|
Kasım:
1. bölüm,
2. bölüm, 3.
bölüm, 4. bölüm, 5.
bölüm, 6.bölüm
Ekim:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm, 4.
bölüm
Eylül:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm
Ağustos:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm, 4.
bölüm
Temmuz:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm, 4.
bölüm
Haziran:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm, 4.
bölüm
Mayıs:
1.
bölüm

KASIM
3
/ 2000
Basında
Ahmet Kaya
“Ermeni Djorkaeff” haberleri:Peki, iki
yıl önce ne olmuştu?
“Siyasî sorumlular nerede?” haberleri yaygınlaşıyor
Radikal’den manşet:
“sorumlu siyasetçiler”in tam listesi
Kürtçe yayın konusunda köşe yazarları
ne diyor?
Olay mı “aykırı”, başlık mı?
Demirel “halk nankördür” derse haber olmaz
mı?
Nüans yapma, fırıldak olursun
“Gerçek Hayat” kendini nereye yerleştiriyor?
Radikal’de
“espri”den manşet: Sunuş güzel, içi boş
Bir
selam verdi, “hayatı değişti”
Irkçılıkta Akit değilmiş!
Müsamere basını
Oktay
Ekşi’den açıklama: “Bir değil, iki yazı yazdım”

“Ahmet
Abi’nin Gemisi”nden “Vay şerefsiz” manşetine…
Basında
Ahmet Kaya
Hürriyet,
Milliyet Ahmet Kaya’dan sadece “şarkıcı” diye söz ediyor.
Radikal özen göstermiş ve “Özgün müzik sanatçısı” ifadesini
kullanmış. Cumhuriyet daha da özen göstererek “sanatçı”
sıfatını kullanmış. Bu farklı sıfatlara takılmak çok mu önemli?
“Çok” olmasa da, muhakkak ki önemli. Ahmet Kaya tabii ki bir
“şarkıcı”ydı; ancak, “sanatçı” sıfatını kullanırken haddinden
fazla “eli açık” davranan bu gazetelerin sıra Kaya’ya gelince
“şarkıcı” diye ısrar etmesinin de bir anlamı yok mu?
Hürriyet
gazetesi Kaya’nın ölümünü birinci sayfadan iki satırlık
bir haberle duyuruyor okurlarına. Oysa sanatçıyı “Vay şerefsiz”
manşetiyle tanıtan da aynı gazete değil miydi? İki yıl önce
başta basın olmak üzere Kaya’yı (Cumhuriyet’ten Oral Çalışlar’ın
ifadesiyle) “cadı kazanlarına atan anlayış” hiç değilse ölümünde
ağzını bozmamaya gayret sarfetmiş. 17 Kasım tarihli gazeteler
içinde sadece Star gazetesi “hatırlatmayı” başlıklarla
yapıyor: “Bölücülükten aranıyordu”, “APO’yu çok özlemişti”.
Hemen
herkesin hatırladığı gibi, basının Ahmet Kaya’yla arasını
bozmaya karar verdiği tarih 12 Şubat 1999. Bu tarihten bir
gün önce Magazin Gazetecileri Derneği Ödül Töreni’nde yaşanan
olaylar unutulabilir mi? Hatırlayalım: Kaya, bu Ödül Töreni’nin
ödüllülerinden birisi olarak yaptığı konuşmada “Yeni albümümde
Kürtçe bir parça okudum. Kürtçe şarkıya bir de klip çekeceğim.
Bu klibi yayınlamayanların tepesine bineceğim” diyor. Ve tabii
ortalık karışıyor. 12 Şubat tarihli bazı gazetelerde yer alan
haberler şöyle: “Davetlilerden bir kısmı, Kaya’yı yuhalarken,
bazıları şarkıcının üzerine yürüdü. Bu arada Kaya’ya çatal-kaşık
fırlatarak tepki gösterenler de oldu. Tartışmalar sürerken
sahneye çıkan Serdar Ortaç, repertuarına ’10. Yıl Marşı’nı
aldı ve programına bu marşla başladı. Salondaki 600 davetli
ayağa kalkarak şarkıcıya eşlik etti. Parçaya, elleriyle tempo
tutan konuklardan çoğunun marşı Kaya’nın oturduğu masaya dönerek
söylemesi dikkat çekti.”(Milliyet); “Bu sözler üzerine
öfkesi daha da artan ve aralarında Ayna grubunun da bulunduğu
davetliler, Ahmet Kaya’yı sahneden indirmek istedi.” (Hürriyet);
“’En İyi Haber Spikeri’ ödülünü alan Reha Muhtar da, gerginliği
yatıştırmak için, geceye katılan bütün sanatçı ve ünlüleri
‘Memleketim’ şarkısını söylemeleri için sahneye davet etti.
Müzikseverlerin 1974 Kıbrıs Çıkartması sırasında Ayten Alpman’dan
dinlemeye alıştığı parçayı, sahneye çıkan Ajda Pekkan, Berna
Laçin, Reha Muhtar, Sibel turnagül, Fatih Ürek, Emel Sayın….gibi
ünlülerin oluşturduğu koro yorumladı. Salonda bulunan davetliler
de, onlara eşlik etti.” Yani özetle tam “magazin”!
Bir dönem
Kanal D’de “Ahmet Abi’nin Gemisi” adlı bir program da yapan
Kaya, 14 Şubat 1999 tarihli Hürriyet’te bu kez “Ayıp
ettin ‘gözüm’” başlığıyla haberdir. Gazete sanatçıdan şu “özgün
müzik” dizeleriyle söz etmektedir: “Ona Türk-Kürt diye bakmadık…
Türküleriyle ağladık, güldük… TV’lerden evlerimize konuk ettik…
Meyhanelerimizde rakı içtik… Sakalı, atkısı ve göbeği ile
bizden biriydi çünkü… MEĞER ÖYLE DEĞİLMİŞ AHMET… Bebeğe, kadına,
dedeye, askere kurşun sıkanlardanmış… PKK’lı Ahmet… Yazıklar
olsun… ” Sanatçının “göbeği, sakalı ve atkısı” artık itibar
görmemektedir, çünkü Kaya’nın “çirkin yüzü, 1993 yılının kasım
ayında çekilen fotoğraflarla “belgelenmiştir. “Almanya’daki
Kürt İşadamları Derneği’nin Berlin’de düzenlediği konserin
videoya alınan görüntülerinde, Kaya’nın sözde Kürdistan haritası
ve Apo’nun fotoğrafı altında zafer işareti yaptığı” görülmektedir.
“Magazin
Gazetecileri Derneği”nin ödül töreninde yaşanan olayların
üzerine bir de 6 yıl önceki bu sabıka eklenince Ahmet Kaya
yurtdışına çıkmış ve bundan böyle Avrupa’da verdiği konserlerle
haber olmaya başlamıştır. Hürriyet 20 Temmuz’da “Vay
şerefsiz” manşeti altında Kaya’nın “PKK militanı gibi” olduğunu
belirtmekte, iki gün sonra ise Kaya’nın İzmit’te yaşayan “benzeri”ni
bularak bu kez onun ağzından konuşmaktadır: Kaya’nın kaset
ve kliplerini satmama ve yayınlamama kararı alan Erzurumlu
“müzik market sahibi” ve radyocuların tepkilerine de gazetede
yer verilmektedir.
Ahmet
Kaya, “Magazin Gazetecileri Derneği”nin ödül töreninde yaptığı
konuşmadan dolayı hakkında açılan davadan beraat ederken,
1993’teki konserden dolayı DGM tarafından üç yıl dokuz ay
hapis cezasına çarptırılır. Avukatı “konserin basın tarafından
çarpıtıldığını” öne sürer.
Ahmet
Kaya, 16 Kasım’da Paris’te öldüğünde 43 yaşındadır ve arkasında
İstanbul 3 No’lu ve 6 No’lu DGM’de, Frankfurt ve Münih’teki
konserleri sırasında aynı suçu işlediği gerekçesiyle gıyabi
tutuklu olarak yargılandığı iki dava daha bırakır.
Şimdi
de 17 Kasım tarihli gazetelerde Ahmet Kaya’nın ölümü ardından
kaleme alınan haber ve yazılara bir göz atalım: Milliyet’in
geniş yer verdiği haberden anlıyoruz ki, Malatya’da doğan
sanatçı ortaokul döneminde İstanbul’a gelir ve 16 yaşındayken
“izinsiz afiş asmak suçundan” demir parmaklıklarla tanışır.
Kaya, ruhsatsız silah kullanmaktan dolayı cezaevine bir kez
daha girecektir. Cezaevinden çıktığında “evine kapanarak”
bağlama çalar ve beste yapar. İlk kaset yapma girişimi Unkapanı’nda
“Yok kardeşim bu ne arabesk ne halk müziği!” türünden itirazlarla
karşılanır. Kaya’yı Nevzat Çelik’in “Şafak Türküsü” adlı şiirinin
bir bölümünü kullandığı aynı adı taşıyan şarkısı ünlü kılar.
Toplatılan kaset serbest bırakılınca bir anda çok satanlar
arasına girer. Cumhuriyet’te yer alan “Özgün müziğin
isim babası” başlıklı bir değerlendirmede Kaya’nın müzik hayatının
ilk dönemi şöyle özetlenmiş: “İlk kasetini yaparken Unkapanı’nda
ürettiği müziğe bir isim aranmış ve tesadüfen bulunan ‘özgün
müzik’ terimi daha sonra Seksenler ve Doksanlar’ın en
tutulan türlerinden birine isim babalığı yapmıştır. Müzik
basını Kaya’nın milyonluk tirajlara ulaşan albümlerini ‘fantezi’
kulvarından değerlendirirken o, yaptıklarına ‘alternatif müzik’
diyordu.”
Cumhuriyet’te
yer alan değerlendirmede Ahmet Kaya dinleyicileri profilinin
kısa tarihinden de söz ediliyor: “Sanat yaşamının ilk yıllarında
sol kesimden büyük destek görürken sonraları gecekondu semtinde
kaset imzalama ya da lüks otomobilleri gibi magazin konularıyla
yıpratılmaya başlanmıştı. Talk show’ların en aranılan konuklarındandı;
bir ara kendisi talk show yapmayı denedi ama başaramadı.”
Radikal’den
Zeki Coşkun da Ahmet Kaya’nın arkasından yazanlardan birisi.
Yazısına “darbe yiyen insan da, toplum da kolay iflah olmaz”
diyerek başlayan Coşkun, 1998’de kaleme aldığı bir Ahmet Kaya
değerlendirmesini tekrar yayımlamış. Coşkun’un Kaya’nın müziğini
anlamak ve açıklamak için merkeze koyduğu kavram “Varoş”.
80’li yılların ikinci yarısından itibaren gecekonduların “varoşlaşması”yla
Kaya’nın müziğinin çakıştığını söylüyor. “Tabii bu karşılık,
sadece ses âleminde, şarkıda kalmayacak; toplumsal fenomen
haline gelecektir. Çünkü o, ilk ağızda öfkeyi söylüyor.” Coşkun
bu kısa denemesinde Kaya’nın şarkılarından bazı dizeleri de
aktararak sanatçıyı kuşatan “çaresizliği, sıkıştırılmışlığı,
yokluğa-hiçliğe mahkûm edilişi” açıklamaya çalışıyor. “Hep
bir duruş, ayakta durma, açık vermeme, görünme refleksi. Rol
kesme değil asla. Sürekli kendi ekseninde dönüp duran ve sürekli
bir yerlere savrulma, çarpıp dağılma korkusunu taşıyan varoş
ahalisinin hali, ruhiyatı bu.”
Aktardığımız
değerlendirmeler muhakkak ki, özellikle bir dönem çok dinlenen
Ahmet Kaya’yı hiç değilse bir yönüyle açıklıyor. Cumhuriyet’in
dediği gibi, “Şafak Türküsü”nün sol kesimden büyük ilgi görmesi
kaçınılmazdı. Bir idam mahkûmunun infaz öncesi ruh halini
anlatan bu şiir/şarkının “bir sabah anne bir sabah/ acını
süpürmek için açtığında kapını/ adı başka sesi başka nice
yaşıtım/ koynunda çiçekler içinde bir ülke getirirler” dizeleri
sadece “varoşlarda”(?) dinlenmiyordu. Ahmet Kaya’nın şarkı
sözlerine şöyle bir bakmak bile, “Türkiye’ye özgün” bir müzikle
karşı karşıya olduğumuzu anlamaya yetiyor: “Martılar ağlardı
çöplüklerde/ Biz seninle gülüşürdük (…) Aydınlansın diye şu
kirli yüzler/ Biz durmadan savaşırdık” ; “Çok uzakta öyle
bir yer var/ O yerlerde mutluluklar/ Bölüşülmeye hazır/ Bir
hayat var” ; “Acı çekmek özgürlükse/ Özgürüz ikimiz de/ O
yuvasız çalıkuşu/ Bense kafeste kanarya” ; “Görecek, göreceksin/
Ağladıkça, ağladıkça/ Güneşi tutacağız göreceksin” “Zindanlardan
taşa taşa kar beni/ Mamak’lardan Metris’lerden sor beni/ Diyarbekir’e
kanla bastım mührümü/ Ceset ceset, kefen kefen sar beni/ Bu
türkü mor dağların emanetidir.” ; “Onlar güneşin bağrında
ateş/ Yeryüzünde bir taze çiçektiler/ Namluda namusun fişengi/
İsyanda yürek/ Kar düşte/ Bembeyaz gerçektiler”.
Ahmet
Kaya’nın birçoğunu şiirlerden derlediği bu şarkı sözlerinin
Türkiye’de birçok kesimden dinleyici bulması hiç şaşırtıcı
değil.
Cumhuriyet’te
yer alan yazıda ilginç bir bölüm de var: “Ahmet Kaya’yla bugüne
dek salt sanatı ve müziğiyle sınırlı bir söyleşi yapılamamıştı;
çünkü kendisini bir dava adamı olarak görüyor ve müziğini
bu yola adadığını söylüyordu. Görüşleri ve son dönemdeki politik
söylemleri medyaya da ilginç gelince sürekli bu yanıyla yer
buldu manşetlerde.” Peki Ahmet Kaya’nın basından izlediğimiz
kadarıyla politik görüşleri hangi yöndeydi? İsterseniz, şarkı
sözleri gibi bunlardan bazılarını da alt alta koyalım:
“Benim
ulusallık diye bir derdim var; evrensellik diye bir derdim
yok. Aklımı bu ülkeyle bozmuşum; Ağrı’ya, Hakkari’ye gitmeden
Atina’ya, Almanya’ya, Fransa’ya gitmeyeceğim.” (Cumhuriyet);
“Kaset için şarkı yaptım, linç senaryosunun sonunu bekliyorum.
11 şarkıdan 1’i Kürtçe. Avrupa’da basmayı düşünmüyorum. Burası
bana dar geliyor.” ; “Ahmet Kaya, asla hesaba katmadığı yalnız
yıllarını yaşıyor. Sürgünde yaşamayı hazmedemiyorum açıkça.”
; “Geri dönmekten korkuyorum. Çünkü Türkiye korkulacak bir
ülke. Korkum cezaevine atılmak.” (Milliyet) ; “Bu ülkeyi
bölmek isteyen de, bölen de şerefsizdir, namerttir.” ; “Biz
ne insanlar gördük. 3 aydır işkence görmesine rağmen, arslan
gibi tavır koydu. Bir kere daha söylüyorum. Ben bölünmeyi
savunmuyorum. Korkuyu olaya dönüştürün adlı bir kitap yazıyorum.
Yakında çıkacak. Korkuyu olaya dönüştürelim arkadaşlar.” ;
“Türk aydınları Rumlarla barış yaptı, bin 500 yıldır birlikte
olduğu Kürtlerle barış yapmadı. Bana sünnetsiz pezevenk diye
bağırdılar, bunun senin için ne mahzuru var? Anama küfretseler
bir şey demem, ama Kürt yoktur diyemez. Burada Türkiye Cumhuriyeti’nin
muhbirleri var, gazeteciler var. Hiç bir şeyden korkmuyoruz.
Biz ülkeyi bölmüyoruz…” (Hürriyet)
İşte böyle…
Ahmet Kaya’nın müziği kadar “politik söylemleri” açısından
da “Türkiye’ye özgü” birisi olduğuna şüphe yok… Müziği ve
görüşlerini güzel-çirkin ve doğru-yanlış diye değerlendirmek
bambaşka bir konu. Ama sonuç her bakımdan olumsuz olsa bile
milyonlarca dinleyicisi olan bu “şarkıcı”nın medya marifetiyle
“cadı kazanı”na atılması marifet miydi? Ne oldu, ele ne geçti?
Bütün “sivriliği”ne rağmen sanatçı olmanın dışına çıkmayan
bir insan öldü gitti işte...
İnanmazsanız,
bugünlerde İstanbul’da İstiklal Caddesi’nden bir geçin. Her
yerde Ahmet Kaya çalıyor… (17 Kasım 2000)

“Ermeni
Djorkaeff” haberleri:Peki, iki yıl önce ne olmuştu?
Fransa
Millî Futbol takımı oyuncusu Djorkaeff’in takımıyla birlikte
İstanbul’a gelmemesi, basınımızda “korktu”, “kaçtı” türünden
değerlendirmelere konu oldu. Bu arada, Cumhuriyet’in kuruluşunun
75. Yıldönümü vesilesiyle tam iki yıl önce Türkiye’ye gelen
Fransa Millî Futbol takımının başına gelenleri kimse hatırlamadı.
O maç öncesinde Türk federasyonu Fransa federasyonuna resmen
başvurmuş ve Djorkaeff’in getirilmemesini istemişti. Bu tatsız
anıyı Açık Radyo’nun Açık Gazete programında Alp Ulagay
hatırlattı, aktarıyoruz.
Gazetelerimiz,
Djorkaeff haberlerini şöyle verdi:
Star:
Djorkaeff
ile ilgili haberlerine millî maçtan bir gün önce (14 Kasım)
başladı. “Barış çağrısı” başlığıyla verilen haberde “Sözde
Ermeni soykırımını onaylayan Fransa ile maç yapmamız havayı
ısıtıyor,” spotu kullanılmış. Star’ın haberine
göre Türkiye A Millî Takımı teknik direktörü Şenol Güneş,
maça gelmeyen Djorkaeff’e ‘kendini gündemde tutmak istediği
için çatmış’. Star 15 Kasım tarihli haberine ise “Djorkaeff,
Fransızlar arasında ikilik çıkardı” başlığını kullanıyor.
Star’a göre Fransızlar, yaptıkları basın toplantısında
‘kapıştılar’. Haberden ise Fransız Millî takımının teknik
direktörü Lemerre’nin, Djorkaeff’in Ermeni asıllı olduğu için
değil, sakatlandığı için maça gelmediğini, takımın oyuncularından
Petit’nin ise, Djorkaeff’in tehdit aldığı için gelmediğini
açıkladığını öğreniyoruz.
Yeni
Binyıl:
15 Kasım
tarihli “Djorkaeff sakat mı, korkak mı?” başlıklı beş satırlık
haberinden yine Fransız teknik direktörü ve futbolcu Petit’nin
farklı açıklamalarını okuyoruz.
Akşam:
Fransa
Millî Takımı’nda oynayan Petit’nin “Djorkaeff tehdit aldı”
açıklamasının bomba etkisi yarattığını yazıyor. Habere göre
Petit, “Djorkaeff nereden tehdit alıyor?” sorusuna “Bu konuda
yorum yapamam,” cevabını verdi.
Milliyet:
Spor sayfalarından
birinin manşetini bu konuya ayırdı ve “Djorkaeff kaçtı” başlığını
attı. Gazete, Djorkaeff’in Ermeni soykırımı konusunda ‘militan
açıklamalar’ yapan bir futbolcu olduğunu yazdı, futbolcunun
formsuz olduğu açıklamasının da bir bahane olduğunu habere
eklemeyi unutmadı.
Cumhuriyet:
Petit
ve Lemerre’nin açıklamalarını yorumsuz bir şekilde aktardı.
Hürriyet
Petit
ve Lemerre’nin birbiriyle çelişkili açıklamalar yaptıklarını
yorumsuz bir şekilde aktardı.
Radikal:
Petit’nin
açıklamalarının yanısıra Lemerre’nin “Fransa Millî Takımı,
birkaç ay önce maç yapmak için Ankara’ya geldi. Kadrosunda
da iki Ermeni asıllı futbolcu bulunuyordu. Herhangi bir sorun
da yaşanmadı” açıklamasına yer verdi.
Sabah:
“Özel
Haber” klişesiyle verdiği haberde Petit’yle yaptığı röportajı
yayımladı ve başlığa “Ayıp ettin Petit”yi uygun gördü. Gökmen
Özdemir’in yaptığı röportajda Petit, aynen şu sözleri söylüyor:
“Bir insanın ırkı, kimliği sebebiyle işini yapamaması skandaldır,
insanlık ayıbıdır, utançtır. Djorkaeff’in gelmemesi çok normal.
Fransa’daki yasa bir insana mâl edilmemeli. Fransız Millî
Takımı’nın buraya gelmesi riskliydi ama gelmesek zaten gerilmiş
ilişkiler daha kötüye giderdi. Bu konuda daha konuşursam Fransa’ya
dönemeyebilirim. Benim bir ailem var.”
Petit,
Djorkaeff için şu açıklamaları yapmış: “Zavallı. Evi buraya
uzak değil ama o maç yapmaya gelemiyor. Daha önce onunla G.Saray-Monaco
maçına geldik. Sorun olmadı. Ama şimdi ortam farklı. Türkiye’de
bu olayı protesto edersek Paris’i uzun süre özleriz.”
Sabah,
Petit’in bu açıklamalarını ayrıca “boşboğazlık” olarak niteledi.
(17
Kasım 2000)

“Siyasî
sorumlular nerede?” haberleri yaygınlaşıyor
Batık
banka operasyonlarının bürokrat ve siyasî sorumluları da kapsayacak
biçimde genişlemesi eğiliminin basın tarafından nasıl değerlendirildiğini
izlemeye devam ediyoruz… Daha önce de yazdığımız gibi, sahip
oldukları bankaların içini boşaltanlarla ilgili gelişmeleri
geniş bir biçimde duyuran basının, bu aşamada bir samimiyet
sınavıyla karşı karşıya olduğunu düşünüyoruz. Bugün (17 Kasım),
bir siyasetçi (Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan) ve bir
bürokrat (Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp) ile ilgili haberler
öne çıkıyor. Aşağıda, Yeni Şafak, Milliyet ve
internet üzerinden yayın yapan Habertürk’ün bu konulardaki
haberlerini aktarıyoruz.
Yeni
Şafak: “Etibank müsteşarı…”
Kasırga
Operasyonu’nun başlamasından önce, batık bankalarla ilgili
olarak yayımladığı murakıp raporları ve başka özel haberlerle
öne çıkan Yeni Şafak muhabiri Murat Kelkitlioğlu, bugün
de (17 Kasım) gazetesinin manşetten değerlendirdiği çok önemli
bir habere imza atmış. Haber, Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp’ın,
murakıpların
aylar önce kaleme aldığı, “Etibank’a derhal el konmasını”
talep eden raporu, yetkisinin sınırlarını aşarak ilgili Devlet
Bakanı’na iletmediğini ve sümenaltı ettiğini ortaya koyuyor.
Gazete, bu icraatı nedeniyle Hazine müsteşarı Demiralp için
“Etibank müsteşarı” sıfatını uygun görmüş.
Yeni
Şafak’ın haberinde şöyle deniyor:
“Yaklaşık
üç hafta önce el konan, Dinç Bilgin’in bankası Etibank’la
ilgili hazırlanan raporların Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp
tarafından görmezden gelindiği ortaya çıktı. Bankalar Yeminli
Murakıpları (BAYKU) tarafından, 31.12.1999 tarihli mali durumu
dikkate alınarak hazırlanan raporda, bankanın kapatılması
istendiği belirlenirken, Demiralp’ın söz konusu raporu dikkate
almadığı ve yasalara aykırı bir şekilde, banka ile ilgili
30.06.2000 tarihli mali durum sonuçlarının beklenmesini istediği
tespit edildi.”
Haberde,
Demiralp’ın yetki sınırlarını aşarak raporu ilgili bakana
iletmediği, rapor yerine -gazetede fotokopisi yayımlanan-
şu notu ilettiği kaydediliyor:
“Söz konusu
rapor 31.12.1999 tarihli mali durumu irdelediğinden, BAYKU
Başkanlığı ile toplantı yapılarak 30.06.2000 sonuçlarının
da dikkate alınmak suretiyle görüş oluşturulması gerekir.”
Haberde
yer alan “Selçuk Demiralp’ın ince hesapları” başlıklı çerçevede
Hazine Müsteşarı şu sözlerle suçlanıyor:
“Bankalar
Kanunu’nun 64. Maddesi kapsamında 07.02.1995 tarihinden itibaren
yakın takipte olduğu tespit edilen Etibank’la ilgili hazırlanan
raporları dikkate almayan Demiralp’ın yaklaşık 6 ay boyunca
Etibank’la ilgili raporları beklettiği ortaya çıktı.” (17
Kasım 2000)
“Kaynana”
ilk kez büyük basında
Egebank’tan
Goldbis adlı paravan bir firmaya açılan 1.6 trilyonluk kredinin
bir bölümünü aldığı murakıp raporlarıyla belgelenen Hüsamettin
Özkan’ın kayınvalidesi Hatice Betül Özbay, haftalar sonra
ilk kez büyük basından bir gazetenin ilgisini çekti. Batık
bankalara bağlı şirketleri kurtarmak için oluşturulan kurulun
başına Hüsamettin Özkan’ın getirilmesini “Temizel’e Özkan
freni” başlığıyla duyuran Milliyet (17 kasım), habere
eklediği çerçeve yazıda Özkan’ın kayınvalidesinin adının Egebank
skandalına karıştığını hatırlatıyor.
Milliyet,
oluşturulan yeni kurulu vesile ederek, Hüsamettin Özkan’ın
kayınvalidesinin adının Egebank skandalına karıştığını hatırlatan
tek büyük basın gazetesi…
“Erken
bir hesaplaşma mı?” başlıklı çerçeve yazıda şöyle deniyor:
“Batık
banka operasyonları sırasında Başbakan Yardımcısı Hüsamettin
Özkan’ın kayınvalidesi Hatice Betül Özbay adının da gündeme
gelmesi hükümetin DSP kanadında sıkıntı yarattı. Önceki gün
gözaltına alınan avukat Aydoğan Semizer’in Egebank’tan aldığı
1.3 trilyondan Özbay’a 69 milyar lira aktardığı basına yansıdı.
Başbakan Ecevit, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu
bilgilerine de dayanarak yaptığı yazılı açıklamada, Özbay’ın
vekalet vererek sattırdığı kendi gayri menkullerinin karşılığı
olanlar dışında para almadığını bildirdi.
“Ancak
bu gelişmeler, Temizel’in, milletvekili adayı yapılmayarak
DSP’nin kaybedeceği bilinen İstanbul Belediye Başkanlığı’na
aday gösterilmesinde etkili olduğu öne sürülen Özkan’la aralarının
iyi olmadığı yorumlarını güçlendirdi. Temizel-Özkan hesaplaşmasının,
DSP’nin gelecekteki yapılanmasına da yansıyacağı yorumları
yapılıyor.” (17 Kasım 2000)
Habertürk’ten savcılık
belgesi
“Teşekkül oluşturanlar” içinde
Hatice Betül Özbay da var…
İnternet
üzerinden yayın yapan Habertürk, 17 Kasım’da Başbakan
Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesiyle ilgili yeni
bir belge yayımladı. Şişli Cumhuriyet Savcısı Altan Günaydın
imzasını taşıyan belgede Betül Özbay, Goldbis adlı paravan
bir firma etrafında “biraraya gelen, teşekkül oluşturarak
ve organize halde hareket ederek bankayı (Egebank) zarara
uğratan sanıklar” arasında sayılıyor. Özbay hariç, belgede
adı geçen herkes bu hafta başında gözaltına alınmış, bu “ayrımcılık”
dahi basının ilgisini çekmemişti.
Habertürk’ün,
“Türkiye Türkiye olalı böyle büyük adli skandal görmedi… Artık
kimse ‘Türkiye muz cumhuriyeti değildir’ diyemez… İşte yeni
belge” notuyla yayımladığı, “Şişli Cumhuriyet Savcılığı tarafından
hazırlanıp, görevsizlik kararıyla İstanbul DGM’ye gönderilen
2000/29078 no’lu dosya”da şöyle deniyor:
“Müşteki: TC Başbakanlık Hazine
Müsteşarlığı.
“Sanıklar: 1- Yahya Murat Demirel,
2- Aydoğan Semizer, 3- Şükrü Esat Erkuş, 4- Özkul Arkadaş,
5- Emrullah Nüzhet Altınel, 6- Erol Ergin, 7- Hatice Betül
Özbay.
“Suç: Cürüm işlemek için çıkar
amaçlı teşekkül oluşturmak suretiyle banka aracı kılınarak
dolandırıcılık yapmak.
“Suç tarihi: 29.09.1998.
“Deliller:
İddia, Bankalar Yeminli Murakıplarının hazırladığı 27.06.2000
tarihli raporlar ve ekleri. Hazırlık evrakı incelendi. Egebank
A.Ş. nezdinde yapılan inceleme sonucunda, Gold-Bis Tarım Ürünleri
ve Kimyasal Maddeler San. Ve Tic. Ltd. Şti, Alara Turizm ve
Ticaret Ltd. Şti, Mi-Gi Tekstil Turizm San. Ve Tic. A. Ş.
Firmalarına, suç tarihinde toplam 3 trilyon 880 milyar 100
milyon lira kredi kullandırıldı. Kredi, adı geçen firmaların
temsilcileri olarak gözüken sanıklardan Özkul Arkadaş ve Emrullah
Nüzhet Altınel adlı şahıslara, nakit ödenmiş gibi gösterildi.
Ancak gerçek anlamda nakit bir ödeme yapılmadı. Şirket temsilcilerine
Egebank A. Ş.’nin merkez şubesinden kredi adı altında gönderilen
bu paralar aynı gün, sanıklardan Aydoğan Semizer, Ş. Esat
Erkuş, Y. Murat Demirel ve Hatice Betül Özbay’ın şahsî mevduat
hesaplarına aktarıldı. Beyan edilen adreslerde bulunamayan,
tamamen paravan birer şirket olan firmaların kullandıkları
kredi tutarı ile adı geçen sanıkların şahsi mevduat hesaplarına
yatırılan tutarın eşit olduğu tespit edildi. Paravan şirketlere
verilmiş gibi gösterilen, gerçekte ise sanıkların şahsî hesaplarına
yatırılan Egebank parası, yine hileli yollarla, Defne Elektronik
A. Ş. Ve Eyüp Yün İplik A. Ş. Adlı firmalar üzerine kaydırıldı,
kredi parası olarak gösterildi. Adı geçen sanıkların biraraya
gelerek teşekkül oluşturdukları ve organize halde hareket
ederek bankayı zarara uğrattıkları tespit edilmiştir.”
(17 Kasım
2000)

Radikal’den
manşet: “sorumlu siyasetçiler”in
tam listesi
Medyakronik’te
iki gündür, batık banka operasyonlarının bürokratik ve siyasi
sorumluları da kapsayacak biçimde genişlemesi eğiliminin belirdiğini,
şimdiye kadarki gelişmeleri geniş biçimde duyuran basının,
bu aşamada bir “samimiyet sınavı”yla karşı karşıya olduğunu
yazıyoruz. Dün, “Milliyet şimdilik tek başına” tespitini
yapmıştık. Bugün ise konuyu manşete taşıyan Radikal (16
Kasım) öne çıkmış görünüyor. “Şimdi de sorumlu siyasetçi ve
bürokratlara ne zaman el atılacağı merak ediliyor” diyen Radikal,
hangi bankadaki usulsüzlüklerin hangi bürokrat ve siyasiyle
ilişkili olduğunun bir dökümünü veriyor. Hürriyet’in
haber sayfaları konuya ilgisiz, ama köşe yazarlarının ilgisi
sürüyor. Hürriyet’ten Zeynep Atikkan soruyor: “Banka
hortumlayan suçlu da, banka hortumlatanın hiçbir sorumluluğu
yok mu?”
Radikal,
Egebank’ın Murat Demirel’den önceki sahibi Hüseyin Bayraktar’ın
gözaltına alınarak Ankara’ya götürülmesini bu açıdan kilit
önemde bir gelişme olarak görüyor. Gazeteye göre, bu, “operasyonların
banka sahipleri ve yöneticilerle sınırlı kalmayacağını, geçmişteki
patron ve siyasetçilere de uzanacağını gösteriyor.”
Gazetenin
haberinde, habere yedirilmiş olarak, Radikal’in konuya
editoryal yaklaşımını bulmak da mümkün. Örneğin, haberin bir
paragrafında şu satırlar yer alıyor:
“Ancak,
başlayan temizlik operasyonunun başarıya ulaşması için Türkiye’ye
milyarlarca dolara mal olan bu soygunun aktörlerine bankacılık
yapma izni veren siyasetçilerin de hesap vermesi gerekiyor.
Hesap vermesi gerekenler arasında bankaların içini boşaltanlara
gerekli incelemeleri yapmadan, mali gücü bulunup bulunmadığını
tespit etmeden yeşil ışık yakan başbakanlar, ekonomiden sorumlu
devlet bakanları, Hazine müsteşarları ve bürokratlar var.
İçleri boşaltılan bankaları bu kişilere emanet edenlerin büyük
bölümü genelde aynı politikacılar ve bürokratlar.”
Radikal,
haberinin devamında “incelemeden ve araştırılmadan devredilerek
içleri boşaltılan bankalarla, satış kararlarının altına imza
atan siyasîler ve bürokratların” dökümünü veriyor. Bu listeye
ulaşmak için tıklayın: “Bir
ucu Ankara’da.”
Hürriyet,
köşe yazarlarıyla…
Dünkü
Medyakronik’te Hürriyet’ten iki köşe yazarının,
Enis Berberoğlu ve Cüneyt Ülsever’in “soygunun bürokrat ve
siyasetçi bağlantıları” konusuna eğildiğini belirtmiştik.
Cüneyt Ülsever tartışmayı bugün de (16 Kasım) sürdürüyor.
Ülsever, bugüne kadar soruşturmanın bu yönde derinleştirilmemiş
olmasını umut kırıcı olarak değerlendiriyor ve bir öneride
bulunuyor. İşte Ülsever’in önerisi:
“Benim
bir önerim var: Bugüne dek Hazine’den sorumlu olarak görev
yapmış ve Özelleştirme Yüksek Kurulu’na üye olmuş tüm bakanlar
mal ve servet beyanında bulunsunlar.
“Bu beyanlar
bu bakanların milletvekili oldukları günden itibaren geçerli
olsun!
“Beyanda
bakanların eşleri, çocukları, kardeşleri, ana-baba, kayınvalide-peder,
tüm yakınlarının beyanları da yer alsın.
“Biliyorum,
böyle bir mecburiyet yok!
“Ancak,
ortaya çıkıp beyanda bulunanlara karşı ben kalbimi bozmayacağım.
“Galiba
onların günahlarını alıyorum, diye düşüneceğim.”
Hürriyet’in
konuya eğilen öteki yazarı Zeynep Atikkan, bir siyasetçinin
sürdürülen operasyonlara ilişkin şu ilginç sözünü aktarıyor:
“Bunlar fasa fiso, bana üç tane büyük isim verin.”
Atikkan
soruyor: “Üç büyük isimle kimler imâ edilmektedir?”
Atikkan
yazısını “Dinamik Türkiye” toplantılarına gönderme yaparak
bitiriyor:
“İşin
zabıta yönü bir kenara… Atılacak ilk adım da ‘dinamik Türkiye’
toplantılarını iptal edip ‘nasıl hukuk toplumu olunur’ panellerine
dört elle sarılmak olmalı.” (16 Kasım 2000)

Kürtçe
yayın konusunda köşe
yazarları ne diyor?
Milliyet’ten
Güneri Cıvaoğlu, Kürtçe yayın konusunda şöyle yazıyor: “AB'ye
tam adaylık söz konusu olmasaydı dahi, Türkiye bu
konuya eğilmelidir.
Güneydoğu, çanak antenlerle Avrupa'dan ve yöreden
bütün Kürtçe yayınları izliyor. O halde... Türkiye'nin
denetimi altında Kürtçe yayın yapılması akılcı olmaz mı?
Avrupa Konseyi'ne olumlu baktığımız çerçevede düşünülmeli
mi?” Güneri Civaoğlu’nun yazısı için: Kürtçe
tartışmaları…
Yeni
Binyıl’dan Ali Bayramoğlu “Bugün sıradan antenlerle en
azından üç Kürtçe yayın yapan televizyonun izlenme olanağı
bulunduğunun bilinmesine, devlet kontrolünde kürtçe yayınının
devlete propanga imkanı vereceğinin farkında olunmasına rağmen,
her tür öneriye kapalı durmanın bir tek anlamı vardır: Milliyetçilik
sembolleri içine hapsolduğu oranda gerçeklerden kopan ve çözümsüzlük
dışında hiçbir şeye işaret etmeyen bir tutum ve bu çerçevede
kuru milliyetçiliğin işlevsizliği...” diye yazıyor. Bayramoğlu’nun
yazısı için: Kürtçe
yayının ne anlamı var?
Yeni
Binyıl’dan Okay Gönensin “Kürtçe TV cesareti” başlıkla
yazısında şöyle yazıyor: “Radyo ve televizyon yayıncılığının
bugün ulaştığı teknik boyutlar ve olanaklar düzeyinde hiçbir
ülke ya da devletin kendi vatandaşlarını istenmeyen yayınlara
tam olarak kapatma gücü yoktur. Türkiye'nin de imzalamış olduğu
Sınır Ötesi Yayıncılık Sözleşmesi de genel hukuk ilkeleri
çerçevesinin dışında kısıtlama getirmemektedir. Bugünkü dünyada
"dil yasağı" diye bir mesele kalmamıştır; dil farkı bir bölünme
kaynağı değil bir kültür zenginliği olarak görüldüğü için
de o ülkenin zenginliğidir.” Gönensin’in yazısı için: Kürtçe
TV cesareti…
Sabah’tan
Güngör Mengi, 15 Kasmı’da yazdığı köşe yazısında şöyle diyor.
“Şırnak'ta halkın yarısının Türkçe bilmiyor olması, bu insanları
zehir saçmaya devam eden odakların hedefi yapıyorsa çare,
işlemeyen yasaklara sarılmak değildir. O insanlara sarılmak
ve korumaktır. Bunun yolu da onlara konuştukları dille ulaşmak
ve sahip çıkmaktır.” Mengi’nin yazısı için: Kürtçe
yayın…
Sabah’tan
Can Dündar, Kürtçe yayın konusunda “Şunda artık uzlaşmak zorundayız:
Bir kişiye ana dilini yasaklamak bir insanlık ayıbıdır.
Türkiye
"dil yasağı" ayıbını bir dönem uyguladı, sonra neyse ki vazgeçti.
Şimdi sıra diğer ayıpların giderilmesinde...” diyor. Dündar’ın
yazısı için: Kürtçe
TV…
Star’dan
Halit Kakınç’ın “Türkler, hiçbir devirde ırkçı olmamışlardır.
Bırakınız kan ırkçılığını, dil-inanç ve kültür olarak yayıldıkları
geniş coğrafyada, daima çağın ötesinde bir tolerans sergilemiş...
Bu nedenle de yerel halkların desteğini arkalarına alarak
despotik imparatorluklara karşı galebe çalmışlardır.” Dediği
yazısı için: Kürtçe’den
korkmak…
Hürriyet’ten
Oktay Ekşi, bu konuda şöyle yazıyor: “Bir insan kendisini
Kürt kökenli hissediyor ve bunu söylüyorsa, söylemelidir.
‘Ben özel yaşamımda şu dille kendimi ifade ediyorum’
diyorsa, o dille konuşabilmelidir. Sadece konuşmamalı, eğer
o dille yayın yapmak istiyorsa, yasalara uymak koşuluyla serbestçe
yapabilmelidir. Televizyonda mı o dili kullanmak istiyor,
kullanmalıdır. Ama o dille tahrikçilik, bölücülük, yıkıcılık
mı yapıyor? Devletin işi nedir? Tespit edersiniz, yargılarsınız,
suçluysa cezalandırırsınız.”. Ekşi’nin yazısı için: Teknoloji
yasağı deler…
Olay
mı “aykırı”, başlık mı?
Giderek
daha sık karşılaştığımız saçma sapan olaylardan birisi de
Burdur’da yaşanmış. “Burdur’da, Fethullah Gülen’e yakınlığıyla
bilinen Özkaragöz İlköğretim Okulu öğrencilerinin, 29 Ekim
Cumhuriyet Bayramı törenlerine kravatsız ve papyonsuz katılmaları
üzerine” soruşturma başlatılmış. Gazeteci gidip Burdur Valisi’ni
bulmuş. Vali “Bunlar daha ilkokul öğrencileri. Papyonlu çıkacaklarmış
ama yetişmemiş. Tören sabahı öğrencilerin bir bölümü papyonsuz
olunca, ‘diğerlerini de çıkaralım’ demişler” diyerek haklı
olarak olayın büyütülmemesini istiyor. Ama ne mümkün! Gazeteci
bu kez DSP İl Başkanı ve bir İl Genel Meclis Üyesi’nin kapısını
çalımış. Onlar Vali ile aynı fikirde değiller. “Olayda kasıt
var” diyorlar ve delil olarak da çocukların törene “son düğmelerine
kadar ilikli gömleklerle” sokulduğunu gösteriyorlar. Sonuç
olarak, söylediğimiz gibi gerçekten “saçma sapan” bir olay…
Peki
bu “saçma sapan olay”dan bizleri haberdar eden kim? Olayı
ve sonraki gelişmeleri Milliyet’ten öğreniyoruz. Peki
Milliyet bu “saçma sapan olay”ı haber yaparken nasıl
bir başlık kullanmış? Gazetenin başlığı şöyle: “Aykırı yürüyüşe
soruşturma”(!) Bu başlık o kadar “aykırı” bir başlık ki, DSP
İl Başkanı’nın bile aklına gelmemiş! Ne kadar yazık…Ülkenin
küçük ve gelişmemiş bir şehrinde birilerinin canı sıkıldığı
için küçük ve gelişmemiş bir “cadı avı” düzenleniyor ve bir
İstanbul gazetesi de yemeyip içmeyip bu düzenlemeye kendi
çapında önemli bir katkı da bulunuyor… (15
Kasım 2000)

Demirel
“halk nankördür” derse haber olmaz mı?
Süleyman
Demirel, “Liderlik 2000 Konferansı”nın açılışında konuştu.
Oradaki bütün muhabirler aynı konuşmayı dinledi. Biz de değişik
gazetelerden, “Demirel konferansta konuştu” haberleri okuduk.
15 Kasım
tarihli gazetelerden bu haberleri karşılaştırmak, neye “haber”
dediğimiz ve haberleri okurken kendimizi nasıl ve neden sürekli
uyanık tutmamız gerektiği konularında pek faydalı bir faaliyet
olacak. Demirel’in konuşmasından değişik gazetelerin seçip
haberleştirdikleri kısımları toparlayıp özetleyerek aktaracağız.
Sonra da, haberlerde bulunmayan bir ayrıntıyı aktaracağız.
Onun haber yapılırken niye seçilmediğini düşünmek de size
kalıyor.
Önce Milliyet’e
bakalım:
“Kitleleri
özledim. Onların da beni özlediği kanaatindeyim. Halkı seveni
halk sever.”
Sabah:
“Başarıyı
sırtında taşımayan kişiye lider demek mümkün değildir. Lider
kişi, halkı ve insanları, olayları, kavramları gözleyebilen,
yönlendirebilen, önder, baş, rehber ve yol gösterici kişidir.”
Hürriyet:
(Sabah’taki
laflara ilâveten:) “Liderlik yaşam boyunca süren bir sınavdır…
Lider olarak mücadeleye giren kişi, kendisinde dağları devirecek
gücü görmüyorsa yola çıkmasın… Liderlik için bilgi, birikim,
deneyim, insanları etkileme sanatı ve moral gereklidir…” Hürriyet
ayrıca, Demirel’in liderlerle kahramanlar arasında yaptığı
kıyaslamalara değiniyor, Farabi, Churchill, Mustafa Kemal
Atatürk, “Maxwell”, Martin Luther King ve Kruşçev’den “örnekler
verdiğini” belirtiyor. Demirel’in Atatürk ile ilgili övücü
sözlerini aktarıyor.
Star:
(Milliyet’teki
ve kısmen Hürriyet’teki laflara ilâveten:) “Attığım
her adımı başarıya ulaştırdım… Kitlelerle konuşurken bir üslup
geliştirdik. Bu daha çok nutuk verir gibi değil, konuşur gibi
bir diyalogdur… ‘Şapkayı alıp gitti’ dediler… Şapka benim,
bırakacak değildim. Niye ‘Şapkayı alıp gitmek mecburiyetinde
bırakıldı’ demiyorsunuz?.. Ülkemizin hizmetlerini gördük,
devletimizin kurumlarına düşman olmadık… Siyaset çok güzel
şeydir. Acımasızdır. Sabır ister, metanet ister…”
Cumhuriyet:
Bu gazetenin
Demirel’in konuşmasından seçtikleri, şu ana kadar aktardıklarımız
arasında var.
Akşam:
Bu gazetenin
Demirel’in konuşmasından seçtikleri, şu ana kadar aktardıklarımız
arasında var.
Yeni
Şafak:
“Şapkayı
alıp gitme – gitmeye mecbur kalma” meselesi. İlâveten, Demirel’in
bu konuda “Hırsızın hiç mi suçu yok?” diye sorduğu.
Bütün
bunlardan sonra, yine 15 Kasım tarihli Milliyet’te
Meral Tamer’in köşesine dönüyoruz. Tamer, Liderlik 2000 Konferansı’na
azıcık geç gittiğini, Demirel’in konuşmasını dinleyemediğini,
Akşam gazetesi köşeyazarı ve Platin dergisi
genel yayın yönetmeni Gülçin Uysal’ın kendisine Demirel’in
konuşmasından “notlar” ilettiğini yazıyor. Bakın bu notlar
arasında, Tamer’in seçip aktardığı, gazetelerin haber değeri
görmediği hangi sözler var:
“Makyavel,
halkın doğuştan nankör olduğunu bilirmiş. Uzun süre iyilik
yapsanız da bir kere yapmasanız, halk hemen değişiverir, size
sırtını dönermiş.”
Hürriyet’teki
haberde, Demirel’in bahsettiği ünlü kişiler arasında “Maxwell”
geçiyordu. Belki bu Makyavel’dir. Demirel’in konuşmasını dinleyen
muhabirlerin ve onların yazdıklarını değerlendiren gazete
mutfaklarının yukarıdaki sözlerle ilgilenme sınırı da bu kadardır.
Diyeceğimiz
şu: Sakın ola ki, “bilmemkim şurada konuştu” türü haberleri
okuduğunuzda, o kişinin orada neler dediğine dair bütünlüklü
ve doğru bir fikre sahip olduğunuzu sanmayın. (15
Kasım 2000)

Nüans
yapma, fırıldak olursun
Hürriyet’in
Brüksel muhabiri Zeynel Lüle’nin haberi gazetenin yazıışlerinde
“Fırıldak Dany”ye dönüştürülerek manşete taşınmış. “Sözde
Ermeni iddialarını Avrupa Parlamentosu’na geçen ay getiren,
sonra da ‘Yanlış yaptım, günah çıkarıyorum’ diyen Kızıl Dany,
dün yine 180 derece dönüş yaptı” diyor gazete. Hürriyet’in
bu doğrultuda ilerleyen haberinde çok eğlenceli bir ifade
de yer alıyor: “68 kuşağının solcu gençlik lideri Yeşil parlamenter
Daniel Cohn-Bendit, …” Gerçekten “eğlenceli” değil mi? Bilmeyen
okur da sanır ki, “68 kuşağı”nın “sağcı” liderleri de var!
Hürriyet
gazetesi “Kızıl Dany”nin Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu’nda
Ermeni iddialarını yine gündeme getirdiğini söylüyor ve “Soykırımdan
kimsenin şüphesi yok. Türkiye bunu tartışmalı” dediğini aktarıyor.
Yine Hürriyet’ten öğrendiğimize göre, Cohn-Bendit,
AP Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, grubundaki üyelerin
çoğunluğunun önergeye kabul oyu verecekleri de açıklamış.
İsterseniz
şimdi de AP Genel Kurulu’nda söz konusu tasarıya ilişkin neler
yaşandığını Milliyet, Yeni Binyıl ve Radikal’de
yer alan haberlerden öğrenmeye çalışalım:
Milliyet’in
“Ermeni kuşatması” başlıklı haberinde de Cohn-Bendit’ten söz
ediliyor. Hem de küçük bir çerçeve yazıyla. Fakat hayret!
“Kızıl Dany”nin AP’de oylanacak Türkiye Raporu’na “Ermeni
soykırımı” iddialarının dahil edilmesi hakkındaki görüşleri
hiç de Hürriyet’te anlatıldığı gibi değil… Hattâ tam
tersine olarak, şunları söylüyor: “İddiaların metne taşınmasını
isteyenler Türkiye’yi AB’de görmek istemeyenlerdir. Bu konunun
asıl Türkiye’de tartışılması gerekir.” Yani “fırıldak” hikâyesi
Hürriyet’in hayal gücünün bir ürünü. Cohn-Bendit tabii
ki başka açıklamalarda da bulunmuş: “Başta ben olmak üzere
bu parlamentoda hiç kimse Ermenilere yönelik soykırım yapıldığını
inkar etmiyor. Somut kanıtlar var. Türkiye ne kadar korkunç
olursa olsun, geçmişiyle yüzleşmek durumunda. İddiaların metne…”
Cohn-Bendit bu açıklamaları yaptı diye niçin “fırıldak” olsun?
Yeşil parlamenter “Ermeni soykırımı” hakkında dün ne söylüyorsa
bugün de aynı şeyi söylüyor. Ama bu sorun hakkında ne düşünürse
düşünsün, dün olduğu gibi bugün de “soykırım”a ilişkin bir
kararın AP Genel Kurulu’nda görüşülecek olan Türkiye Raporu’na
dahil edilmesini uygun bulmuyor. Nedeni de apaçık: Türkiye’nin
AB’ye girmesini istemeyenlerin istediği olmasın…
Söz konusu
tartışmaya dair Yeni Binyıl’da yer alan haber de Hürriyet’i
yalanlar nitelikte.. AP Genel Kurulu’nda “soykırım” meselesinin
Rapor’a dahil edilmemesi yönünde bir konuşma yapan AB Komisyonu’nun
genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen’i başlığa taşıyan
gazetede “fırıldak”a dair tek bir cümle yok. Yeni Binyıl
“Parlamento’daki tartışmalar sırasında söz alan parlamenterlerin
bazıları, sözde Ermeni soykırımı iddialarının karar kapsamına
alınması önerisini destekleyeceklerini bildirdiler. Yeşiller
grubunun bazı temsilcileri soykırım iddialarına destek veren
konuşmalar yaptılar” demekle yetinmiş.
Hürriyet’in
“fırıldak” haberini en iyi yalanlayan haber Radikal’de.
Haberin bir bölümü aynen şöyle: “Morillon raporuna ‘soykırım’
iddialarının taşınmasına karşı çıkan Yeşiller Grubu Parlamenteri
Daniel Cohn-Bendit ise, ‘Rapora bu konuyu taşımak isteyenler
Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olanlardır’ dedi. Ancak Bendit,
hiç kimsenin Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ‘Ermeni
soykırımı’ yapıldığını inkâr edemeyeceğini belirtirken, ‘AP,
bu konuyu gerekirse Türkiye’nin gündemine taşımalıdır. Türkiye
artık bu korkunç yakın geçmişiyle yüzleşmelidir’ diye konuştu.”
Görüldüğü gibi her şey apaçık: Cohn-Bendit, “Ermeni soykırımı”nın
inkâr edilemeyecek bir hakikat olduğunu bir kere daha söylemekte,
ama bu konunun Türkiye Raporu’na dahil edilmesine de karşı
çıkmaktadır.
Radikal’in
haberinde konumuzla ilgili önemli bir not daha var: “Euro
Med toplantısı için Fransa’ya giden Dışişleri Bakanı Cem’in
ise, Bendit ve Verheugen’le görüştüğü öğrenildi. Cem’in ‘Bunu
engelleyin’ mesajı verdiği belirtildi.” Görüyorsunuz her şey
ne kadar açık. T.C. Dışişleri Bakanı, Verheugen’le birlikte
Bendit’e “Bunu engelleyin” diyor. Niçin? Niçin olacak, Türkiye’nin
AB’ye girmesinin yoluna şu nazik dönemde bir taş da bu şekilde
konmasın diye…
Dışişleri
Bakanı “Kızıl Dany”den ricada bulunurken, Hürriyet “Fırıldak
Dany” başlığı atmakla meşgul…Gazetenin bu işgüzarlığını nasıl
açıklamalı? Muhabirinin yeteneksizliğiyle mi? Yazıişlerinin
yeteneksizliğiyle mi? Muhabirinin “kötülüğü”yle mi? Yazıişlerinin
“kötülüğü”yle mi? Bu sorunun cevabını da siz verin… (15
Kasım 2000)

“Gerçek
Hayat” kendini nereye yerleştiriyor?
Sayıları
fazla olmayan haftalık gazeteler arasına “Gerçek Hayat
da katıldı. Gazetenin üçüncü ve son sayısının kapak konusu
“Hangi gelenek hangi yenilik” başlığıyla Fazilet Partisi içinde
yaşanan cepheleşme. “Gerçek Hayat”ı bugüne kadar “İslamcı
basın” olarak adlandırılan yayın organlarında çalışan genç
bir kadro yayımlıyor. Hiç şüphesiz, “laik basın” gibi “İslamcı
basın” da yekpare bir yapıda değil. Bu “cephe”de yer alan
yayınlar “İslamî duyarlılık”ı paylaşmak açısından birbirlerine
yakın olsalar da, iş “gerçek hayat”ın -yani “dünyevi hayat”ın-
anlaşılması ve yorumlanmasına gelince farklılıklar burada
da kendisini gösteriyor. Acaba gazeteler dünyasında yayın
hayatına üç hafta önce başlayan “Gerçek Hayat” kendisini
nereye yerleştiriyor? Gazetenin Yayın Yönetmenleri’nden Hakan
Albayrak’a bu çerçevede birkaç soru sorduk:
“Gerçek
Hayat” nereden çıktı, kimin aklına geldi bu gazete adı?
İlk telaffuz
edenin kim olduğunu şimdi hatırlayamıyorum. “Hayat” hepimizi
heyecanlandırıyordu. Ne yazık ki bu isim 50 yıl önce kapılmıştı.
“Yeni Hayat” üzerinde durduk, fakat o ismi de kapmışlar. Bize
“Gerçek Hayat” kaldı işte. İbrahim Kiras’ın şiir kitabıyla
adaş olduk.
Üçüncü
sayınızda İsmet Özel imzalı bir metin (“Ağlamadan, dillerim
dolaşmadan, yumruğum çözülmeden gecenin karşısında, şafaktan
utanmayıp utandırmadan aşkı, üzerime yüreğimden başka muska
takmadan konuşmak istiyorum”) aktardıktan sonra ilave ediyorsunuz:
“Biz de böyle dedik ve karşınıza Gerçek Hayat’la çıktık.”
Biz bir gazetenin kendisini bu satırlarla tarif etmesine doğrusu
bir anlam veremedik; haddinden fazla ‘kapalı’ geldi. Bir gazete
olarak nasıl “konuşmak” istediğiniz hakkında biraz daha bilgi
verir misiniz?
Bu konuda
yeterince bilgi verdiğimizi sanıyorum. Daha dergimiz çıkmadan,
gazete ilanlarında, şöyle dedik: “Ufkumuz kararmasın, hayal
gücümüz körelmesin, umudumuz tükenmesin. Bu bozgun havasını
dağıtalım artık. Yeniden başlamak için güzel bir gün.” 28
Şubat sürecinde tesis edilen korku imparatorluğu ile hesaplaşmaya
çalıştığımız anlaşılmıyor mu? Anlaşılıyor, anlaşılıyor.
Bir
sayınızdaki “Gerçek Hayat’tan” köşeniz “Mübarek bir
Cuma gününde, yeni bir Gerçek Hayat’la karşınıza çıkıyoruz”
cümlesiyle başlayıp, “Allah yolumuzu açık etsin” dileğiyle
son buluyor. Bir gazetenin daha ilk sayfasından ve sayısından
itibaren bu şekilde açık “kimlik” göstermesi, yayınlarını
inceleyerek kendisini sevebilecek farklı kimlikteki muhtemel
okurların önünü kesen ve sakınılması gereken bir tutum değil
mi?
Müslümanlar
“Allah” derler. Bu böyledir. Allah’ın adından ürküp dergimizi
okumaktan vazgeçenler var mı, bilmiyorum. Eğer varsa onlar
için üzülürüm. Biz, “Allah adın zikridelüm evvela” diyen bir
geleneğin takipçileri olduğumuz halde, yayınlarına Besmele
ile başlamayan gazete ve dergileri de takip ediyoruz.
Bu
durumda, sizi bazılarının şimdiden “İslamcı gazete” olarak
nitelemesine ne diyorsunuz?
“Bizim
de okumamızda fayda olan bir İslamcı gazete” derlerse çok
sevinirim.
Kendinizi
medya dünyamızda hakim olan “laik medya – İslamcı medya” ikiciliği
içinde tanımlamaya gönüllü müsünüz, yoksa bu sınıflamanın
“gerçek hayat”la bir ilgisi olmadığını mı düşünüyorsunuz?
Ne
Hürriyet’e benzemek isteriz, ne de Hürriyet’in
“İslamcı” kesimdeki muadiline. “Gaye vasıtayı meşru kılar”
anlayışıyla yürütülen kirli mücadelelerden uzağız. Bu ülkenin
dindar çocuklarını ezmeye çalışan ahlaksızlara karşı çıkmayı
görev biliyoruz, evet. Fakat bu görevi başarıyla ifa etmek
adına kendi ahlakımızdan feragat etmeye hiç niyetimiz yok.
Öte yandan, dünyaya at gözlüğü ile bakmadığımızı da belirtmeliyim.
Bir haksızlıkla ilgilenmemiz için o haksızlığın dindar kesime
yapılması şart değil. Ayrıca, dindar diye bilinen kimselerin
yaptığı haksızlıkları da yazarız. Yazıyoruz zaten. Hatta öz
eleştiriyi öncelediğimiz bile söylenebilir. Bütün bunlardan,
dergimizin bir dert küpü olduğu sonucu çıkmasın. Gerçek hayatta
iç açıcı şeyler de var ve biz bunları yakalamak için elimizden
geleni yapıyoruz.
Üçüncü
sayıda “40 bin tiraj”... “Gerçek Hayat”ı bekleyen bu okuyucular
kim?
Ağlamadan,
dilleri dolaşmadan, yumrukları çözülmeden gecenin karşısında,
şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı, üzerlerine yüreklerinden
başka muska takmadan konuşmak isteyen Müslümanlar çoğunlukta.
Ateist okurlarımız da var. Bir tanesi şöyle bir elektronik
posta mesajı göndermiş: “Derginizin uzun ömürlü olmasını temenni
ederim. Allah yardımcınız olsun diyemesem de, emekleriniz
boşa gitmesin. Hayırlı-uğurlu yolculuklar. Ayakta, sağlıcakla
kalın.” Sağ olsun. (14
Kasım 2000)

Radikal’de
“espri”den manşet:
Sunuş güzel, içi boş
Radikal
gazetesi, 13 Kasım günü, sadece bir parlak espriden hareketle
koskoca manşet üretti. Temizlik furyasının hayhuyu içerisinde
pek çok işadamının cezaevlerini boylamasından hareketle üretilmiş
“CESİAD” (Cezaevindeki Sanayici ve İşadamları Derneği) esprisi,
Radikal’e “O şimdi ‘mapus’” manşeti için ilham vermiş.
Medya
eleştirisinin gerektirdiği nesnellik ve hattâ “duygusuzluk”
ile, bu memlekette yaşamanın biriktirdiği aşırı duygusallığı
bağdaştırmak bazen pek zor oluyor. Çünkü, itiraf edelim ki,
Medyakronik’te hepimiz, bu manşeti tebessümle okuduk
ve işaret ettiği durumdan da ziyadesiyle memnunuz. Yolsuzluklara
karşı çok çok gecikmiş de olsa başlayan operasyonları da heyecanla
izliyoruz, bu memlekette daha insanca bir hayat sürmek isteyen
herkes gibi.
Ancak,
Radikal, araştırmaya, döküme dayalı bir derleme haber
yapıp da bu espriyi o haberi sunarken kullansaydı, içimiz
daha rahat olacaktı. Bu haliyle Radikal’in manşeti,
sıradan bir magazinel metin niteliğinde. Oysa yolsuzluk haberlerini
ciddî şekilde izleyen bir gazete, Radikal. Ellerinde
pek çok malzeme var. Murat Demirel’le, Hayyam Garipoğlu’yla,
Nail Keçili’yle ilgili, bizim bilmediğimiz pek çok şey bildikleri
de muhakkak. Müstakbel CESİAD üyesi işadamlarının hayat öykülerini,
girdikleri çıktıkları işleri, ilişkilerini, hapse girmelerine
yolaçan somut olayları içeren bir döküm yapabilirlerdi. Bu
büyük bir hizmet olurdu tam şu sıralarda. Üstelik, buldukları
espri de böyle bir toparlamanın sunuluşuna renk katar, haberi
“parlatırdı”.
Eleştiriden çok akıl öğretir
gibi konuştuk, kusura bakılmasın. Ama haberlerin magazinleştirilmesini
her durumda teşhis eder ve eleştirmeye çalışırken, içerik
ve doğrultu hoşumuza gittiği için yoktan manşet çıkarmanın
bu türüne ses çıkarmasak da her şeyden önce kendimize karşı
mahçup olacaktık.
Ayrıca,
Radikal’den bahsettiğimiz türden bir döküm bekliyoruz.
Yolsuzluklarla ilgili olarak bugüne kadar sürdürdüğü habercilik,
böyle bir görevi öncelikle bu gazetenin omuzlarına yüklüyor.
(13 Kasım 2000)

Bir
selam verdi, “hayatı değişti”
Hürriyet
“İzci selamı sokaktan kurtardı” diyor. Milliyet “Sokak
çocuğunun Atatürk sevgisi” başlığını daha uygun bulmuş. Samsun’dan
bir yıl önce İstanbul’a gelen “Kadri”nin (Milliyet
“Kadir” diyor) “vatandaşlara duygulu anlar yaşatan” hikâyesi…
Hürriyet olayı şöyle özetlemiş: “İzcilerin ‘Ata’ya
saygı yürüyüşü’nü izleyen bir sokak çocuğunun izci selamı
vermesi hayatını değiştirdi. Ömer Balıbey (İst.İl Milli Eğitim
Müdürü), ‘seni okutalım, hayatın düzene girsin’ diyerek Kadri’yi
Umut Çoçukları Okulu’na götürdü.” Olayın ayrıntılarını öğrenmek
isteyenler için de malzeme var: “İzci selamı vererek saygı
duruşuna ve marşlara eşlik eden sokak çocuğu Kadri Atakul,
sempatik hareketleriyle protokolün dikkatini çekti.” Gazetede
iki de fotoğraf yer alıyor. “Kadri” izcileri izci selamıyla
selamlarken ve “Kadri” Milli Eğitim Müdürü’nün himayesine
girmiş olarak…“Kadri”nin Müdür’ün “makam otomobili”ne kurulduğunu
gören ve onu yalnız bırakmak istemeyen iki arkadaşı da Kartal
Umut Vakfı’na kabul edilmişler.
Milliyet
gazetesi “Kadir”in arkadaşlarından söz etmiyor. Söylediğimiz
gibi, bu gazete olayı “Kadir”in “Atatürk sevgisi” ve Müdür’ün
“Atatürk sevgisi” olan sokak çocuklarına olan sevgisi bağlamında
aktarmayı tercih etmiş. “Kadir” Milliyet’e bakın nasıl
bir açıklamada bulunmuş: “Atatürk’ü çok seviyorum. Büyüyünce
onun gibi olmak istiyorum.” Gazete “Kadir”in bu açıklamasını
“Atatürk gibi olmak” ara başlığıyla veriyor. Siz ne dersiniz?
“Kadir”in “Atatürk gibi” olması mümkün mü?
Çok hoş
olaylar, çok hoş haberler bunlar… Hürriyet’in “Kadri”si
bir izci selamı vererek hayatını değiştirdi… “Kadri”nin iki
arkadaşı izci selamı vermemekle birlikte, arkadaşlarını yalnız
bırakmadılar ve hayatlarını değiştirdiler…Müdür, izci selamı
veren “Kadri”yi farketmesi sonucunda üç çocuğu Umut Vakfı’na
yerleştirerek bir ölçüde hayatını zenginleştirdi. Bu masaldan
tabii ki Hürriyet ve Milliyet’e de pay düştü.
Onlar da okurlarına, sokak çocuklarının “Kadri” (yada “Kadir”
farketmez) gibi davranmaları halinde hayatlarının basbayağı
değişebileceği yönünde “umut” dolu mesajlar vermiş oldu… (13
Kasım 2000)

Irkçılıkta
Akit değilmiş!
Haber,
10 Kasım tarihli bütün gazetelerde vardı: Adına “Buffalo”
denen bir operasyonla, Türkiye’ye kaçak buffalo ve biraz da
domuz eti getirip satan bir “çete” ele geçirilmişti. Habere
geniş yer veren gazetelerden biri de Akit’ti, dolayısıyla
“Buffalo” haberinin ayrıntılı okumasını Akit üzerinden
gerçekleştirdik. Gazete, yakalananlardan birinin “Yahudi”
olduğunu özellikle vurguluyordu. Tahmin edebileceğiniz nedenlerle
Akit’in haberini eleştirmeyi düşündük, ama daha önce
gazeteyi bu açıdan defalarca “medyakronize” ettiğimiz için
sonradan vazgeçtik. Milliyet’in (13 Kasım) “Okur Temsilcisi”
sayfasında bu gazetenin de aynı ifadeyi kullandığı hatırlatılıp
özür dilenince, konuya yeniden döndük. Meğer, “Buffalo” haberinde
Hürriyet dışındaki bütün gazeteler Akit’in aslî
iştigal alanına girmişler.
Önce 10
Kasım tarihli gazetelerin operasyonda yakalanan işadamlarından
biri olan İshak Romano için “Yahudi” sıfatının hangi versiyonlarını
kullandığına bakalım:
Milliyet:
“Yahudi asıllı İshak Romano.”
Radikal:
“Yahudi işadamı İshak Romano.”
Star:
“Musevi asıllı işadamı İshak Romano.”
Sabah:
“Musevi İşadamı İshak Romano.”
Yeni
Binyıl: “Yahudi asıllı Türk işadamı İshak Romanov.”
Cumhuriyet:
“Yahudi asıllı Türk yurttaşı İshak Romanov.”
Akit:
“Yahudi işadamı İshak Romano.”
Yeni
Şafak: “Musevi asıllı işadamı İshak Romano.”
Zaman:
“Musevi asıllı işadamı İshak Romano.”
Hürriyet:
“İşadamı İshak Romano.”
Milliyet’ten
özür, Akit’ten vurgu
13 Kasım’da
Milliyet ve Akit gazeteleri konuya yeniden döndü:
Biri özür dilemek, öbürü “Buffalo Operasyonu”ndaki “Yahudi
izi”nin “derinleştiğini” haber vermek için…
Milliyet,
belli ki olan bitenden çok pişmanlık duymuş; haberinin “ırkçı”
bir yaklaşım içerdiğini hiç gizlemeden özür diliyor.
Okur
Temsilcisi Yavuz Baydar, sayfanın tepesine yerleştirdiği “Yahudi
tanımı gereksiz…” başlıklı değerlendirme yazısında, öncelikle
“cuma günü boyunca gazeteye yağan eleştiri ve kınama mesajları”nı
temsilen İzzet Gümüştaş adlı okurun mektubunu yayımladı. Mektup
şöyle:
“Haberde,
operasyonda gözaltına alınanlarla ilgili bilgiler veriliyor.
Ancak dikkatimi çeken şey, bu kişilerden İshak Romano’nun
dini kökeninin özellikle belirtilmiş olması.
“Açıkça
lafı çevirmeden söyleyeceğim: Bu olay, bilinçli ve bilinçsiz
bir ırkçılıktır. O yazıda ismi geçen diğerlerinden hiçbiri
‘Müslüman asıllı’ diye anılmazken, Romano’dan ‘Yahudi asıllı’
diye söz edilmesine başka bir tanım verilemez. En hafifinden
‘dini ayrımcılık’ denir. Bu davranışı 15 yıldır okuru olduğum
Milliyet gazetesine yakıştıramıyorum.”
Yavuz
Baydar da, mektubunu yayımladığı okur gibi lafını hiç çevirmeden
söylüyor:
“Okurlar
yerden göğe kadar haklı. (…) Irkçılık suçlamaları yerinde.”
Baydar,
konuyu, gazetenin haber müdürü Doğan Akın ile Genel Yayın
Yönetmeni Mehmet Yılmaz’a da taşımış. Akın, “Bu konuda hatalıyız.
Okurlardan özür diliyoruz. Bir daha bu hataya düşmeyeceğiz”
diyor. Baydar’ın belirttiğine göre, Mehmet Yılmaz da cuma
günü hatadan ötürü yazı işlerini uyarmış. Yılmaz, Okur Temsilcisi
aracılığıyla bir de söz veriyor: “Milliyet’te bu hatayı
bir daha görmeyeceksiniz.”
Mehmet
Yılmaz’ın sözünü buraya yazıyoruz. Umarız dediği gibi olur,
ama konuya ilişkin önyargıların ne kadar derinlerde olduğu
da meydanda. Daha birkaç ay önce aynı meseleyle karşılaşmıştık.
İshak Alaton gazeteleri eleştirmiş, o zamanlar Radikal
Genel Yayın Yönetmeni olan Yılmaz da köşesinde bir yazı
yazarak İshak Alaton’un haklı olduğunu yazmıştı.
Umarız
bu kez olur…
İshak
Alaton bu defa da Yeni Binyıl’dan Şelale Kadak’ın
köşesinde dile getirmiş hassasiyetini. Şöyle diyor:
“Neden
sadece bir ‘kötü adam’ın dini önemli de, diğerininki değil?
Neden, iyisi ‘Türk’ diye alkış alıyor da, kötüsü, Musevi veya
Ermeni diye aşağılanıyor? Bu ayrımcılık ve ırkçılık değil
mi?”
Konuya
bir kez daha dönen öbür gazeteye, Akit’e gelince…
Yeni bir
şey söyleyemeyeceğiz… Bu gazete bildiğiniz gibi: “Halka domuz
eti bile yedirmişler!” başlığının altında şu alt başlığı okuyoruz:
“Musevilik’te de yenilmesi haram olan domuz ve pek çok kaçak
hayvan etinde Yahudi izi derinleşiyor…”
Yani,
“Müslümana domuz eti yediren Yahudi” meselesi… Aslında, bu
ülkede Musevilerin de yaşadığını ve onlara da haram olan domuz
etinin yedirildiğini düşünürsek, bu işin dinle imanla falan
bir alakasının bulunmadığı pek güzel anlarız, ama maksat üzüm
toplamak değil bağcı dövmek olunca, Akit de böyle yapıyor.
(13 Kasım 2000)

Gazetelerde
hazırlop 10 Kasım sayfaları
Müsamere
basını
10
Kasım tarihli gazetelerde gözümüz yine “PİMAPEN” reklamını
aradı ve şükürler olsun yine buldu…Bu reklam şöyle böyle değil;
bunun yanında “Dufy” gömleklerinin özel günlerde gazetelere
dağıttığı reklamın sözü bile edilemez. Mutlaka hatırlıyorsunuzdur:
Bir çerçeve (daha doğrusu bir “pencere”) içine alınmış bir
Atatürk fotoğrafı ve altında şu veciz ifade: “Bize en güzel
pencereyi sen açtın… PİMAPEN”(!) İnanılır gibi değil!
Bir ülkede, hem de AB ile “Katılım Ortaklığı Belgesi” görüşmelerinin
filan sürdüğü bir ülkede böyle bir reklam? Aşkolsun doğrusu…Kimlere
mi? Tabii ki en başta PİMAPEN’E, sonra da sırayla bu yaratıcılığı
borçlu olduğumuz reklam ajansı ve bu reklama sayfalarını açan
gazetelere…Anladık gazeteler tabiî ki reklamlarla yaşarlar
ama iş buralara kadar tırmandırılır mı? PİMAPEN’in bu reklamı
hakkında eminiz bir kez daha çok çeşitleme yapılacaktır. Hak
etmiyor mu?
10 Kasım tarihli gazeteler bu
özel günü hangi fotoğrafları ve sözcükleri kullanarak hatırladılar.
İşte dökümü:
Posta
gazetesi birinci sayfasının tamamını Atatürk’ü anmaya
ayırmış. Posta, gazete okuyan Atatürk fotoğrafını kullanarak
diğer gazetelerden ayrılıyor. Fotoğrafa haddinden fazla iri
puntolarla dizilmiş “Seni özlüyoruz” ifadesi eşlik
ediyor.
“Halkın
gazetesi” Takvim 10 Kasım’ı daha militan tarzda hazırlanmış
bir birinci sayfayla hatırlıyor: “Yeniden Samsun’a”.
Manşetin altında şu sözler yer alıyor: “ATA, 62 yıl önce
çağdaş bir ülke bırakarak gitti. O’nun izinden kopan ve yozlaşan
Türkiye’de, artık yeniden Samsun’a çıkmak gerekiyor”.
Okuyucu açısından pek açık olmayan sözler… Niçin “artık yeniden
Samsun’a”? Karadeniz bölgesinin kendi yağıyla kavrulan bu
şehrine niçin çıkılacak? Başka şehir mi kalmadı Türkiye’de?
Niye mesela İzmir değil de Samsun? Takvim’in
birinci sayfasının tamamı Atatürk’e ayrılmış. Sayfanın yarısını
Atatürk’ün Haydarpaşa Garı’nda karşılanışını gösteren bir
fotoğraf süslüyor. Fotoğraf altında da şu sözleri okuyoruz:
“İnsanların yüzlerindeki aydınlık ifade, kadınların zârafeti,
erkeklerin inceliği, Atatürk’ün kurmak istediği çağdaş Türkiye’nin
bir yansıması gibi…Bir yanda yokluk ve Cumhuriyet’i yaşatma
mücadelesi, diğer yanda pantolonunu ütülemeden sokağa adım
atmayan insanlar. 1930’lar için ‘sıradan’ sayılabilecek bu
tablo, eskinin sararmış fotoğraflarında kaldı ve 2000’lerin
Türkiye’si, o yıllara duyulan özlemle yaşamaya mahkûm edildi.”
Fazla, haddinden fazla iç parçalayıcı sözler bunlar… Bir gazetede
bütün bu “ütülü pantolon” hikâyelerinin yer alması, geçmişe
bu derece özlem duyulması ne tuhaf…Takvim’in yine birinci
sayfasında yer alan bir yorum daha var ki, doğrusu buna da
aşkolsun: “Atatürk Türkiye’si Avrupa Birliği’nden daha
güçlüydü… 80 kuruşa 1 dolar”. Yani bu kadarı da olmaz!
“Atatürk Türkiye’si”nin Avrupa Birliği’nden “daha güçlü” olduğunu
dünyada Takvim’den başka kim iddia edebilir?
Star
gazetesi 10 Kasım tarihli “Özel” ekinin yarısını Atatürk’e
ayırmış. Birinci sayfa tamamen “tango” yapan Atatürk’ün fotoğrafına
ayrılmış. “İki Mustafa Kemal var” başlıklı “ K. Atatürk” imzalı
bir metne de yer verilmiş. Star’ın eki, bir tam sayfasını
da “Ata’nın gençlik aşkları”na ayırmış.
Akşam
gazetesi Atatürk’ü “Neredesin Atam,” sürmanşetiyle
anıyor. Gazete TBMM Başkanı Ömer İzgi’nin AB Katılım Ortaklığı
Belgesi’nde yer alan ifadelere ‘Sevr’den de ağır’ diye sert
tepki göstermesini alkışlayarak manşete taşıdığından olacak,
Atatürk’ü anarken okurlarını şu notu düşmeyi de unutmamış:
“Senin dize getirdiğin Avrupa bizi kapısında bekletiyor. Olanları
gördükçe içimizdeki özlem dağ gibi büyüyor. Tek sığınağımız,
en büyük gücümüz yolumuzu aydınlatan ilkelerin.”
Yeni
Binyıl gazetesinde 10 Kasım sade ve soğukkanlı bir dille
hatırlanıyor: “Atamızı anıyoruz”. Gazete, “Onun kurduğu
cumhuriyet, önündeki onca engele karşı, yılmadan başa yarışıyor.
Avrupa Birliği’nin kapılarını zorluyor, insanlarını daha mutlu
yaşatmak, standartlarını yükseltmek için çabalıyor. Atam,
rahat uyu…” Görüldüğü gibi, Yeni Binyıl özellikle Takvim’in
ve Akşam’ın kötümserliğinden uzak bir ruh hali içinde.
Gazeteye göre “her şeye karşı” işler yine de yolunda…
Ortadoğu
gazetesi birinci sayfasının yarısını Atatürk’e ayırmış.
“Türk milleti seni asla unutmayacak” ve “Şükranla anıyoruz”
başlıkları ve diğer gazetelere kıyasla pek başarılı olmayan
bir illüstrasyonla…
Sürmanşetten
“Sönmeyen ışığımızsın” diyen Sabah, Atatürk’ün
güzel bir fotoğrafını kullanmış. Gazete “Hoşgörülü örnek lider”
altbaşlığıyla da Cumhurbaşkanı Sezer’in 10 Kasım dolayısıyla
yaptığı açıklamaya atıfta bulunmuş.
Radikal’in
birinci sayfasının tamamını “Seni unutmadık” sözcükleriyle
birlikte Atatürk’ün bir fotoğrafı kaplamış. Aslında bu birinci
sayfa bir bakıma gazeteye giydirilmiş bir “gömlek” gibi. Sayfayı
çevirince Radikal’in logosu yine karşımızda. Bu operasyonun
göze çarpan tek yararı, gazetenin genel yayın yönetmeni İsmet
Berkan’ın yazısının bir gün için bile olsa “birinci” sayfaya
taşınmış olması…
Hürriyet’in
Atatürk’ü anlatırken seçtiği ifade de çok iddialı: “Milenyum
lideri”. Şöyle devam ediyor gazete: “Çağındaki liderler
silinip giderken, Atatürk fikirleri ve eserleriyle yeni binyılda
da güneş gibi parlayacak.” Demek ki (yani Hürriyet’e
göre) Atatürk sadece “çağındaki liderleri” aşan “milenyum”un
lideri değil; Atatürk (yine Hürriyet’e göre) gelmiş
geçmiş ve gelecek bütün “milenyum”ların lideri. “İfade çok
iddialı” derken bunu kastediyoruz…
Milliyet
gazetesi gerçekten soğukkanlı bir tutum sergiliyor. Birinci
sayfanın köşesinde yer alan ve Atatürk’ü manevi kızı Ülkü
ile birlikte gösteren bir fotoğraf, hepsi bu kadar…
10 Kasım
Akit gazetesinin de birinci sayfasında. Gazete tabii
ki bilinçli olarak “Atatürk” adını kullanmamış. “Mustafa
Kemal anılıyor” başlığı altına bir de fotoğraf yerleştirilmiş.
Tabiî ki fotoğraf da bilinç olarak seçilmiş: Mustafa Kemal
ve başında türbanıyla Latife Hanım…
Yeni
Şafak, o da abartısız olarak Atatürk’ü bir fotoğraf ve
Cumhurbaşkanı Sezer’in konuşmasından çıkarılmış “Atatürk’ün
hedefi tam demokrasiydi” başlığıyla anıyor.
Zaman’ı
da unutmayalım: “Bugün 10 Kasım: Gösterdiği hedef 62 yıl
sonra önümüzde” diyor sürmanşetten Zaman. Atatürk’ün
şu sözünü hatırlatmayı da unutmayarak: Türk milletinin, yürümekte
olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu
meşale, müspet ilimdir.”
10 kasım
tarihli gazetelerin Atatürk’ü anmak için hazırladıkları sayfaların
durumu böyle… Peki bu sayfalarda “özel” olan ne ve biz emek
verip bu taramayı niçin yaptık? Her yıl neredeyse tıpkı basım
karşımıza çıkan bu sayfaların bir özelliği tabiî ki yok. Gazetelerin
en kolay, en zahmetsizce hazırlanan sayfaları bunlar. Çoğu
kez haddinden fazla abartılı bir duygusallık ve özensizlikle
hazırlanmış ve yine çoğu kez “komik”, hatta “gülünç” sayfalar
bunlar…Her şeyden önce de, en önemli özelliklerinden birisi
“akılcılık” olan Atatürk’ün hatırasına bir saygısızlık
örneği bu sayfalar. Basının bu konuda da, olması gereken türden
bir yayın yapmasının zamanı daha gelmedi mi? “Atatürk’ü anma”
adı altında yapılan bu yayınların “yetişkin” bir okur kitlesine
etkisi nasıl oluyor dersiniz? “Yetişkin” olmaktan çok uzak
olan bu yayınlar 10 Kasım’larda artık gazetelerin sadece birinci
sayfalarında değil, gazetelerin köşelerinde de görülmeye başlandı.
Buna da bir örnek vermek gerekirse, işte Hürriyet’ten
Emin Çölaşan’ın 10 Kasım tarihli köşesinin insana umutsuzluk
aşılayan manzarası… (10 Kasım 2000)

Oktay
Ekşi’den açıklama: “Bir değil, iki yazı yazdım”
“Basının
2.5 yıllık andıç macerası”
başlıklı değerlendirme yazımızda, Hürriyet gazetesi
başyazarı Oktay Ekşi’nin, 25 Nisan 1998 tarihinde kaleme aldığı
“Alçakları tanıyalım” başlıklı bir yazısına link vermiştik.
Aynı değerlendirmede, Ekşi’nin daha sonra bunun bir ‘devlet
tertibi’ olduğunu anladığını ve özür dilediğini belirtmiştik.
Oktay Ekşi’nin özür dilediği yazısının tarihini öğrenmek için
kendisini aramış, bulamamıştık. Bize yardımcı olmaya çalışan
sekreteri de tarihini bulamadığı için yazıya link verememiştik.
Hürriyet başyazarı ve Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi,
Medyakronik’i aradı ve bununla ilgili bir değil iki
yazı yazdığını belirterek yazılarını gönderdi. Ekşi’nin iki
yazısının tam metni için…
Oktay Ekşi’nin 12 Aralık 1998
ve 28 Şubat 1999
tarihlerinde Hürriyet’te yayımlanan iki köşe yazısı
Oktay
Ekşi,
Hürriyet, 12 Aralık
1998
Haysiyet
cellatlığı...
Aliye Kara, üç gün öncesine kadar bilinmeyen bir isim. Ama
şimdi biliniyor, çünkü kumarhaneler kralı geçinirken öldürülen
Ömer Lütfü Topal'ın pek mutemet yakınlarından biri diye
polis tarafından ifadesi alınırken, kamuoyunu karıştıracak
açıklamalar yaptığı duyuruldu.
Aliye
Kara'nın saydığı isimlerden bazılarının marifetlerini
sadece biz değil, Mısır'da sağır sultan bile duymuştu.
Örneğin
Turizm Bakanlığı'nın Müsteşar Yardımcılığı'na kadar yükselen
Mevhibe Can isimli bir hanım var (ötekileri saymıyoruz).
Tıpkı
Semra Özal'ın, devr-i saltanatlarında Devlet Planlama
Teşkilatı'nda çalışan Mehmet Yeğinmen (veya Yeyinmen)
isimli kardeşi gibi...
Bunların
etkinliğini bildiğiniz olayların sonuçlarından anlarsınız.
Yüzlerini bilemez, fotoğraflarını göremezsiniz. Ama namları
ağızdan ağıza dolaşsa bile haklarında hiçbir soruşturma açıldığına
tanık olamazsınız. Zaten onlar da kaşımazlar. Unutulmayı
tercih ederler.
Aynı kategorinin
bir de ar damarı çatlamış olanları vardır. Bunları
her yerde karşınızda bulursunuz.
Aliye
Kara'nın saydığı isimlerden Korel Göymen hakkında
ANAP İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı dün bir
açıklama yapmış. Korel Göymen'i uzun yıllardır tanıdığını
vurgulayarak, ‘‘Göymen'i ne idüğü belirsiz bir kişinin
iddia ve ithamıyla teşhir etmek, hakiki Türk aydınına yapılan
ve yapılabilecek en büyük kötülüktür. 1991'de Turizm Bakanlığı'ndan
ayrılmamdan bir süre sonra Turizm Bakanlığı Müsteşarı olan
Korel Göymen'in adını rüşvet ya da şahsi çıkar kelimeleriyle
yan yana bulundurmak insafsızlıktır’’ demiş.
Göymen'i
biz de 1983'te, SODEP'in kurucularından biri olarak
tanıdık. Akarcalı'nın dediklerinin altına imzamızı
biz de tereddütsüz atarız.
Ama olayın
özü Korel Göymen'in dürüst olup olmaması değil. Olayın
özü Aliye Kara'nın (ister özgür iradesiyle ister baskı
altında) verdiği ifadenin polis tarafından basına sızdırılması.
Böylece bir takım insanların şeref ve haysiyetinin bir günde
beş paralık edilmesi.
Böyle
bir tertibe bir süre önce ‘‘Şemdin Sakık'ın ifadesi’’ diye
yine resmi makamlarca basına sızdırılan yalan bilgiler yüzünden
biz de alet olduk. Verilen bilgiye göre bazı meslektaşlarımız
bölücübaşı Apo'dan para, bazıları da talimat alarak
yayın yapmıştı. Biz de ‘‘Her kimse bu alçakların isimleri
açıklansın’’ diye yazdık. Derken bazı meslektaşlarımızın
isimleri duyuruldu. Ama sonra Şemdin Sakık, ‘‘Benim
ifademde böyle bir iddia ve isim yoktu’’ deyince gerçek
ortaya çıktı. Ne var ki biz de, arkadaşlarımıza iftira edenlere
yardımda bulunmuş gibi olduk. Oysa böyle adi bir tertibin
içinde bizzat devletin bulunabileceğini nereden bilebilirdik?
Gördüğünüz
gibi bizde insan onurunun asıl düşmanı devletin ta
kendisidir. Devletin bu kusurunu düzelteceğini sanmak ve beklemek
anlamsızdır. O nedenle devletin saldırılarına karşı kendi
haklarımıza sahip çıkmak, hukuk yolundan ayrılmadan mücadele
vermek (örneğin bu tür açıklamalar nedeniyle devleti tazminata
mahkûm ettirmek) tek çaredir.
Oktay
Ekşi,
Hürriyet, 28 Şubat
1999
Aldatılmak
istemiyoruz
Hadi anladık. ‘‘Hukuk devleti’’ olabilmemiz için daha
kırk fırın ekmek yememiz lazım.
İyi ama
hiç değilse ‘‘kanun devleti’’ olalım. Yani, yürürlükteki
kanunlarımızı tam olarak uygulayalım.
Bunları
neden söylüyoruz biliyor musunuz?
Son olarak
şu Apo olayı ardından yaşadıklarımıza bakınca hálá
doğru dürüst bir kanun devleti bile olamadığımızı görüyor,
üzülüyoruz da ondan.
Önce
bir noktayı vurgulayalım:
Bu satırlara
imzasını atan insan gazetecidir. Bizim işimizin temeli
‘‘haber’’dir. O nedenle biz en çok, en doğru haberi
en erken öğrenen ve en iyi şekilde formüle edip en sondaki
alıcıya (okuyucuya, izleyiciye) en hızla iletebilen gazeteciyi
takdir ederiz. Ona ‘‘iyi gazeteci’’ deriz.
Şu yazdıklarımızdan
da anlaşılır ki, ‘‘Apo'nun ifadesi’’ diye günlerdir
gazetelerde yayınlanan haberleri (bunlardan doğru olanları)
alıp kamuoyuna sunan meslektaşlarımıza takdirle bakıyoruz.
Velakin
olay ondan ibaret değil ki...
Meselenin
bir de bu haberleri verenlerle ilgili yanı var.
Bildiğiniz
gibi hazırlık soruşturması gizlidir. Bu sadece Türkiye'de
değil, yanılmıyorsak istisnasız her ülkenin yasalarında bulunan
bir hükümdür. Yani burası bir kanun devleti ise o hükmün uygulanması
gerekir.
İnsan
merak ediyor... Hazırlık soruşturması sırasında alınan ifadeyi
gazetecilere veren ve söz konusu ‘‘gizliliği’’ ayaklar
altına alan -yahut aldıran- yetkililerin (hadi hukuk
devleti kavramını bilmiyorlar diyelim) kanun devleti kavramından
da mı haberleri yoktur?
Dahası...
Biz bu haberleri alan ve kullanan meslektaşlarımızı takdir
etmekle birlikte asıl, o vesileyle kamuoyunun yanlış
bilgilerle şekillendirildiğinden endişeliyiz.
Nitekim
dikkatinizi çekmiştir: Sözde Apo, biri İbrahim Tatlıses,
öteki türkücü Ahmet Kaya ve üçüncüsü Prof. Dr. Doğu
Ergil'i tarif ederek, PKK'nın onlardan yardım gördüğünü
veya onlarla ilişkili olduğunu söylemiş.
Şemdin
Sakık yakalandığı zaman aynı çevreler, onun da aynı şekilde
üç meslektaşımızın PKK ile ilişkisini açıkladığından söz ettiler.
Biz de ‘‘Kim ise bu alçaklar açıklansın’’ dedik. Ama
sonra Sakık mahkemede, ‘‘Ben böyle bir ifade vermedim’’
deyince, birtakım aşırı akıllıların hepimizi aldattığını
(disinformation kurbanı olduğumuzu) gördük. Üstelik
kendi meslektaşlarımızı haksız yere incittik diye üzüldük.
Bu son
örneğe gelince... Bizim ne İbrahim Tatlıses'e, ne de
ötekilere kefil olmamız söz konusudur. PKK ile bir ilişkileri
olduysa adaletin huzurunda versinler hesaplarını...
Ama
gizli bir soruşturmada söylenip söylenmediği bilinmeyen
bir sözle insanları zan altında bırakmaya ve onların
kişilik haklarını ihlal etmeye kimin ne hakkı vardır?
Kendi
vatandaşına saygısı olmayan devletin neye saygısı olabilir?
Abdullah
Öcalan meselesinin bir de bu boyutu yok mu?

|