|
Kasım:
1. bölüm,
2. bölüm, 3.
bölüm, 4. bölüm, 5.
bölüm, 6.bölüm
Ekim:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm, 4.
bölüm
Eylül:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm
Ağustos:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm, 4.
bölüm
Temmuz:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm, 4.
bölüm
Haziran:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm, 4.
bölüm
Mayıs:
1.
bölüm

TEMMUZ
1 / 2000
Etliler
ve sütlüler steril ambalajda
“Onlar”a
her yol mübah
Hâkimden
medya eleştirisine devam
“Deve Bayıltan Sıcağı”nın
öyküsü
“Mucize”ler ve “haber”ler
peşpeşe..
“Daha,
daha da sıcağı geliyor!”
Mahkeme
kararıyla medya eleştirisi
Yeni
Binyıl’dan
talihsiz manşet
O kadar yıldız biraraya geldi, haber olamadı
Gazeteci
“gaz” mı verir, “haber” mi?
Bu
“haber”ler kavgada bile verilmez!
Manşete
haber aranıyor…
Çok haklısınız ama inandırıcı değilsiniz
Okurlarını
üzmek istemeyen bir gazete: Bu kez Kurultay…

Etliler
ve sütlüler steril ambalajda
“Bir Yener Süsoy Röportajı”nın
bu defaki talihlisi Deniz Baykal. Hürriyet’te (10 Temmuz)
yayımlanan görüşmede Süsoy, en şık temsilcisi olduğu ekolün
öğretilerine uygun olarak, eski CHP liderine “herkesin en
çok merak ettiği”, bugüne kadar hep en çok merak edildiği
için en çok sakız edilmiş, sorulacak bir yanı kalmamış şeyleri
soruyor, politikacı da her soruya karşılık bir demeç patlatıyor.
Röportaj,
çok ilginç bir “ilk soru” ile başlıyor: “Peki, o zaman bu
küskünlük neden ki?” Evveliyatını biz bilmiyoruz. Bu onların
arasında herhalde. Ama şüphesiz bir evveliyatı var ki, kafadan
“peki, o zaman…” diye girişilebiliyor.
Bu soruya
cevaben Baykal, “Ne münasebet Yener Bey,” diyor, “niye küseyim?”
Baykal’ın röportaj boyunca Yener Süsoy’a “Sevgili Yener”,
“Yener’ciğim” vs. yerine boyuna “Yener Bey” demesi, eski CHP
liderinin “Bir Yener Süsoy Röportajı”nın icaplarını kavramayışından
mıdır, Baykal’ın “ben yalnız bir adamım” ruh halini abartmasından
mıdır, bilemiyoruz.
Bu mesafeliliğin
yaratacağı olumsuz duygulara karşı Süsoy, daha röportajın
girişinde tedbir alıyor: Baykal Ankara’da görüşmeyi istemiş,
ama Süsoy “ille de Antalya diye tutturunca” orada buluşmuşlar.
“Deniz Baykal bu iyiliğimizi unutmasın,” diyor Süsoy, “çünkü
bu söyleşi sayesinde bir günlüğüne bile olsa hasret kaldığı
eşi ve kızının yüzünü gördü.” Ancak, senli benli konuşmanın
eksikliği bununla giderilecek gibi değil. Süsoy, yine röportajın
girişinde andığı tahinli kekler ve cevizlerin yanısıra, şu
soruyla da o hep alıştığımız samimiyet havasının yokluğunu
bize hissettirmemeye çalışıyor: “Turunç reçelinden bir lokma
ağzıma atmıştım ki, aklıma Baykal için ‘Hırçın’ dedikleri
geldi.” Baykal’ın “kırk yıllık zarif eşi Olcay Hanım”, Süsoy’a
turunç değil de meselâ portakal reçeli ikram etseydi bu tecrübeli
röportajcının aklına başka bir soru mu gelecekti veya turunç
reçeli ile hırçınlık arasında bizim aklımızın ermediği bir
bağlantı mı var, bunu da anlayamıyoruz.
Süsoy
röportaj sırasında Baykal’a toplam dört soru soruyor. İkisini
yukarıda aktardık. Öbür ikisi de şunlar: “Ne seçimdi o… Barajı
geçemeyen, Meclis’e giremeyen CHP…” ve: “Deniz köpürmüşken
bir de şu hizipçilik konusunu açıkça sorayım.” (Uyanamamış
olabilirsiniz, hani Baykal’ın da adı “Deniz” ya…)
“Deniz
Baykal” deyince ortalama TC vatandaşının aklına derhal gelen
iki konu, hizipçilik ve hırçınlık, böylece bu kurt politikacıya
“açıkça”
sorulmuş oluyor. Baykal da bunları açıkça cevaplıyor. İlk
soruya karşılık olarak, “Hizip kuracak param yok” diyor, “zaten
talimatımla hareket edecek insanlar da yok” diye ekliyor.
İkinci soru üzerine de, ‘hırçın olsam aileme karşı da hırçın
olurdum, işte, karım, kızım burada, inanmıyorsanız sorun’
kabilinden sözler ediyor.
Bunların
dışında, Baykal’ın “Türkiye sanki benden sorulacak gibi bir
duygu içinde … her alanda, her türlü gelişmeyi yakından izliyorum”
sözlerinden, eski liderin yeniden ortaya çıkmak için fırsat
kolladığını anlıyoruz, ama “Bir Yener Süsoy Röportajı”nda
bu tip konuları kurcalamanın yeri yok. Geçiyoruz mecburen.
Ayrıca,
Baykal, dün haklı olduğunu, bugün de haklı olduğunu, herkesin
onun haklılığını anladığını ileri sürüyor. “Bir Yener Süsoy
Röportajı”nda, “Hangi konularda haklı çıktınız?” sorusunun
da yeri yok. Onu da geçiyoruz.
Deniz
Baykal, CHP’nin seçim hezimetini, Apo’nun yakalanışının Ecevit’e
sağladığı prestije bağlıyor. Başka bir neden göstermiyor.
Üstelik, Apo’nun yakalanışına varan süreçte kendi katkısını
vurguluyor. Şu ilginç sözü de bu arada sarf ediyor: “Apo’nun
yakalanmasına yolaçan sürece ben inanmışım, destek vermişim.”
Tabiî, “Alternatifiniz neydi? Nasıl destek vermeyecektiniz?”
gibi bir sorunun da “BYSR”da yeri yok, “BYSR” böyle bir alana
da girmez, girmiyor.
Baykal’ın
kırk yıllık eşi Olcay Hanım “yine sessiz”miş röportaj boyunca.
Doç. Dr. Aslı Baykal da “çıt çıkarmadan” dinlemiş babasını.
Yener Süsoy da, yukarıda aktardığımız dört soruyu sormuş.
Baykal da “ben hep haklıyım zaten” demiş. “Güzelim Akdeniz’e
karşı”, camlar açılmış, çaylar içilirken böyle bir ortam oluşmuş
yani dostlar arasında…
“Bir Yener
Süsoy Röportajı”nın iyi tarafları şunlar: İnsanı şaşırtmıyor,
sarsmıyor, bildiklerinden şüpheye düşürmüyor, rahatlatıyor,
insana ayağını bastığı yerin sağlamlığını, değişmezliğini
kavratıyor, sayfa dolduruyor, herhangi bir zamanda yayımlanabiliyor,
“bonus” olarak da şahane insanların şahaneliğini gösteriyor.
Ve böyle
röportajlar yapan bir gazeteciye tahinli kekler, cevizler
ikram edilebileceğini, gazetecinin ağzında lokma (turunç reçelinden)
varken konuşabileceğini falan da anlıyoruz ilâveten. (10
Temmuz 2000)
sayfa
başı

“Onlar”a
her yol mübah
Sabah’ta iki “hayat kadını”yla
ilgili haber: Kadınlardan biri ötekine grup seks teklif etmiş,
o da onu “vahşice” öldürmüş. Tabiî ikisinin de fotoğrafları;
biri portre, öteki dizaltına kadar bütün beden; kanlar içerisinde…
Sözkonusu olanlar “hayat kadını” ya, herhangi bir insanî trajedi
karşısında gösterilmesi gereken özenden eser yok. Arkadaşını
bıçakladığı ileri sürülen Şerife Sarıgöz, kısa sürede yakalanmış
ve suçunu itiraf etmiş, bize bildirildiğine göre. Demiş ki:
“Evde erkek arkadaşı vardı, bana ‘gel beraber sevişelim’ deyince
çok sinirlendim. Mutfaktan aldığım ekmek bıçağı ile onu bıçakladım.”
Böyle
şeyler okuyunca insanın, “bu kadar olamaz, muhakkak bu olayın
başka ayrıntıları vardır” dememesi güçtür. Maktulün, “Hastayım,
yanımda kalsana,” diyebileceği kadar samimi bir arkadaşıdır
öldüren. “Ahlâksız teklif”e kızdıysa çıkıp gidebilir. Arkadaşını
öldürmesi sıradan bir tepki midir? Bunlar kaçınılmaz olarak
akla gelir.
Bu haberleri
yazan ve sayfaya koyan meslektaşlarımız da bunu bilirler.
Ama, kim koşacak “hayat kadını olduğu tespit edilen 25 yaşındaki
Hatice Soylu” ile ilgili haberin peşinden? Gazeteciye aradığı
fotoğrafları sağlamış bu haber; daha ne yapsın!
Ayrıca,
“onlar”, normal vatandaş değildirler ki! Onlar, bize, bakıp
bakıp halimize şükretme imkânı sağlamakla görevli haberlerin
unsurlarıdır. Bu sunuş sırasında kan çıkması da hem alınacak
ibretin dozunu artırır hem asla itiraf etmediğimiz kan görme
tutkumuzu tatmin eder.
Medyada
arasıra, “kanlar içerisinde ceset fotoğrafı basmayalım” sesleri
duyulur. Kimileri buna bir süre uyar. Bu özenin sarsıldığı
tipik durumlar, “eşkıyanın sonu” haberleriyle, medyanın birinci
sınıf vatandaş saymadığı insanların başlarına gelenlerin öyküleridir.
(7 Temmuz 2000)
sayfa
başı

Hâkimden
medya eleştirisine devam
“Mükemmel ve gerçek habercilik
yapmak yönünden her türlü imkâna sahip tarafların, bu yön
yerine, yargısız infaz ve hakarete varıcı yayınları, haber
izleyenlerin gerçek haberciliğe olan özlemlerini kırmaktadır.”
Medyakronik’in
5 Temmuz tarihli sayısını okuyanlar, bu sözleri hatırlayacak.
Küçükçekmece 1. Asliye Hukuk Mahkemesi, Star gazetesinin
bazı yayınlarına ilişkin olarak ihtiyati tedbir alınmasını
talep eden Hürriyet gazetesi ve Aydın Doğan’ın avukatlarına
bu karar gerekçesini okumuştu.
Gerekçenin
sonunda şöyle diyordu mahkeme heyeti: “Hakaret edici yayın
yapması halinde bunun hukuki ve cezai sorumluluğu da olacaktır.
Bu yüzden hakaret edici nitelikteki yayınlar durdurulmalıdır.”
Hürriyet’in,
mahkemenin bu kararına ilişkin haberine koyduğu başlık (“İftira
yayınlarına tedbir”), “her türlü imkâna sahip olma”nın “Mükemmel
ve gerçek habercilik” için yeterli olmayacağını gösteriyordu.
6 Temmuz
tarihli Milliyet ve Radikal’de rastladığımız
iki başlık, başlangıçta, bu iki gazetenin, Hürriyet’in
bir gün önce verdiği haberi bir gün gecikmeyle verdikleri
izlenimi uyandırdı bizde. (Milliyet: “Çirkin yayınlara
bir tedbir daha”, Radikal: “Star gazetesine
bir tedbir daha.”) Ama haberleri okumaya başlayınca, bunun
yeni bir haber olduğunu, mahkemenin bu kez de “Milliyet
gazetesi ve Aydın Doğan aleyhindeki çirkin yayınlara”
tedbir konulması talebini ele aldığı anlaşılıyor.
Aslında
haber çok önemli. Çünkü, iki gazetenin haberlerinden anlıyoruz
ki, mahkeme, bir gün önce Hürriyet’in başvurusuyla
ilgili olarak ne karar verdiyse kelimesi kelimesine aynı kararı
vermiş, “gerçek habercilik için bütün imkânlara sahip olan
taraflar”ı bunun yerine “yargısız infaz ve hakarete varan
yayıncılık yapmak”la suçlamıştı.
Verdiği
kararı bu başlıklarla sunan üç gazete, mahkeme heyetinde nasıl
bir duygu uyandırmıştır acaba? (6 Temmuz 2000)
sayfa
başı

“Deve
Bayıltan Sıcağı”nın öyküsü
6 Temmuz tarihli Medyakronik’te
İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Mikdat Kadıoğlu’nun medyadan
yakınmasına yer vermiştik. Şöyle diyordu Kadıoğlu: “Gazetelerden
arıyorlar, normal şeyler söyleyince yetinmiyorlar, daha vurucu
şeyler istiyorlar. Bir de ille bir ad istiyorlar sıcaklar
için. Yok kardeşim, bunun bir adı yok, sıcak işte deyince
de kızıyorlar. Ben anlamıyorum, niye ille ad istiyorlar, başlık
falan için mi gerekiyor acaba?”
7 Temmuz
tarihli gazeteler, Kadıoğlu’nun bu “naif” sorusuna verilmiş
cevaplarla dolu: Çöl sıcakları, Afrika sıcağı, Balkan sıcağı
ve en yaratıcı başlık: Deve Bayıltan Sıcağı (Sabah).
Deveyi
bile bayıltabilecek kadar aşırı sıcakların (Sabah,
5 Temmuz), bir özel isim (“Deve Bayıltan Sıcağı”, Sabah,
7 Temmuz; D, B ve S harfleri büyük) haline gelmesinin kısa
öyküsü şöyle:
Sabah
gazetesi 5 Temmuz’da şu manşetle çıktı: “Deve bayıltan
sıcağa dikkat... Türkiye, gölgede 40 dereceyi bulan sıcakla
kavruluyor... Son yılların en sıcak yazı üç ay boyunca etkili
olacak.”
5 ve 6
Temmuz’da çıkan öbür gazeteler de, anlaşılan sıcaklık için
hiçbir meteoroloji uzmanından bir isim koparamadıkları için,
Sabah gazetesi gibi “kavurucu sıcaklar”, “bunaltıcı
sıcaklar” vb. ifadelerle yetindiler. 7 Temmuz’dan itibaren
ise gazetelerin meteoroloji uzmanlarını falan bir kenara bırakıp
“kendi sıcağına kendin ad ver” uygulamasına geçtiklerini görüyoruz.
Bu çerçevede
en “yaratıcı” girişim Sabah’tan geldi. 5 Temmuz’da
“deveyi bile bayıltacak sıcaklar”dan söz eden gazete, 7 Temmuz’da
“Deve Bayıltan Sıcağı”ndan söz etmeye başlamıştı. Ona bu meşruiyeti,
yukarıda gördüğünüz “deve” fotoğrafı sağlıyordu: Oturan (Sabah’a
göre “bayılmış”) bir devenin üzerine su döken sahipleri...
Aslında
fotoğrafı sadece Sabah’ta ve kardeş gazete Yeni
Binyıl’da görünce, bunun Sabah muhabirlerince istihdam
edilmiş bir “görev devesi” olabileceği kuşkusuna kapılmadık
değil. Ama sonradan aynı fotoğrafa birkaç gazetede rastlayınca
anladık durumu. Fotoğraf Anadolu Ajansı tarafından
çekilmiş, gazetelere gönderilmişti.
Hadise,
muhtemelen şöyle bir sıra izlemişti: Anadolu Ajansı
muhabiri, Sabah’ın “deveyi bile bayıltacak kadar aşırı
sıcaklar” başlığından ilham alarak yukarıdaki fotoğrafı “yaratmış”,
bu da Sabah’a, yaşadığımız sıcaklara özel isim koyma
konusunda meşruiyet sağlamıştı. (7
Temmuz 2000)
sayfa
başı

“Mucize”ler
ve “haber”ler peşpeşe..
Medyakronik “arşivi”nde
bulabileceğiniz “Her yıl ‘mucize’, her yıl ‘haber’” başlıklı
yazıda Hürriyet’in bir haberi üzerine eğilmiştik. “Atatürk’ün
İzinde ve Gölgesinde Damal Şenlikleri” haberi, gazetede kendisine
dörtte üç sayfayı kolaylıkla bulmuştu.Her yıl Haziran ayının
belli günlerinde Karadağ yamaçlarına düşen “Atatürk’ün silueti”
beraberinde her yıl tekrarlanan törenleri de getirmişti. Bando
marşlar çalıyor, hep birlikte İstiklal marşı okunuyor, “Mehmetçik
Ata’sının siluetine” selam duruyordu. Hürriyet’e açıklamada
bulunan DSP Ardahan milletvekili Faruk Demir, Atatürk’ün siluetinin
dünyaya tanıtılması gerektiğini söylüyordu. Bir “mucize”yi
müjdeleyen bu haber o gün sadece Hürriyet’te değil,
birçok gazetede yer almıştı. Hemen hepsinde dokunaklı bir
dil, hemen hepsinde doğanın bu işi karşısında duyulan heyecan
ve şaşkınlık… Ama en anlamlı sonucu Ortadoğu gazetesi
çıkartmıştı: “Atam, selâm sana…Şenliklere çok sayıda insanın
katılması, hepimizin Atatürk’ün çizdiği yolu takip ettiğimizin
bir göstergesidir.”(!) Şunu da hatırlatalım: Yeni Şafak’tan
Nazlı Ilıcak, haklı olarak, bu manzarayı “Militarizm ile şamanizm
karması acayip bir
durum! Sonra da depremi yorumlayan ve ilahi tesadüfe işaret
eden insanlara kızıyoruz” diye yorumluyordu.
Hürriyet’in
7 Temmuz tarihli sayısında yeni bir “mucize”, yeni bir “haber”le
karşı karşıyayız. Gazete bu kez “Şehitler Tepesi” diyor. Atatürk’ün
siluetini bu kez, güneşin batımıyla birlikte, Bingöl’ün Karer
Dağları’nda bulunan Şehitler Tepesi’nde görüyoruz. Habere
bu kez de bir fotoğraf eşlik ediyor. Karer Dağları’ndaki “mucize”
sürekli olarak mı, yoksa Karadağ yamaçlarında olduğu gibi
yılın belli günlerinde mi ortaya çıkıyor, gazete bu konuda
bilgi vermemiş. Sanki sürekli gibi…
İşte
böyle, ülkemiz medyası için bundan böyle yeni bir araştırma
alanı daha doğdu. Anlaşılıyor ki, muhabirler dağ taş dolaşıp,
dağları tepeleri anlamlandırmaya ve buradan bir haber yapmaya
koyuldular. Ne güzel bir ülke bu Türkiye! Gazetecilik yapmak
isteyenlere sadece toplumuyla değil, mucizeler barındıran
doğası ile ne de zengin imkânlar sunuyor… (7
Temmuz 2000)
sayfa
başı

“Daha,
daha da sıcağı geliyor!”
Hava sıcaklığının gölgede 40
dereceye ulaştığı gün Sabah gazetesi okurlarını manşetten
“Deve bayıltan sıcağa dikkat” diyerek uyarıyordu. Aynı gün,
bu derece etkileyici olmasa da, diğer gazeteler de “uyarılar”la
doluydu. Artan hava sıcaklığıyla ilgili haberler ve buna eşlik
eden “uyarılar”la gazetelerde ilk kez karşılaşmıyoruz. Her
yaz, hiç değilse birkaç kez benzer sayfayı karşımızda buluyoruz.
Hava
sıcaklığıyla ilgili yayınların okuyucuyu (hiç değilse sıcaklığın
nasıl seyredeceğine ilişkin) bilgilendirdiği muhakkak. “Uyarılar”
da yararlı bir hizmet olarak kabul edilebilir. Ancak, Yeni
Binyıl’ın kullandığı haber başlığıyla söyleyecek olursak,
“40 dereceye hazır olun” şeklindeki uyarıların ne işe yaradığı
tartışılabilir. Hatta, yine aynı gazetede karşılaştığımız,
“Daha sıcağı geliyor” türünden haberlerin, sıcaktan bunalıp
ne yapacağını zaten bilemez duruma gelmiş okurlar üzerinde
olumsuz bir etki yaptığı bile söylenemez mi? 40 dereceye zaten
zor tahammül eden okurlar “daha”sı için daha ne yapsın? Bu
tür uyarılar, okurlar üzerinde tam aksi yönde etki yapıp,
onları geçici de olsa bir “panik” havasına sokmaz mı?
Gazetelerdeki
hava sıcaklığının anormal artışıyla ilgili haberlere, her
zaman, “uzmanlar”ın açıklamaları da eşlik ediyor. Bu uyarılar
(doğal olarak) hiç değişmiyor. (Ama muhabirler ısrarla, her
yıl uzmanlara tekrar koşuyorlar.) Sıcak günlerde “Naylon ve
sentetik ağırlıklı koyu renkli giyecekler yerine açık renkli
pamuklu ve rahat giyeceklerin tercih edilmesi”nde ısrar eden
uyarı en çok karşılaşılanı. “Aşırı yağlı yiyeceklerden” ve
“alkolden” uzak durulması yönündeki uyarılarla da çok karşılaşıyoruz.
Haklı
olarak, yaşlılar ve kalp-damar, astım ve tansiyon hastalıkları
olanlar da özellikle uyarılıyor. Fakat, bu uyarılar gazetelerde
öyle bir “kararlılık”la ifade ediliyor ki, bu kategoriye giren
okurlarda “moral” sıfır olsa gerek…Yine Yeni Binyıl’dan
bir “haber” başlığı: “Bu sıcaklar öldürür”(!) İnsanlar ne
yapsınlar, nasıl yapsınlar da, havaların bu aşırı ısınmasıyla
gelen onlarca felaketten kendilerini koruyabilsinler? Susuzluk,
salgın hastalık, su kaybına bağlı olarak bilinç kaybı, kalp
krizi, beyin kanaması…Bir anda üzeremize gelen bu kadar felaketle
başedebilmek kolay mı?
Her yıl
tekrarlanan “uyarılar” içinde bir tanesi var ki, herhalde
en fazla dikkate alınan o : “Çalışmak için hava akımının olduğu,
günün geç saatlerini tercih ediniz!” Bu mümkün mü ? “Yaz dönemi
çalışma saatleri” gibi bir düzenlemenin kimsenin aklından
geçmediği bir ülkede bu uyarının çalışan okurlar üzerinde
ne gibi bir etkisi olabilir?
Sonuç
olarak, “Daha, daha da sıcağı geliyor!” türünde başlıklar
seçilerek yapılan ve okurları daha bir çaresizliğe sürükleyen
hava sıcaklığına ilişkin haberler, insanda ister istemez,
gazetelerin bu “atmosferi” çok sevdikleri yönünde bir kanaat
uyandırıyor!
Meteoroloji
uzmanı, İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Mikdat Kadıoğlu’nun
Açık Radyo’da dile getirdiği şikâyet de bu kanaati
güçlendirici nitelikte. “Gazetelerden arıyorlar”, diyor Kadıoğlu,
“normal şeyler söyleyince yetinmiyorlar, daha vurucu şeyler
istiyorlar. Bir de ille bir ad istiyorlar sıcaklar için, yok
kardeşim, bunun bir adı yok, sıcak işte deyince kızıyorlar.
Ben anlamıyorum, niye ille ad istiyorlar, başlık falan için
mi gerekiyor acaba?” (6
Tammuz 2000)
sayfa
başı

Mahkeme
kararıyla medya eleştirisi
Hürriyet’in birinci sayfasında,
altta, hani “koymasak olmaz” kabilinden bir “editoryal” yazı.
Başlığı: “Ne kavgası”. Peşine takılması gereken soru işareti
bile unutulmuş. Moraller bozuk olmalı. Hürriyet yönetimi,
“tek tük de olsa bazı mâlûm çevreler”in “nedir bu kavga?”
diye sorduklarından yakınıyor, “Kavga dedikleri,” diye devam
ediyor, “hesabını veremeyen, zararını açıklayamayan halka
açık iki şirketin defterlerine elkonması. Dünyanın neresinde
olursa olsun, bu önemli bir haberdir. Bizim yaptığımız da
bu haberi vermek. Peki bunun kavgayla ne ilgisi var?”
Bahsedilen,
anlamış olduğunuz üzre, son günlerin basın dalaşları. Star’ın
Aydın Doğan ve Hürriyet’e yüklenmesi, Uzan’ların Çukurova
Elektrik’inin malî denetim için baskına uğraması vs.
Hürriyet,
28. sayfasındaki “Hesap elbet sorulur” başlıklı, “Hürriyet”
imzalı yazıyla, “bu olayda bize yakışanı yaptık” açıklamalarını
sürdürüyor. Uzan’ların “mafya babaları ne yaptıysa onu yaptığını”
ileri sürüyor, dolayısıyla Hürriyet’in de “mafya babalarına
ne yaptıysa onu” yapmaya devam edeceğini duyuruyor.
Hürriyet’in
açıklaması, bütün kararlı üslûbuna rağmen, satır aralarında
sezilen rahatsızlığı gizleyemiyor.
Bu rahatsızlığın
nedeni, şüphesiz, Küçükçekmece 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
kararı. Hürriyet’e göre mahkeme, “Star gazetesi
ve Star televizyonunun, Hürriyet gazetesi ile
sahibi Aydın Doğan hakkında yaptığı hakaret ve iftiralarla
dolu yayınlarını durdurma kararı” almıştı.
Normal
şartlarda Hürriyet’in manşet bile yapacağı bu karar
acaba niye gazetenin 28. sayfasının dibine sıkıştırılmıştı?
Bu sorunun cevabını ararken, Hürriyet’in “kararlılık
gösterisi”nin gerisindeki rahatsızlığın nedenlerine de yaklaşıyoruz.
Çünkü
bizzat Hürriyet’in aktardığı mahkeme kararında, okurken
inanmakta zorlanacaksınız ama, şu tespit ve görüşler yeralıyor:
“Mükemmel
ve gerçek habercilik yapmak yönünden her türlü imkâna sahip
tarafların, bu yön yerine, yargısız infaz ve hakarete varıcı
yayınları, haber izleyenlerin gerçek haberciliğe olan özlemlerini
kırmaktadır. Hakaret edici yayın yapması halinde bunun hukukî
ve cezaî sorumluluğu olacaktır. Bu yüzden hakaret edici nitelikteki
yayınlar durdurulmalıdır.”
Küçükçekmece
Asliye Hukuk Mahkemesi yargıçlarının medya eleştirisi alanında
bir hayli mesafe kat etmiş olduğunu görüyor ve memnun oluyoruz.
Ne demiş yargıçlar: “Mükemmel ve gerçek habercilik yapmak
yönünden her türlü imkânınız” varken niye doğru dürüst haber
yapmak yerine birbirinize yargısız infaz yapıyor, hakaret
ediyorsunuz? Yargıçlar, bununla da yetinmemiş, basının “mükemmel
ve gerçek habercilik”ten uzaklaşmasının okurları nasıl etkilediğini
de tahlil etmişler. Demişler ki, bu tavrınız, “haber izleyenlerin
gerçek haberciliğe olan özlemlerini kırmaktadır”. Bu hayatî
tespitten ötürü Küçükçekmece mahkemesi yargıçlarına tebriklerimizi
sunuyoruz.
Gelelim
Hürriyet’in, “mahkeme Star’ın hakaret dolu yayınlarını
durdurdu” diye aktarmaya çalıştığı kararın en netameli kısmına.
Mahkeme, doğru dürüst haber yapmaya yarayacak her türlü imkâna
sahipken bunu yapmayan taraf”lar”dan sözediyor. Yani Star’a
da Hürriyet’e de, “bırakın bu işleri de mesleğinizin
gereklerini yerine getirin” öğüdü veriyor.
Böylece,
medyamızın pek tuttuğu tâbirle, Türkiye olarak bir ilki daha
gerçekleştirmiş olduk ve dünyada mahkeme kararıyla medya eleştirisi
yapılan ilk ülke olarak tarihe adımızı yazdırdık. (5
Temmuz 2000)
sayfa
başı

Yeni
Binyıl’dan
talihsiz manşet
Ankara Belediye Başkanı Melih
Gökçek, Ankara’yı sembolize etmek üzere, uzun süredir Hitit
Güneşi Kursu yerine kendi geliştirdiği amblemi kullanıyordu.
Gökçek, konuyu pazartesi (3 Temmuz) günü yapılan Belediye
Meclisi toplantısına getirdi. DSP’li ve CHP’li üyelerin konuya
ilişkin önerge vermeye hazırlanmaları üzerine, 27 Ağustos’ta
referandum önerisi verdi. Önerge Meclis’te oylandı ve kabul
edildi.
Bu haber
4 Temmuz tarihli gazetelerde yer aldı (Yeni Binyıl
hariç). Gazete, bunu telafi etmek için olsa gerek, 5 Temmuz’da
konuyu manşetine taşıdı. Yeni Binyıl’ın manşet ve spotları
şöyle:
“Tahrik
referandumu... Ankaralılar, 26 Ağustos’ta ‘Hitit Güneş’li
eski amblem ile hilalli camili yeni amblem arasında seçim
yapacak.”
Gazetenin
manşetine “Laiklerin” ve “İslamcıların” amblemleri eşlik ediyor,
başyazar Okay Gönensin de “Kaşımak...” başlıklı makalesinde
bunun “bölücü kaşıma oyunu” olduğuna işaret ediyordu.
Çok talihsiz
bir manşetti bu, çünkü aynı gün Hürriyet şu haberi
veriyordu birinci sayfasından:
“Gökçek’in
amblem oyunu bozuldu... İçişleri Bakanlığı, Gökçek’in yapacağını
açıkladığı sözde referandumu durdurdu. Bakanlık, belediyelerin
amblem ve kenti temsil edecek bayrakla ilgili referandum yetkisine
sahip olmadığını dün Gökçek’e bildirdi.”
Olmuş
bir kere ama kaçınılabilirdi. Ne bilelim, mesela Ankara Belediye
Meclisi’nin kararının hukuki dayanakları soruşturulsaydı,
kaza pekâlâ önlenebilirdi. (5 Temmuz 2000)
sayfa
başı

O
kadar yıldız biraraya geldi, haber olamadı
Milliyet’in “rating canavarı”
Sina Koloğlu, TRT’nin “yeni dönem-hamle” reklamlarıyla
ilgili olarak şuna takılmış: “Bu kadar ünlü Pera Palas’ta
toplanıp çekim yaptı da nasıl oldu medyanın haberi olmadı?”
Sabah’ta
(5 Temmuz) Hıncal Uluç bunu aktarıp, Sina Koloğlu’nun bakışındaki,
görüşündeki farklılığı övdü. Uluç, bu kadar yıldızı biraraya
toplayacağını “öteki bütün kanallara, gazetelere, dergilere”
duyursa, TRT’nin şimdikinden çok daha büyük ve etkili
bir reklam kampanyası yapabileceğini, kimseye haber vermemekle
bu fırsatı kaçırdığını belirtip, “TRT bilerek sakladı
ise gerzek… Duyuramadı ise beceriksiz” yargısını verdi.
Aynı konu
bizim de merakımızı uyandırıyor. Müjde Ar’ından Perran Kutman’ına,
Erdal Özyağcılar’ından Zeki Alasya’sına, Hülya Koçyiğit’inden
Cihan Ünal’ına, Lale Mansur’a… bunca ünlü insan İstanbul’un
ortayerinde biraraya geldi de bundan nasıl yirmibeş magazin
haberi, on ayrı televole klibi vs. çıkmadı?
TRT’nin
öbür kanallara, gazetelere, dergilere haber
vermediğini varsaysak bile, ünlülerle müzmin iletişim halindeki
magazin muhabirlerinden birkaçı da mı bu tantanalı buluşmayı
haber alamadı?
Bu ihtimal
zayıf görünüyor. Yine de, sebep buysa, ortadaki kopukluğu,
o salonda toplanan ünlülerin kendilerini magazincilere kaptırmamış,
televole ruhuna yabancı isimler oluşuna, dolayısıyla, magazincilerin
ünlülerin bir kesimiyle aslında pek de ilişkilerinin bulunmayışına
bağlayabiliriz.
Ancak
daha büyük ihtimal olarak, bu toplantının pekâlâ haber alındığını,
ama öbür kanallar “öbür” kanallar oldukları, TRT de
bir “başka” kanal olduğu, gazete ve dergiler de “öbür kanallarla”
aynı medya gruplarına ait olduğu için haberin yayımlanmadığını
düşünsek… fazla kötü niyetli mi oluruz?
Bu işin
aslını öğrenirse yine Hıncal Uluç öğrenir. Belki de öğrenmiştir
bile. Magazincilerden biri arayıp, “Aman abi, tabiî biliyorduk
da, mâlûm TRT bizim atv’ye rakip…” falan demiştir.
(5 Temmuz 2000)
sayfa
başı

Gazeteci
“gaz” mı verir, “haber” mi?
Haziran ayı enflasyon rakamları
açıklandı. DİE’ye göre Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) yüzde
0.7, Toptan Eşya Fiyatları Endeksi (TEFE) yüzde 0.3 oranında
arttı. İTO’ya göre ise enflasyon rakamları TÜFE için yüzde
1.6, TEFE için yüzde 2.3 oldu.
“Enflasyon
canavarı doymak bilmiyor” döneminde, iki ciddi kurumun rakamları
eşit ağırlıkla sunulur, okura karşılaştırma olanağı verilirdi.
Şimdi “enflasyon canavarı diz çöküyor” dönemindeyiz, dolayısıyla
“can sıkıcı” olabilecek rakamları görmemek daha iyi olur.
Gazetelerimiz, enflasyon haberlerini işte bu ihtiyacı gözeterek
düzenlemişler.
Gazetelerin
tamamı başlıklarını DİE rakamlarına dayandırmışlar; İTO rakamları
Hürriyet, Radikal, Cumhuriyet, Zaman, Akit, Milli
Gazete ve Akşam’da mevcut, ama bulabilene aşkolsun
kabilinden... Milliyet, Star, Sabah ve Yeni Binyıl
ise sanki İTO’dan hiçbir açıklama yapılmamış gibi davranmayı
tercih etmiş. Sabah ve Yeni Binyıl’ın ekonomideki
“sevimsiz” haberleri hiç görmeme eğiliminde olduğunu biliyorduk,
ama Milliyet’in tavrını şaşırtıcı bulduğumuzu belirtmeliyiz.
Bazı gazetelerin
başlık ve spotları, gazetelerin neden böyle bir süzme-ayıklama
çabası içine girdiğini göstermeye yetiyor. Anlıyoruz ki, amaç
okura bir ekonomi haberi vermek değil, ona gaz vermektir:
Sabah:
Enflasyon sevinci... Neredeyse eksi... Haziran ayında enflasyon
hoş bir sürpriz yaptı...
Yeni
Binyıl: Canavarın ateşi düştü... Enflasyon biberle
düştü..
Milliyet:
Enflasyon pes ediyor...
Star:
Tatlı sürpriz...
Radikal:
Canavar artık diz çöktü...
Hürriyet:
Aylık enflasyon sıfıra iniyor...
Başlıklardan
haberlere inildikçe, vaziyetin en fazla “ihtiyatlı bir iyimserliğe”
elverdiğini anlıyoruz. Mesela Hürriyet’ten, Haziran
enflasyonunun her zaman düşük çıktığını, yıllık enflasyonun
şimdikinden de yüksek olduğu 1992 ve 1994’te dahi Haziran
enflasyonunun sıfırın altına indiğini; bütün gazetelerden
Haziran’daki düşüşün önemli ölçüde tarım ürünlerindeki büyük
mevsimsel düşüşten (yüzde 4.8) kaynaklandığını öğreniyoruz.
Merak
ediyoruz... Önümüzdeki ay İTO ve DİE rakamları arasındaki
fark daha da açılırsa ne olacak? Basınımız İTO’yu tamamen
mi görmezlikten gelecek? (4
Temmuz 2000)
sayfa
başı

Bu
“haber”ler kavgada bile verilmez!
Büyük medya kavgası, normal
usullerle elde edilenle kifayet etmeyip “sinekten de yağ çıkarma”
aşamasına ulaşınca, haber olmayan haberler birbirini izlemeye
başladı. Hürriyet’ten ve Star’dan (3 Temmuz)
ikişer haber...
“SPK Başkanı’na
yine ölüm tehdidi... Uzanlar, görevini yaparak Çukurova Elektrik
ve Kepez Elektrik’in defterlerine el koyan Sermaye Piyasası
Kurulu Başkanı Muhsin Mengütürk’e, Star adlı gazeteleri
ile ölüm tehdidinde bulundular... Uzan ailesinin yayın organı
Star adlı gazetede dün yer alan bir köşe yazısında,
Hürriyet’in Çukurova ve Kepez baskınları nedeniyle
Prof. Muhsin Mengütürk’ü ‘cesur yürek’ diye nitelediği hatırlatıldı
ve ‘Gerçek Cesur Yürek halkı için savaştı ve yine halkının
ihaneti nedeniyle 35 yaşında hayata veda etti. Cesur Yürek
olmasını hayatıyla ödedi’ denilerek tehdit imasında bulunuldu.”
Hürriyet’in
haberi böyle. Anlaşıldığı gibi, tartışma Mel Gibson’ın “Braveheart”
(Cesur Yürek) filmine göndermelerle sürüyor. Hürriyet’e
göre, Star gazetesi köşe yazarı Taşkın Yürek “Sevsinler
böyle ‘cesur yürek’i...” başlıklı yazısında yukarıdaki sözlerle,
SPK başkanına “ölümle tehdit imasında” bulunmuş oluyor. Oysa
“mantıken” böyle bir sonucun çıkması mümkün değil, çünkü burada
bir insan hakikaten “cesur” olduğu için ölmektedir. Oysa örneğimizde,
“tehdit edildiği” söylenen kişinin “cesur” olmadığı söylenmekte
ve ona atfedilen bu özellikle dalga geçilmektedir. Ama
Hürriyet için bu, görsel zenginliği bilgisayar yaratıcılığıyla
artırılmış bir birinci sayfa haberidir.
İş
dünyası diyor ki...
Hürriyet’in
“sinekten yağ çıkarma” haberciliği ekonomi sayfalarında da
sürüyor. Ekonomi sayfalarından birinin manşeti şöyle: “İş
dünyası: Uzanlar akrep gibi sokuyor...”
Haberi,
soyut “iş dünyası” başlığının somutlaştırılacağı beklentisiyle
okumaya başlıyorsunuz doğal olarak, ne var ki öyle bir şey
bulmanız mümkün değil. Kaynak bazen “işadamları” bazen de
“bazı işadamları...”
Bu “işadamları”
Uzan grubunu kınıyor ve “Kendi şirketlerine yönelik başlatılan
operasyonu engellemek için Star gazetesinde başka medya
kuruluşlarının patronlarına saldırması yanlıştır” görüşünü savunuyorlar...
İşadamlarının, Uzanlar türünden grupların sektöre girişlerini
“ekonomik rekabet ve etik değerler açısından tehlikeli bulduklarını”
da gene haber vesilesiyle öğreniyoruz.
Ne var
ki, kaynak verilmediği için bu haberin doğruluğundan emin
olamıyoruz.
Star
altta kalır mı?
Kavganın
ilk günlerinde, SPK Başkanı’nı “makam otosuna hemen yol vermeyen
kendi halindeki eczacı Hatice Tombak’tan intikam almak için
onun ilaç sözleşmesini iptal eden” kişi olarak tanıtan Star,
bugün de (3 Temmuz), “Aydın Doğan’ın yakın dostu ve ortağı”
Can Kıraç’ın ipliğini pazara çıkarıyor!
Star,
arka sayfasının neredeyse tamamını (onda biri Fransa’nın Avrupa
şampiyonluğu haberine ayrılmış) İnan Kıraç’ın neden hakiki
bir Galatasaraylı olamayacağına ayırmış. “Koç’un damadı İnan
Kıraç: Sen Cim-Bom’un damadı değilsin!” başlıklı “haber”inde
ne olduğu tam anlaşılamayan bir “tescilli logo” tartışması
başlatıyor. Star’a göre “Logo’yu yürüten” Kıraç, böylece
“Galatasaray’ın batması için elinden geleni ardına koymuyor.”
Star’a
göre, “Aslan”ın 14 yıl boyunca şampiyon olamamasının nedeni
de o:
“Yine
o, Hürriyet-Milliyet’in sahibi Aydın Doğan ile birlikte
Tofaş arabalarının karaborsadan satış işini yönetti. Böylelikle
Doğan’ın trilyonlarına trilyonlar kattı ve Bab-ı Ali’de kartelin
ortaya çıkmasını sağladı. O aynı zamanda Galatasaraylı (Burası
tartışılır!) Ve Galatasaray’ı yıllarca kafasına göre dışardan
yönetmeye çalıştı. Hatta Aslan’ın 14 yıl şampiyon olamamasında
onun fikirlerinin var olduğu söylenir.” (3
Temmuz 2000)
sayfa
başı

Manşete
haber aranıyor…
Cumhuriyet gazetesinin,
3 Temmuz tarihli sayısının manşeti: “Kopyalamaya etik sorgulama”.
Gazete, “Son yıllarda genetik biyolojide yaşanan hızlı gelişmeler
felsefe kitaplarına taşındı” diyor. Haberin hikayesi şöyle:
1993’te eski Talim terbiye Kurulu uzmanı Selahattin Elibol
tarafından hazırlanan ve içinde Prof. İonna Kuçuradi’nin görüşlerinin
de yer aldığı felsefe ders kitabına nihayet izin çıkmış. Cumhuriyet,
yazarın bu ders kitabına genetik kopyalama konusunu da taşıdığını
müjdeliyor. Sevindirici bir haber tabii ki…Öğrenciler böylece,
genetik kopyalama başta olmak üzere “bilim ve teknoloji”deki
gelişmeleri etik açısından da gözden geçirebilecekler. Gazete,
kitaptan bir bölüm de (herhalde en can alıcı bölüm!) aktarmış.
“Hayatla Bilimsel Bilginin İçiçeliği” başlığı altında, sorun
felsefi açıdan işlenmiş. Ancak, gazeteye aktarılan bölümü
okuyunca hayal kırıklığına uğramamak imkansız. Kitabın yazarı
eski dönemlerde “teknik ürünler”in (değirmen, dokuma tezgahı
gibi) “çevreyle bütünleşmiş” bir durumda olmasına rağmen,
şimdi “hayatın önüne” geçtiğini anlatıyor. Günümüzde teknolojinin,
“doğanın tahribi”, “enerji kaynaklarının hızla azalması” gibi
büyük sorunlar yarattığına da birkaç cümleyle değinilmiş.”Genetik
kopyalama” konusunda da, Huxley’in “Korku Ütopyaları” ile
bağlantı kurulmuş. Herhalde hepsi bu kadar…
Cumhuriyet’in,
liseler için hazırlanan bir felsefe ders kitabında yer alan
bu bilgileri niçin manşete çıkarttığını anlamak gerçekten
imkansız. Lise öğrencileri için yararlı olabilecek bu sınırlı
bilgi ve yorum, bir gazete tarafından “Kopyalamaya etik sorgulama”
manşetiyle verilmeyi hak ediyor mu? 2 Temmuz günü dünyada
manşete çıkartmaya değecek başka hiçbir şey yaşanmadı mı?
(3 Temmuz 2000
sayfa
başı

Çok
haklısınız ama inandırıcı değilsiniz
İki büyük medya grubu arasındaki
savaşın zirve noktasını oluşturan Pazar (2 Temmuz) günü, Hürriyet
ve Milliyet gazetelerinin, temsil niteliği de olan
köşe yazarlarının tamamı son kavga üstüne yazdılar. Hepsi
aynı şeyi söylüyordu ve hepsi görünüşte son derece haklıydı.
Doğan Medya Grubu’nun “Uzanlar’ın iftiralarına karşı” yaptığı
açıklamada da dile getirilen söz konusu yaklaşım aynen şöyle:
“Halkın
parasıyla işletilen, borsada işlem gören ve SPK denetimine
tâbi olan herhangi bir firmanın polis baskınına uğraması,
evrakına el konulması dünyanın her yerinde haberdir.”
“Aslında
Vittorio Gassman’ın ölümü üzerine bir şeyler yazmak isteyen,
ama ‘halkın parası’ söz konusu olunca bu keyifli yazıyı gelecek
pazara erteleyen” Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul
Özkök; “yazı günü olmamasına rağmen atılan çamurlara dayanamayarak
içinde beliren öfkeyi kâğıda dökme zorunluluğu duyan” Hürriyet
yazıişleri Müdürü Tufan Türenç, “bir pazar günü daha keyifli
şeyler yazmak isteyen, ama ‘yalan’ olacağı için” bunu yapmayan
Milliyet Başyazarı Güneri Cıvaoğlu; gene Milliyet’ten
Genel Yayın Yönetmeni Yalçın Doğan ve Murahhas Üye Doğan Heper...
Hepsi aynı kanıdadır: “Baskın haberi, habercilik kriterleriyle
ele alındığında dünyanın her yerinde haberdir. Öyleyse Uzan
grubu neden rahatsız olmaktadır bundan?”
Beş yazar,
beşi de haklı... gerçekten... Ne var ki bazen, örneğimizde
olduğu gibi, “haklılık” ve “inandırıcı olamama” halleri birlikte
var olabiliyor.
Neden
böyle olduğunu anlatabilmek amacıyla, yazdıkları gazeteler
kavgalı grupların dışında kaldığı için daha sakin değerlendirmeler
yapabilen iki köşe yazarına başvuracağız: Yeni Binyıl’dan
Ali Bayramoğlu ve Ömer Lütfi Mete...
Ali Bayramoğlu
(2 Temmuz), temel problemi “Haber kurgusu ve haber hiyerarşisine
temel olan süzme, eleme, doğrulama ve analiz mekanizmalarındaki
temel referansların siyasî ve ticarî reflekslere doğru kaymaya
başlamasında”
görüyor.
Yani Bayramoğlu’na göre, gazeteciler haberlerini seçip işlerken
temel gazetecilik kriterlerini değil, kurumlarının ticarî
çıkarlarını esas alıyorlar.
Bayramoğlu’nun
söylediklerini, ertesi gün Ömer Lütfi Mete daha direkt bir
üslupla şöyle dile getiriyor:
“Gazeteci
kalmak dışardan göründüğü kadar kolay değil. Her yerde, her
kesimde ‘tetikçi’ olunabilir. Din veya ideoloji satmaya kalkan
tetikçi, niye elektrik satan adamın tetikçisinden daha erdemli
olsun ki? Bugün kıytırık köşelerden bakıp bu ‘gazeteci’leri
küçümsemek kolay. Bekâra karı boşamak gibi. (...) Bunu göz
önünde tutarsak, son medya savaşını öncekilerden çok farklı
görmeyiz. Belki tetikçilerden bazıları şimdi karşıt saflardadır,
o kadar. Talihsizlik şu ki, gerçek bir habere yazık olmuştur.
Olayda büyük bir rezalet, daha açıkçası halk düşmanlığı var.
Gerçekten ‘sıkı’ bir haber bu. (...) Ama kime anlatacaksın?
Sen onunla rekabet halindesin. Gazete ve televizyonda, enerji
alanında, bankacılıkta rakipsin. Kamuoyu diyecek ki: ‘Boğalar
gene tepişiyor.’ Gerçekte belki boğanın biri ipini kopardı,
halka saldırıyordu.. Yok artık. O ‘gerçek’ten eser kalmaz.
Olayın başlığı ‘iki boğa tepişiyor’ olur.”
Sorun
işte burada. Doğan grubundaki meslektaşlarımızın neden inandırıcı
olamadıklarını biz de taze bir örnekle anlatmaya çalışalım:
Danıştay 10. Dairesi, aralarında Doğan Holding’in kazandığı
bir ihalenin de bulunduğu üç ihaleyi iptal etmiş, bu, grubun
gazeteleri dışında kalan bütün gazetelerde haber olmuştu.
Bundan bir süre sonra Danıştay Hukuk Daireleri Kurulu bu kez
“iptali iptal” etmiş ve bu haber Hürriyet, Milliyet,
Radikal ve Posta’da geniş bir yer bulmuştu. (Bak.
“Enerji İhalesi haberlerini Okuma Kılavuzu”, Medyakronik,
arşiv.)
“Uzanlar’a
baskın” haberinin sırf “kamuoyunun haber alma hakkı” dolayısıyla
bu kadar büyütüldüğü, işte bu nedenle inandırıcı olmuyor.
(3 Temmuz 2000)
sayfa
başı

Okurlarını
üzmek istemeyen bir gazete: Bu kez Kurultay…
Birkaç gün önce “Okurlarını üzmek
istemeyen gazete” başlıklı bir yorumla, TBMM’deki “aklama”
operasyonu sonrasında Milli Gazete’nin okurlarını nasıl
rahatlatmaya çalıştığına değinmiştik. Milli Gazete,
“MHP destek verdi, Yılmaz ile Çiller Yüce Divan yolundan döndü”
altbaşlığıyla verdiği haberde, çok yakın olduğu FP’nin oylarının
nereye gittiğinden hiç söz etmiyordu! Bu manzaranın şaşırtıcı
hiç bir yanı yoktu. “Parti-gazete” ilişkisi, aralarında organik
bir bağ olmasa bile, bir yakınlık-sempati ilişkisine dönüşünce
bu birliktelikten zararlı çıkan hep okur olmuyor muydu? Haberin
hür bir biçimde yol alması engelleniyor, gazetenin kendisini
yakın hissettiği siyasal partinin yararına olarak okur artık
“seçilmiş haberler”le yetinmek zorunda kalıyordu.
Bugün
önümüzde, Milli Gazete’nin geçen günkü yayınının benzeri
bir örnek daha var. Haftalık Kurultay gazetesi öyle
çok bilenen bir gazete değil. Sınırlı bir tirajla, bir “parti
içi” gazete olarak yayımlanıyor. Kurultay, Milli Gazete-Fazilet
Partisi ilişkisini neredeyse mumla aratacak bir biçimde MHP’ye
yakın (yakın ne demek, bağrında!) bir gazete. Kurultay-MHP
ilişkisi o derece gelişmiş ki, gazetenin manşetini bir göz
atmak, gazetenin yayın politikasını belirleyen özneyi anlamak
için fazlasıyla yetiyor. Mesela gazetenin önümüzde duran 3
Temmuz tarihli son sayısının manşeti: “Tek başına mücadele
TEK BAŞINA İKTİDAR”(!) Bu manşet kimin manşeti olabilir? İktidara
yürümeyi aklına koymuş Kurultay gazetesinin değil herhalde!
Altbaşlık da şöyle düşünülmüş: “TBMM, 21. dönemde 2. yasama
yılını tamamlarken, 18 Nisan 1999 seçimlerinden sonra kurulan
57. koalisyon hükümetinde yer alan MHP, ilkeli yaklaşım ve
duruşuyla Türk Milleti’nin gönlünde taht kurdu…” Görüldüğü
gibi, bir “gazete” olarak gönlünde yatanı açıklamakta zaten
hiçbir sakınca görmüyor. Çünkü asılında o bir gazete değil
; künyesinde başka adlar yazsa da, o bir partinin yayın organı…
Birinci
sayfaya yerleşmiş bir diğer “haber” de şu: “Anketlerde MHP
birinci” (!) Bu “haber” de manşette yer alan “haber”in bir
benzeri, yani haber değil. “Haber”e “18 Nisan seçimlerinin
ardından bugüne kadar yapılan bütün kamuoyu araştırmalarında
MHP yine en önde yeralıyor” diye
başlanıyorsa da, sözü edilen bu “bütün” araştırmaların birinden
bile söz edilmiyor. Yani asıl olarak bir “propaganda haber”!
Burada
belki şu soru akla gelebilir: “Bir gazetenin bir siyasi görüşe
yakın olması külliyen memnu mudur?” Hiç öyle şey olur mu?
Bir gazetenin de tabii ki kendisini yakın hissettiği bir siyasi
görüş olacaktır. Zaten gazeteler de, aynen siyasi partiler
gibi eğilimlerine göre “merkez”, “merkez sağ” ya da “merkez
sol” gibi sıfatlarla anılmıyorlar mı? “Parti-gazete” ilişkisinde
sorun, gazetenin özellikle haberlerinde olmak üzere, eğilimine
uygun bir haber seçiciliğine gitmesi ve bu sapmanın zirvesi
olarak, Kurultay örneğinde olduğu gibi, bir siyasal
parti ile neredeyse özdeşleşmesidir. Bu noktada artık bir
gazeteden söz etmek mümkün değildir; elimize aldığımız basılı
kağıt, okurlara değil partililere seslenen bir propaganda
aracıdır.
Kurultay’ın
bu son sayısında, TBMM’deki “aklama” operasyonuna ilişkin
olarak, Milli Gazete’nin yayınını hatırlatan yazılar
da yer alıyor. Birinci sayfadan verilen “Siyasetin cambazları”
başlıklı çerçevede, “aklama” operasyonunun kahramanları olarak
Kutan, Yılmaz ve Çiller tanıtılıyor. Gazetenin önemli yazarlarından
MHP milletvekili Nazif Okumuş’un yazısı da bu konuya ayrılmış.
“Türk Milleti ne olup bittiğini gördü! Ak koyun – kara koyun
bir defa daha ortaya çıktı. Takke düştü, kel göründü” diyerek
özellikle FP, ANAP ve DYP’li milletvekillerini hedef alan
Okumuş da, oylamalardaki MHP oylarından hiç söz etmiyor! Oysa
biliyoruz ki, Tansu Çiller’in dosyasıyla ilgili oylamada MHP’den
102 milletvekilinin Yüce Divan yönünde oy kullanmasına rağmen,
Mesut Yılmaz’ın Yüce Divan’a sevki için oy kullanan MHP’li
oyu 8’i geçmedi. Yani özetle, Kurultay’ın aynı sayısında
Ömer Lütfi Mete’nin de bir biçimde değindiği gibi, TBMM’deki
“aklama” operasyonundan MHP’li milletvekillerinin aklanmış
olarak çıktıkları ileri sürülebilir mi?
Sonuç
olarak, okurlara şöyle bir tavsiyenin her zaman haklı olduğunu
söyleyebiliriz: Dünyada ne olup bittiğinden haberdar olmak
istemiyorsan, rengi ne olursa olsun bir “parti gazetesi”ne
abone ol! (3 Temmuz 2000)
sayfa
başı

|