yansıtma ve böylece kamuoyu oluşumuna olanak sağlama biçiminde özetlenebilecek aslî fonksiyonlarını tamamen unutmuş görünüyorlar (sık sık yaptıkları gibi); şu anda yapılan, kendi “oy”larını “kamuoyu” suretinde yansıtmaktan ibaret.

“İçtihat”la terbiye etmeye çalıştıkları insanın, bu ülkenin en iyi hukukçularından biri olduğunu bizzat kendileri yazmamış gibi...

İki büyük gazetenin başyazarı, “hukuk” ve “içtihat” argümanlarını fazla lüks bulmuş olacaklar ki, mücadelelerini daha kısa yoldan sonuç verdiği defalarca tecrübe edilmiş argümanlarla sürdürüyor. Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi şöyle yazıyor:

“Cumhurbaşkanıdır, imzalamazsa imzalamaz. Öyle ya... Sayın Sezer bu tutumunun –yani devleti kendi içindeki hainlerden kurtarma operasyonunu engellemiş olmasının- doğuracağı tarihi sorumluluğu üstlendikten sonra kim ne diyebilir?”

Ekşi ayrıca, Cumhurbaşkanı’nın “Kanun Hükmünde Kararname yürürlüğe girerse bunun kötüye kullanılacağından endişeli” olduğu yönündeki haberlerin “tamamen uydurma olduğuna inanmak istediğini” belirtiyor:

“Çünkü devleti temsil eden bir kimsenin –cumhurbaşkanının- kendi devleti hakkında şüphe izhar etmeye hakkı olmadığını sayın Sezer’in de takdir ettiğinden eminiz.”

Öfke öyle noktalara gelmiş durumda ki, devletin içinden birinin devleti eleştirmesine bile tahammül edilemiyor. Ayrıca, Sezer daha göreve geldiği ilk günlerde “polis devleti uygulamalarına karşı” uyarılarda bulunmamış mıydı?

Sabah başyazarı Güngör Mengi çok daha sert. Mengi, yazısına demokrasinin ne olmadığının tanımıyla başlıyor:

“Demokrasi, devletin ömrünü ve esenliğini, düşmanlarının merhametine terkeden bir çaresizlik rejimi değildir.”

Mengi, “şeriatçı ve ırkçı memurların tasfiyesi ile ilgili ihtiyaç” bu kadar barizken Cumhurbaşkanı’nın direnişinin sorumluluğunun ağır olduğunu belirterek bitiriyor yazısını: “Hükümet irticacı memurlar sorunu karşısında çaresizliğe düşürülecek olursa, bunun siyasi ve manevi sorumluluğu Cumhurbaşkanı’nın üstünde kalacaktır.”

İşte “neden”li bir soru daha: İki büyük grubun gazeteleri, kararnamede başlangıçta hiçbir haber değeri görmezken, sonradan neden manşetlere taşıdı? Bu soruyu sormadan olan biteni anlamak kolay görünmüyor. Ve buradan bakınca, basındaki tavır değişikliği ancak hükümetin tavrındaki değişiklikle açıklanabilir gibi görünüyor.

Bu, son örnek; benzerlerini daha önce çok gördük.

Hükümetin bütün icraatını –içeriği ne olursa olsun- destekleyen bir basın, kendi kendisi hakkında şaibeler yaratmaktan kaçınamaz. (7 Ağustos 2000)