Kasım: 1. bölüm, 2. bölüm, 3. bölüm, 4. bölüm, 5. bölüm, 6.bölüm

Ekim: 1. bölüm, 2. bölüm, 3. bölüm, 4. bölüm

Eylül: 1. bölüm, 2. bölüm, 3. bölüm

Ağustos: 1. bölüm, 2. bölüm, 3. bölüm, 4. bölüm

Temmuz: 1. bölüm, 2. bölüm, 3. bölüm, 4. bölüm

Haziran: 1. bölüm, 2. bölüm, 3. bölüm, 4. bölüm

Mayıs: 1. bölüm

KASIM 3 / 2000


Basında Ahmet Kaya
“Ermeni Djorkaeff” haberleri:Peki, iki yıl önce ne olmuştu?

“Siyasî sorumlular nerede?” haberleri yaygınlaşıyor
Radikal’den manşet: “sorumlu siyasetçiler”in tam listesi
Kürtçe yayın konusunda köşe yazarları ne diyor?
Olay mı “aykırı”, başlık mı?
Demirel “halk nankördür” derse haber olmaz mı?

Nüans yapma, fırıldak olursun

“Gerçek Hayat” kendini nereye yerleştiriyor?
Radikal’de “espri”den manşet: Sunuş güzel, içi boş
Bir selam verdi, “hayatı değişti”
Irkçılıkta Akit değilmiş!
Müsamere basını

Oktay Ekşi’den açıklama: “Bir değil, iki yazı yazdım”


“Ahmet Abi’nin Gemisi”nden “Vay şerefsiz” manşetine…
Basında Ahmet Kaya

Hürriyet, Milliyet Ahmet Kaya’dan sadece “şarkıcı” diye söz ediyor. Radikal özen göstermiş ve “Özgün müzik sanatçısı” ifadesini kullanmış. Cumhuriyet daha da özen göstererek “sanatçı” sıfatını kullanmış. Bu farklı sıfatlara takılmak çok mu önemli? “Çok” olmasa da, muhakkak ki önemli. Ahmet Kaya tabii ki bir “şarkıcı”ydı; ancak, “sanatçı” sıfatını kullanırken haddinden fazla “eli açık” davranan bu gazetelerin sıra Kaya’ya gelince “şarkıcı” diye ısrar etmesinin de bir anlamı yok mu?

Hürriyet gazetesi Kaya’nın ölümünü birinci sayfadan iki satırlık bir haberle duyuruyor okurlarına. Oysa sanatçıyı “Vay şerefsiz” manşetiyle tanıtan da aynı gazete değil miydi? İki yıl önce başta basın olmak üzere Kaya’yı (Cumhuriyet’ten Oral Çalışlar’ın ifadesiyle) “cadı kazanlarına atan anlayış” hiç değilse ölümünde ağzını bozmamaya gayret sarfetmiş. 17 Kasım tarihli gazeteler içinde sadece Star gazetesi “hatırlatmayı” başlıklarla yapıyor: “Bölücülükten aranıyordu”, “APO’yu çok özlemişti”.

Hemen herkesin hatırladığı gibi, basının Ahmet Kaya’yla arasını bozmaya karar verdiği tarih 12 Şubat 1999. Bu tarihten bir gün önce Magazin Gazetecileri Derneği Ödül Töreni’nde yaşanan olaylar unutulabilir mi? Hatırlayalım: Kaya, bu Ödül Töreni’nin ödüllülerinden birisi olarak yaptığı konuşmada “Yeni albümümde Kürtçe bir parça okudum. Kürtçe şarkıya bir de klip çekeceğim. Bu klibi yayınlamayanların tepesine bineceğim” diyor. Ve tabii ortalık karışıyor. 12 Şubat tarihli bazı gazetelerde yer alan haberler şöyle: “Davetlilerden bir kısmı, Kaya’yı yuhalarken, bazıları şarkıcının üzerine yürüdü. Bu arada Kaya’ya çatal-kaşık fırlatarak tepki gösterenler de oldu. Tartışmalar sürerken sahneye çıkan Serdar Ortaç, repertuarına ’10. Yıl Marşı’nı aldı ve programına bu marşla başladı. Salondaki 600 davetli ayağa kalkarak şarkıcıya eşlik etti. Parçaya, elleriyle tempo tutan konuklardan çoğunun marşı Kaya’nın oturduğu masaya dönerek söylemesi dikkat çekti.”(Milliyet); “Bu sözler üzerine öfkesi daha da artan ve aralarında Ayna grubunun da bulunduğu davetliler, Ahmet Kaya’yı sahneden indirmek istedi.” (Hürriyet); “’En İyi Haber Spikeri’ ödülünü alan Reha Muhtar da, gerginliği yatıştırmak için, geceye katılan bütün sanatçı ve ünlüleri ‘Memleketim’ şarkısını söylemeleri için sahneye davet etti. Müzikseverlerin 1974 Kıbrıs Çıkartması sırasında Ayten Alpman’dan dinlemeye alıştığı parçayı, sahneye çıkan Ajda Pekkan, Berna Laçin, Reha Muhtar, Sibel turnagül, Fatih Ürek, Emel Sayın….gibi ünlülerin oluşturduğu koro yorumladı. Salonda bulunan davetliler de, onlara eşlik etti.” Yani özetle tam “magazin”!

Bir dönem Kanal D’de “Ahmet Abi’nin Gemisi” adlı bir program da yapan Kaya, 14 Şubat 1999 tarihli Hürriyet’te bu kez “Ayıp ettin ‘gözüm’” başlığıyla haberdir. Gazete sanatçıdan şu “özgün müzik” dizeleriyle söz etmektedir: “Ona Türk-Kürt diye bakmadık… Türküleriyle ağladık, güldük… TV’lerden evlerimize konuk ettik… Meyhanelerimizde rakı içtik… Sakalı, atkısı ve göbeği ile bizden biriydi çünkü… MEĞER ÖYLE DEĞİLMİŞ AHMET… Bebeğe, kadına, dedeye, askere kurşun sıkanlardanmış… PKK’lı Ahmet… Yazıklar olsun… ” Sanatçının “göbeği, sakalı ve atkısı” artık itibar görmemektedir, çünkü Kaya’nın “çirkin yüzü, 1993 yılının kasım ayında çekilen fotoğraflarla “belgelenmiştir. “Almanya’daki Kürt İşadamları Derneği’nin Berlin’de düzenlediği konserin videoya alınan görüntülerinde, Kaya’nın sözde Kürdistan haritası ve Apo’nun fotoğrafı altında zafer işareti yaptığı” görülmektedir.

“Magazin Gazetecileri Derneği”nin ödül töreninde yaşanan olayların üzerine bir de 6 yıl önceki bu sabıka eklenince Ahmet Kaya yurtdışına çıkmış ve bundan böyle Avrupa’da verdiği konserlerle haber olmaya başlamıştır. Hürriyet 20 Temmuz’da “Vay şerefsiz” manşeti altında Kaya’nın “PKK militanı gibi” olduğunu belirtmekte, iki gün sonra ise Kaya’nın İzmit’te yaşayan “benzeri”ni bularak bu kez onun ağzından konuşmaktadır: Kaya’nın kaset ve kliplerini satmama ve yayınlamama kararı alan Erzurumlu “müzik market sahibi” ve radyocuların tepkilerine de gazetede yer verilmektedir.

Ahmet Kaya, “Magazin Gazetecileri Derneği”nin ödül töreninde yaptığı konuşmadan dolayı hakkında açılan davadan beraat ederken, 1993’teki konserden dolayı DGM tarafından üç yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırılır. Avukatı “konserin basın tarafından çarpıtıldığını” öne sürer.

Ahmet Kaya, 16 Kasım’da Paris’te öldüğünde 43 yaşındadır ve arkasında İstanbul 3 No’lu ve 6 No’lu DGM’de, Frankfurt ve Münih’teki konserleri sırasında aynı suçu işlediği gerekçesiyle gıyabi tutuklu olarak yargılandığı iki dava daha bırakır.

Şimdi de 17 Kasım tarihli gazetelerde Ahmet Kaya’nın ölümü ardından kaleme alınan haber ve yazılara bir göz atalım: Milliyet’in geniş yer verdiği haberden anlıyoruz ki, Malatya’da doğan sanatçı ortaokul döneminde İstanbul’a gelir ve 16 yaşındayken “izinsiz afiş asmak suçundan” demir parmaklıklarla tanışır. Kaya, ruhsatsız silah kullanmaktan dolayı cezaevine bir kez daha girecektir. Cezaevinden çıktığında “evine kapanarak” bağlama çalar ve beste yapar. İlk kaset yapma girişimi Unkapanı’nda “Yok kardeşim bu ne arabesk ne halk müziği!” türünden itirazlarla karşılanır. Kaya’yı Nevzat Çelik’in “Şafak Türküsü” adlı şiirinin bir bölümünü kullandığı aynı adı taşıyan şarkısı ünlü kılar. Toplatılan kaset serbest bırakılınca bir anda çok satanlar arasına girer. Cumhuriyet’te yer alan “Özgün müziğin isim babası” başlıklı bir değerlendirmede Kaya’nın müzik hayatının ilk dönemi şöyle özetlenmiş: “İlk kasetini yaparken Unkapanı’nda ürettiği müziğe bir isim aranmış ve tesadüfen bulunan ‘özgün müzik’ terimi daha sonra Seksenler ve Doksanlar’ın en tutulan türlerinden birine isim babalığı yapmıştır. Müzik basını Kaya’nın milyonluk tirajlara ulaşan albümlerini ‘fantezi’ kulvarından değerlendirirken o, yaptıklarına ‘alternatif müzik’ diyordu.”

Cumhuriyet’te yer alan değerlendirmede Ahmet Kaya dinleyicileri profilinin kısa tarihinden de söz ediliyor: “Sanat yaşamının ilk yıllarında sol kesimden büyük destek görürken sonraları gecekondu semtinde kaset imzalama ya da lüks otomobilleri gibi magazin konularıyla yıpratılmaya başlanmıştı. Talk show’ların en aranılan konuklarındandı; bir ara kendisi talk show yapmayı denedi ama başaramadı.”

Radikal’den Zeki Coşkun da Ahmet Kaya’nın arkasından yazanlardan birisi. Yazısına “darbe yiyen insan da, toplum da kolay iflah olmaz” diyerek başlayan Coşkun, 1998’de kaleme aldığı bir Ahmet Kaya değerlendirmesini tekrar yayımlamış. Coşkun’un Kaya’nın müziğini anlamak ve açıklamak için merkeze koyduğu kavram “Varoş”. 80’li yılların ikinci yarısından itibaren gecekonduların “varoşlaşması”yla Kaya’nın müziğinin çakıştığını söylüyor. “Tabii bu karşılık, sadece ses âleminde, şarkıda kalmayacak; toplumsal fenomen haline gelecektir. Çünkü o, ilk ağızda öfkeyi söylüyor.” Coşkun bu kısa denemesinde Kaya’nın şarkılarından bazı dizeleri de aktararak sanatçıyı kuşatan “çaresizliği, sıkıştırılmışlığı, yokluğa-hiçliğe mahkûm edilişi” açıklamaya çalışıyor. “Hep bir duruş, ayakta durma, açık vermeme, görünme refleksi. Rol kesme değil asla. Sürekli kendi ekseninde dönüp duran ve sürekli bir yerlere savrulma, çarpıp dağılma korkusunu taşıyan varoş ahalisinin hali, ruhiyatı bu.”

Aktardığımız değerlendirmeler muhakkak ki, özellikle bir dönem çok dinlenen Ahmet Kaya’yı hiç değilse bir yönüyle açıklıyor. Cumhuriyet’in dediği gibi, “Şafak Türküsü”nün sol kesimden büyük ilgi görmesi kaçınılmazdı. Bir idam mahkûmunun infaz öncesi ruh halini anlatan bu şiir/şarkının “bir sabah anne bir sabah/ acını süpürmek için açtığında kapını/ adı başka sesi başka nice yaşıtım/ koynunda çiçekler içinde bir ülke getirirler” dizeleri sadece “varoşlarda”(?) dinlenmiyordu. Ahmet Kaya’nın şarkı sözlerine şöyle bir bakmak bile, “Türkiye’ye özgün” bir müzikle karşı karşıya olduğumuzu anlamaya yetiyor: “Martılar ağlardı çöplüklerde/ Biz seninle gülüşürdük (…) Aydınlansın diye şu kirli yüzler/ Biz durmadan savaşırdık” ; “Çok uzakta öyle bir yer var/ O yerlerde mutluluklar/ Bölüşülmeye hazır/ Bir hayat var” ; “Acı çekmek özgürlükse/ Özgürüz ikimiz de/ O yuvasız çalıkuşu/ Bense kafeste kanarya” ; “Görecek, göreceksin/ Ağladıkça, ağladıkça/ Güneşi tutacağız göreceksin” “Zindanlardan taşa taşa kar beni/ Mamak’lardan Metris’lerden sor beni/ Diyarbekir’e kanla bastım mührümü/ Ceset ceset, kefen kefen sar beni/ Bu türkü mor dağların emanetidir.” ; “Onlar güneşin bağrında ateş/ Yeryüzünde bir taze çiçektiler/ Namluda namusun fişengi/ İsyanda yürek/ Kar düşte/ Bembeyaz gerçektiler”.

Ahmet Kaya’nın birçoğunu şiirlerden derlediği bu şarkı sözlerinin Türkiye’de birçok kesimden dinleyici bulması hiç şaşırtıcı değil.

Cumhuriyet’te yer alan yazıda ilginç bir bölüm de var: “Ahmet Kaya’yla bugüne dek salt sanatı ve müziğiyle sınırlı bir söyleşi yapılamamıştı; çünkü kendisini bir dava adamı olarak görüyor ve müziğini bu yola adadığını söylüyordu. Görüşleri ve son dönemdeki politik söylemleri medyaya da ilginç gelince sürekli bu yanıyla yer buldu manşetlerde.” Peki Ahmet Kaya’nın basından izlediğimiz kadarıyla politik görüşleri hangi yöndeydi? İsterseniz, şarkı sözleri gibi bunlardan bazılarını da alt alta koyalım:

“Benim ulusallık diye bir derdim var; evrensellik diye bir derdim yok. Aklımı bu ülkeyle bozmuşum; Ağrı’ya, Hakkari’ye gitmeden Atina’ya, Almanya’ya, Fransa’ya gitmeyeceğim.” (Cumhuriyet); “Kaset için şarkı yaptım, linç senaryosunun sonunu bekliyorum. 11 şarkıdan 1’i Kürtçe. Avrupa’da basmayı düşünmüyorum. Burası bana dar geliyor.” ; “Ahmet Kaya, asla hesaba katmadığı yalnız yıllarını yaşıyor. Sürgünde yaşamayı hazmedemiyorum açıkça.” ; “Geri dönmekten korkuyorum. Çünkü Türkiye korkulacak bir ülke. Korkum cezaevine atılmak.” (Milliyet) ; “Bu ülkeyi bölmek isteyen de, bölen de şerefsizdir, namerttir.” ; “Biz ne insanlar gördük. 3 aydır işkence görmesine rağmen, arslan gibi tavır koydu. Bir kere daha söylüyorum. Ben bölünmeyi savunmuyorum. Korkuyu olaya dönüştürün adlı bir kitap yazıyorum. Yakında çıkacak. Korkuyu olaya dönüştürelim arkadaşlar.” ; “Türk aydınları Rumlarla barış yaptı, bin 500 yıldır birlikte olduğu Kürtlerle barış yapmadı. Bana sünnetsiz pezevenk diye bağırdılar, bunun senin için ne mahzuru var? Anama küfretseler bir şey demem, ama Kürt yoktur diyemez. Burada Türkiye Cumhuriyeti’nin muhbirleri var, gazeteciler var. Hiç bir şeyden korkmuyoruz. Biz ülkeyi bölmüyoruz…” (Hürriyet)

İşte böyle… Ahmet Kaya’nın müziği kadar “politik söylemleri” açısından da “Türkiye’ye özgü” birisi olduğuna şüphe yok… Müziği ve görüşlerini güzel-çirkin ve doğru-yanlış diye değerlendirmek bambaşka bir konu. Ama sonuç her bakımdan olumsuz olsa bile milyonlarca dinleyicisi olan bu “şarkıcı”nın medya marifetiyle “cadı kazanı”na atılması marifet miydi? Ne oldu, ele ne geçti? Bütün “sivriliği”ne rağmen sanatçı olmanın dışına çıkmayan bir insan öldü gitti işte...

İnanmazsanız, bugünlerde İstanbul’da İstiklal Caddesi’nden bir geçin. Her yerde Ahmet Kaya çalıyor… (17 Kasım 2000)

“Ermeni Djorkaeff” haberleri:Peki, iki yıl önce ne olmuştu?

Fransa Millî Futbol takımı oyuncusu Djorkaeff’in takımıyla birlikte İstanbul’a gelmemesi, basınımızda “korktu”, “kaçtı” türünden değerlendirmelere konu oldu. Bu arada, Cumhuriyet’in kuruluşunun 75. Yıldönümü vesilesiyle tam iki yıl önce Türkiye’ye gelen Fransa Millî Futbol takımının başına gelenleri kimse hatırlamadı. O maç öncesinde Türk federasyonu Fransa federasyonuna resmen başvurmuş ve Djorkaeff’in getirilmemesini istemişti. Bu tatsız anıyı Açık Radyo’nun Açık Gazete programında Alp Ulagay hatırlattı, aktarıyoruz.

Gazetelerimiz, Djorkaeff haberlerini şöyle verdi:

Star:

Djorkaeff ile ilgili haberlerine millî maçtan bir gün önce (14 Kasım) başladı. “Barış çağrısı” başlığıyla verilen haberde “Sözde Ermeni soykırımını onaylayan Fransa ile maç yapmamız havayı ısıtıyor,” spotu kullanılmış. Star’ın haberine göre Türkiye A Millî Takımı teknik direktörü Şenol Güneş, maça gelmeyen Djorkaeff’e ‘kendini gündemde tutmak istediği için çatmış’. Star 15 Kasım tarihli haberine ise “Djorkaeff, Fransızlar arasında ikilik çıkardı” başlığını kullanıyor. Star’a göre Fransızlar, yaptıkları basın toplantısında ‘kapıştılar’. Haberden ise Fransız Millî takımının teknik direktörü Lemerre’nin, Djorkaeff’in Ermeni asıllı olduğu için değil, sakatlandığı için maça gelmediğini, takımın oyuncularından Petit’nin ise, Djorkaeff’in tehdit aldığı için gelmediğini açıkladığını öğreniyoruz.

Yeni Binyıl:

15 Kasım tarihli “Djorkaeff sakat mı, korkak mı?” başlıklı beş satırlık haberinden yine Fransız teknik direktörü ve futbolcu Petit’nin farklı açıklamalarını okuyoruz.

Akşam:

Fransa Millî Takımı’nda oynayan Petit’nin “Djorkaeff tehdit aldı” açıklamasının bomba etkisi yarattığını yazıyor. Habere göre Petit, “Djorkaeff nereden tehdit alıyor?” sorusuna “Bu konuda yorum yapamam,” cevabını verdi.

Milliyet:

Spor sayfalarından birinin manşetini bu konuya ayırdı ve “Djorkaeff kaçtı” başlığını attı. Gazete, Djorkaeff’in Ermeni soykırımı konusunda ‘militan açıklamalar’ yapan bir futbolcu olduğunu yazdı, futbolcunun formsuz olduğu açıklamasının da bir bahane olduğunu habere eklemeyi unutmadı.

Cumhuriyet:

Petit ve Lemerre’nin açıklamalarını yorumsuz bir şekilde aktardı.

Hürriyet

Petit ve Lemerre’nin birbiriyle çelişkili açıklamalar yaptıklarını yorumsuz bir şekilde aktardı.

Radikal:

Petit’nin açıklamalarının yanısıra Lemerre’nin “Fransa Millî Takımı, birkaç ay önce maç yapmak için Ankara’ya geldi. Kadrosunda da iki Ermeni asıllı futbolcu bulunuyordu. Herhangi bir sorun da yaşanmadı” açıklamasına yer verdi.

Sabah:

“Özel Haber” klişesiyle verdiği haberde Petit’yle yaptığı röportajı yayımladı ve başlığa “Ayıp ettin Petit”yi uygun gördü. Gökmen Özdemir’in yaptığı röportajda Petit, aynen şu sözleri söylüyor: “Bir insanın ırkı, kimliği sebebiyle işini yapamaması skandaldır, insanlık ayıbıdır, utançtır. Djorkaeff’in gelmemesi çok normal. Fransa’daki yasa bir insana mâl edilmemeli. Fransız Millî Takımı’nın buraya gelmesi riskliydi ama gelmesek zaten gerilmiş ilişkiler daha kötüye giderdi. Bu konuda daha konuşursam Fransa’ya dönemeyebilirim. Benim bir ailem var.”

Petit, Djorkaeff için şu açıklamaları yapmış: “Zavallı. Evi buraya uzak değil ama o maç yapmaya gelemiyor. Daha önce onunla G.Saray-Monaco maçına geldik. Sorun olmadı. Ama şimdi ortam farklı. Türkiye’de bu olayı protesto edersek Paris’i uzun süre özleriz.”

Sabah, Petit’in bu açıklamalarını ayrıca “boşboğazlık” olarak niteledi. (17 Kasım 2000)

“Siyasî sorumlular nerede?” haberleri yaygınlaşıyor

Batık banka operasyonlarının bürokrat ve siyasî sorumluları da kapsayacak biçimde genişlemesi eğiliminin basın tarafından nasıl değerlendirildiğini izlemeye devam ediyoruz… Daha önce de yazdığımız gibi, sahip oldukları bankaların içini boşaltanlarla ilgili gelişmeleri geniş bir biçimde duyuran basının, bu aşamada bir samimiyet sınavıyla karşı karşıya olduğunu düşünüyoruz. Bugün (17 Kasım), bir siyasetçi (Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan) ve bir bürokrat (Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp) ile ilgili haberler öne çıkıyor. Aşağıda, Yeni Şafak, Milliyet ve internet üzerinden yayın yapan Habertürk’ün bu konulardaki haberlerini aktarıyoruz.

Yeni Şafak: “Etibank müsteşarı…”

Kasırga Operasyonu’nun başlamasından önce, batık bankalarla ilgili olarak yayımladığı murakıp raporları ve başka özel haberlerle öne çıkan Yeni Şafak muhabiri Murat Kelkitlioğlu, bugün de (17 Kasım) gazetesinin manşetten değerlendirdiği çok önemli bir habere imza atmış. Haber, Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp’ın,

murakıpların aylar önce kaleme aldığı, “Etibank’a derhal el konmasını” talep eden raporu, yetkisinin sınırlarını aşarak ilgili Devlet Bakanı’na iletmediğini ve sümenaltı ettiğini ortaya koyuyor. Gazete, bu icraatı nedeniyle Hazine müsteşarı Demiralp için “Etibank müsteşarı” sıfatını uygun görmüş.

Yeni Şafak’ın haberinde şöyle deniyor:

“Yaklaşık üç hafta önce el konan, Dinç Bilgin’in bankası Etibank’la ilgili hazırlanan raporların Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp tarafından görmezden gelindiği ortaya çıktı. Bankalar Yeminli Murakıpları (BAYKU) tarafından, 31.12.1999 tarihli mali durumu dikkate alınarak hazırlanan raporda, bankanın kapatılması istendiği belirlenirken, Demiralp’ın söz konusu raporu dikkate almadığı ve yasalara aykırı bir şekilde, banka ile ilgili 30.06.2000 tarihli mali durum sonuçlarının beklenmesini istediği tespit edildi.”

Haberde, Demiralp’ın yetki sınırlarını aşarak raporu ilgili bakana iletmediği, rapor yerine -gazetede fotokopisi yayımlanan- şu notu ilettiği kaydediliyor:

“Söz konusu rapor 31.12.1999 tarihli mali durumu irdelediğinden, BAYKU Başkanlığı ile toplantı yapılarak 30.06.2000 sonuçlarının da dikkate alınmak suretiyle görüş oluşturulması gerekir.”

Haberde yer alan “Selçuk Demiralp’ın ince hesapları” başlıklı çerçevede Hazine Müsteşarı şu sözlerle suçlanıyor:

“Bankalar Kanunu’nun 64. Maddesi kapsamında 07.02.1995 tarihinden itibaren yakın takipte olduğu tespit edilen Etibank’la ilgili hazırlanan raporları dikkate almayan Demiralp’ın yaklaşık 6 ay boyunca Etibank’la ilgili raporları beklettiği ortaya çıktı.” (17 Kasım 2000)

“Kaynana” ilk kez büyük basında

Egebank’tan Goldbis adlı paravan bir firmaya açılan 1.6 trilyonluk kredinin bir bölümünü aldığı murakıp raporlarıyla belgelenen Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Hatice Betül Özbay, haftalar sonra ilk kez büyük basından bir gazetenin ilgisini çekti. Batık bankalara bağlı şirketleri kurtarmak için oluşturulan kurulun başına Hüsamettin Özkan’ın getirilmesini “Temizel’e Özkan freni” başlığıyla duyuran Milliyet (17 kasım), habere eklediği çerçeve yazıda Özkan’ın kayınvalidesinin adının Egebank skandalına karıştığını hatırlatıyor.

Milliyet, oluşturulan yeni kurulu vesile ederek, Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesinin adının Egebank skandalına karıştığını hatırlatan tek büyük basın gazetesi…

“Erken bir hesaplaşma mı?” başlıklı çerçeve yazıda şöyle deniyor:

“Batık banka operasyonları sırasında Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Hatice Betül Özbay adının da gündeme gelmesi hükümetin DSP kanadında sıkıntı yarattı. Önceki gün gözaltına alınan avukat Aydoğan Semizer’in Egebank’tan aldığı 1.3 trilyondan Özbay’a 69 milyar lira aktardığı basına yansıdı. Başbakan Ecevit, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu bilgilerine de dayanarak yaptığı yazılı açıklamada, Özbay’ın vekalet vererek sattırdığı kendi gayri menkullerinin karşılığı olanlar dışında para almadığını bildirdi.

“Ancak bu gelişmeler, Temizel’in, milletvekili adayı yapılmayarak DSP’nin kaybedeceği bilinen İstanbul Belediye Başkanlığı’na aday gösterilmesinde etkili olduğu öne sürülen Özkan’la aralarının iyi olmadığı yorumlarını güçlendirdi. Temizel-Özkan hesaplaşmasının, DSP’nin gelecekteki yapılanmasına da yansıyacağı yorumları yapılıyor.” (17 Kasım 2000)

Habertürk’ten savcılık belgesi
“Teşekkül oluşturanlar” içinde
Hatice Betül Özbay da var…

İnternet üzerinden yayın yapan Habertürk, 17 Kasım’da Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesiyle ilgili yeni bir belge yayımladı. Şişli Cumhuriyet Savcısı Altan Günaydın imzasını taşıyan belgede Betül Özbay, Goldbis adlı paravan bir firma etrafında “biraraya gelen, teşekkül oluşturarak ve organize halde hareket ederek bankayı (Egebank) zarara uğratan sanıklar” arasında sayılıyor. Özbay hariç, belgede adı geçen herkes bu hafta başında gözaltına alınmış, bu “ayrımcılık” dahi basının ilgisini çekmemişti.

Habertürk’ün, “Türkiye Türkiye olalı böyle büyük adli skandal görmedi… Artık kimse ‘Türkiye muz cumhuriyeti değildir’ diyemez… İşte yeni belge” notuyla yayımladığı, “Şişli Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanıp, görevsizlik kararıyla İstanbul DGM’ye gönderilen 2000/29078 no’lu dosya”da şöyle deniyor:

“Müşteki: TC Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı.

“Sanıklar: 1- Yahya Murat Demirel, 2- Aydoğan Semizer, 3- Şükrü Esat Erkuş, 4- Özkul Arkadaş, 5- Emrullah Nüzhet Altınel, 6- Erol Ergin, 7- Hatice Betül Özbay.

“Suç: Cürüm işlemek için çıkar amaçlı teşekkül oluşturmak suretiyle banka aracı kılınarak dolandırıcılık yapmak.

“Suç tarihi: 29.09.1998.

“Deliller: İddia, Bankalar Yeminli Murakıplarının hazırladığı 27.06.2000 tarihli raporlar ve ekleri. Hazırlık evrakı incelendi. Egebank A.Ş. nezdinde yapılan inceleme sonucunda, Gold-Bis Tarım Ürünleri ve Kimyasal Maddeler San. Ve Tic. Ltd. Şti, Alara Turizm ve Ticaret Ltd. Şti, Mi-Gi Tekstil Turizm San. Ve Tic. A. Ş. Firmalarına, suç tarihinde toplam 3 trilyon 880 milyar 100 milyon lira kredi kullandırıldı. Kredi, adı geçen firmaların temsilcileri olarak gözüken sanıklardan Özkul Arkadaş ve Emrullah Nüzhet Altınel adlı şahıslara, nakit ödenmiş gibi gösterildi. Ancak gerçek anlamda nakit bir ödeme yapılmadı. Şirket temsilcilerine Egebank A. Ş.’nin merkez şubesinden kredi adı altında gönderilen bu paralar aynı gün, sanıklardan Aydoğan Semizer, Ş. Esat Erkuş, Y. Murat Demirel ve Hatice Betül Özbay’ın şahsî mevduat hesaplarına aktarıldı. Beyan edilen adreslerde bulunamayan, tamamen paravan birer şirket olan firmaların kullandıkları kredi tutarı ile adı geçen sanıkların şahsi mevduat hesaplarına yatırılan tutarın eşit olduğu tespit edildi. Paravan şirketlere verilmiş gibi gösterilen, gerçekte ise sanıkların şahsî hesaplarına yatırılan Egebank parası, yine hileli yollarla, Defne Elektronik A. Ş. Ve Eyüp Yün İplik A. Ş. Adlı firmalar üzerine kaydırıldı, kredi parası olarak gösterildi. Adı geçen sanıkların biraraya gelerek teşekkül oluşturdukları ve organize halde hareket ederek bankayı zarara uğrattıkları tespit edilmiştir.” (17 Kasım 2000)

Radikal’den manşet: “sorumlu siyasetçiler”in tam listesi

Medyakronik’te iki gündür, batık banka operasyonlarının bürokratik ve siyasi sorumluları da kapsayacak biçimde genişlemesi eğiliminin belirdiğini, şimdiye kadarki gelişmeleri geniş biçimde duyuran basının, bu aşamada bir “samimiyet sınavı”yla karşı karşıya olduğunu yazıyoruz. Dün, “Milliyet şimdilik tek başına” tespitini yapmıştık. Bugün ise konuyu manşete taşıyan Radikal (16 Kasım) öne çıkmış görünüyor. “Şimdi de sorumlu siyasetçi ve bürokratlara ne zaman el atılacağı merak ediliyor” diyen Radikal, hangi bankadaki usulsüzlüklerin hangi bürokrat ve siyasiyle ilişkili olduğunun bir dökümünü veriyor. Hürriyet’in haber sayfaları konuya ilgisiz, ama köşe yazarlarının ilgisi sürüyor. Hürriyet’ten Zeynep Atikkan soruyor: “Banka hortumlayan suçlu da, banka hortumlatanın hiçbir sorumluluğu yok mu?”

Radikal, Egebank’ın Murat Demirel’den önceki sahibi Hüseyin Bayraktar’ın gözaltına alınarak Ankara’ya götürülmesini bu açıdan kilit önemde bir gelişme olarak görüyor. Gazeteye göre, bu, “operasyonların banka sahipleri ve yöneticilerle sınırlı kalmayacağını, geçmişteki patron ve siyasetçilere de uzanacağını gösteriyor.”

Gazetenin haberinde, habere yedirilmiş olarak, Radikal’in konuya editoryal yaklaşımını bulmak da mümkün. Örneğin, haberin bir paragrafında şu satırlar yer alıyor:

“Ancak, başlayan temizlik operasyonunun başarıya ulaşması için Türkiye’ye milyarlarca dolara mal olan bu soygunun aktörlerine bankacılık yapma izni veren siyasetçilerin de hesap vermesi gerekiyor. Hesap vermesi gerekenler arasında bankaların içini boşaltanlara gerekli incelemeleri yapmadan, mali gücü bulunup bulunmadığını tespit etmeden yeşil ışık yakan başbakanlar, ekonomiden sorumlu devlet bakanları, Hazine müsteşarları ve bürokratlar var. İçleri boşaltılan bankaları bu kişilere emanet edenlerin büyük bölümü genelde aynı politikacılar ve bürokratlar.”

Radikal, haberinin devamında “incelemeden ve araştırılmadan devredilerek içleri boşaltılan bankalarla, satış kararlarının altına imza atan siyasîler ve bürokratların” dökümünü veriyor. Bu listeye ulaşmak için tıklayın: “Bir ucu Ankara’da.”

Hürriyet, köşe yazarlarıyla…

Dünkü Medyakronik’te Hürriyet’ten iki köşe yazarının, Enis Berberoğlu ve Cüneyt Ülsever’in “soygunun bürokrat ve siyasetçi bağlantıları” konusuna eğildiğini belirtmiştik. Cüneyt Ülsever tartışmayı bugün de (16 Kasım) sürdürüyor. Ülsever, bugüne kadar soruşturmanın bu yönde derinleştirilmemiş olmasını umut kırıcı olarak değerlendiriyor ve bir öneride bulunuyor. İşte Ülsever’in önerisi:

“Benim bir önerim var: Bugüne dek Hazine’den sorumlu olarak görev yapmış ve Özelleştirme Yüksek Kurulu’na üye olmuş tüm bakanlar mal ve servet beyanında bulunsunlar.

“Bu beyanlar bu bakanların milletvekili oldukları günden itibaren geçerli olsun!

“Beyanda bakanların eşleri, çocukları, kardeşleri, ana-baba, kayınvalide-peder, tüm yakınlarının beyanları da yer alsın.

“Biliyorum, böyle bir mecburiyet yok!

“Ancak, ortaya çıkıp beyanda bulunanlara karşı ben kalbimi bozmayacağım.

“Galiba onların günahlarını alıyorum, diye düşüneceğim.”

Hürriyet’in konuya eğilen öteki yazarı Zeynep Atikkan, bir siyasetçinin sürdürülen operasyonlara ilişkin şu ilginç sözünü aktarıyor: “Bunlar fasa fiso, bana üç tane büyük isim verin.”

Atikkan soruyor: “Üç büyük isimle kimler imâ edilmektedir?”

Atikkan yazısını “Dinamik Türkiye” toplantılarına gönderme yaparak bitiriyor:

“İşin zabıta yönü bir kenara… Atılacak ilk adım da ‘dinamik Türkiye’ toplantılarını iptal edip ‘nasıl hukuk toplumu olunur’ panellerine dört elle sarılmak olmalı.” (16 Kasım 2000)

Kürtçe yayın konusunda köşe yazarları ne diyor?

Milliyet’ten Güneri Cıvaoğlu, Kürtçe yayın konusunda şöyle yazıyor: “AB'ye tam adaylık söz konusu olmasaydı dahi, Türkiye bu konuya eğilmelidir.
Güneydoğu, çanak antenlerle Avrupa'dan ve yöreden bütün Kürtçe yayınları izliyor. O halde... Türkiye'nin denetimi altında Kürtçe yayın yapılması akılcı olmaz mı? Avrupa Konseyi'ne olumlu baktığımız çerçevede düşünülmeli mi?” Güneri Civaoğlu’nun yazısı için: Kürtçe tartışmaları…

Yeni Binyıl’dan Ali Bayramoğlu “Bugün sıradan antenlerle en azından üç Kürtçe yayın yapan televizyonun izlenme olanağı bulunduğunun bilinmesine, devlet kontrolünde kürtçe yayınının devlete propanga imkanı vereceğinin farkında olunmasına rağmen, her tür öneriye kapalı durmanın bir tek anlamı vardır: Milliyetçilik sembolleri içine hapsolduğu oranda gerçeklerden kopan ve çözümsüzlük dışında hiçbir şeye işaret etmeyen bir tutum ve bu çerçevede kuru milliyetçiliğin işlevsizliği...” diye yazıyor. Bayramoğlu’nun yazısı için: Kürtçe yayının ne anlamı var?

Yeni Binyıl’dan Okay Gönensin “Kürtçe TV cesareti” başlıkla yazısında şöyle yazıyor: “Radyo ve televizyon yayıncılığının bugün ulaştığı teknik boyutlar ve olanaklar düzeyinde hiçbir ülke ya da devletin kendi vatandaşlarını istenmeyen yayınlara tam olarak kapatma gücü yoktur. Türkiye'nin de imzalamış olduğu Sınır Ötesi Yayıncılık Sözleşmesi de genel hukuk ilkeleri çerçevesinin dışında kısıtlama getirmemektedir. Bugünkü dünyada "dil yasağı" diye bir mesele kalmamıştır; dil farkı bir bölünme kaynağı değil bir kültür zenginliği olarak görüldüğü için de o ülkenin zenginliğidir.” Gönensin’in yazısı için: Kürtçe TV cesareti…

Sabah’tan Güngör Mengi, 15 Kasmı’da yazdığı köşe yazısında şöyle diyor. “Şırnak'ta halkın yarısının Türkçe bilmiyor olması, bu insanları zehir saçmaya devam eden odakların hedefi yapıyorsa çare, işlemeyen yasaklara sarılmak değildir. O insanlara sarılmak ve korumaktır. Bunun yolu da onlara konuştukları dille ulaşmak ve sahip çıkmaktır.” Mengi’nin yazısı için: Kürtçe yayın…

Sabah’tan Can Dündar, Kürtçe yayın konusunda “Şunda artık uzlaşmak zorundayız: Bir kişiye ana dilini yasaklamak bir insanlık ayıbıdır.

Türkiye "dil yasağı" ayıbını bir dönem uyguladı, sonra neyse ki vazgeçti. Şimdi sıra diğer ayıpların giderilmesinde...” diyor. Dündar’ın yazısı için: Kürtçe TV…

Star’dan Halit Kakınç’ın “Türkler, hiçbir devirde ırkçı olmamışlardır. Bırakınız kan ırkçılığını, dil-inanç ve kültür olarak yayıldıkları geniş coğrafyada, daima çağın ötesinde bir tolerans sergilemiş... Bu nedenle de yerel halkların desteğini arkalarına alarak despotik imparatorluklara karşı galebe çalmışlardır.” Dediği yazısı için: Kürtçe’den korkmak…

Hürriyet’ten Oktay Ekşi, bu konuda şöyle yazıyor: “Bir insan kendisini Kürt kökenli hissediyor ve bunu söylüyorsa, söylemelidir. ‘Ben özel yaşamımda şu dille kendimi ifade ediyorum’ diyorsa, o dille konuşabilmelidir. Sadece konuşmamalı, eğer o dille yayın yapmak istiyorsa, yasalara uymak koşuluyla serbestçe yapabilmelidir. Televizyonda mı o dili kullanmak istiyor, kullanmalıdır. Ama o dille tahrikçilik, bölücülük, yıkıcılık mı yapıyor? Devletin işi nedir? Tespit edersiniz, yargılarsınız, suçluysa cezalandırırsınız.”. Ekşi’nin yazısı için: Teknoloji yasağı deler…

Olay mı “aykırı”, başlık mı?

Giderek daha sık karşılaştığımız saçma sapan olaylardan birisi de Burdur’da yaşanmış. “Burdur’da, Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen Özkaragöz İlköğretim Okulu öğrencilerinin, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenlerine kravatsız ve papyonsuz katılmaları üzerine” soruşturma başlatılmış. Gazeteci gidip Burdur Valisi’ni bulmuş. Vali “Bunlar daha ilkokul öğrencileri. Papyonlu çıkacaklarmış ama yetişmemiş. Tören sabahı öğrencilerin bir bölümü papyonsuz olunca, ‘diğerlerini de çıkaralım’ demişler” diyerek haklı olarak olayın büyütülmemesini istiyor. Ama ne mümkün! Gazeteci bu kez DSP İl Başkanı ve bir İl Genel Meclis Üyesi’nin kapısını çalımış. Onlar Vali ile aynı fikirde değiller. “Olayda kasıt var” diyorlar ve delil olarak da çocukların törene “son düğmelerine kadar ilikli gömleklerle” sokulduğunu gösteriyorlar. Sonuç olarak, söylediğimiz gibi gerçekten “saçma sapan” bir olay…

Peki bu “saçma sapan olay”dan bizleri haberdar eden kim? Olayı ve sonraki gelişmeleri Milliyet’ten öğreniyoruz. Peki Milliyet bu “saçma sapan olay”ı haber yaparken nasıl bir başlık kullanmış? Gazetenin başlığı şöyle: “Aykırı yürüyüşe soruşturma”(!) Bu başlık o kadar “aykırı” bir başlık ki, DSP İl Başkanı’nın bile aklına gelmemiş! Ne kadar yazık…Ülkenin küçük ve gelişmemiş bir şehrinde birilerinin canı sıkıldığı için küçük ve gelişmemiş bir “cadı avı” düzenleniyor ve bir İstanbul gazetesi de yemeyip içmeyip bu düzenlemeye kendi çapında önemli bir katkı da bulunuyor… (15 Kasım 2000)


Demirel “halk nankördür” derse haber olmaz mı?

Süleyman Demirel, “Liderlik 2000 Konferansı”nın açılışında konuştu. Oradaki bütün muhabirler aynı konuşmayı dinledi. Biz de değişik gazetelerden, “Demirel konferansta konuştu” haberleri okuduk.

15 Kasım tarihli gazetelerden bu haberleri karşılaştırmak, neye “haber” dediğimiz ve haberleri okurken kendimizi nasıl ve neden sürekli uyanık tutmamız gerektiği konularında pek faydalı bir faaliyet olacak. Demirel’in konuşmasından değişik gazetelerin seçip haberleştirdikleri kısımları toparlayıp özetleyerek aktaracağız. Sonra da, haberlerde bulunmayan bir ayrıntıyı aktaracağız. Onun haber yapılırken niye seçilmediğini düşünmek de size kalıyor.

Önce Milliyet’e bakalım:

“Kitleleri özledim. Onların da beni özlediği kanaatindeyim. Halkı seveni halk sever.”

Sabah:

“Başarıyı sırtında taşımayan kişiye lider demek mümkün değildir. Lider kişi, halkı ve insanları, olayları, kavramları gözleyebilen, yönlendirebilen, önder, baş, rehber ve yol gösterici kişidir.”

Hürriyet:

(Sabah’taki laflara ilâveten:) “Liderlik yaşam boyunca süren bir sınavdır… Lider olarak mücadeleye giren kişi, kendisinde dağları devirecek gücü görmüyorsa yola çıkmasın… Liderlik için bilgi, birikim, deneyim, insanları etkileme sanatı ve moral gereklidir…” Hürriyet ayrıca, Demirel’in liderlerle kahramanlar arasında yaptığı kıyaslamalara değiniyor, Farabi, Churchill, Mustafa Kemal Atatürk, “Maxwell”, Martin Luther King ve Kruşçev’den “örnekler verdiğini” belirtiyor. Demirel’in Atatürk ile ilgili övücü sözlerini aktarıyor.

Star:

(Milliyet’teki ve kısmen Hürriyet’teki laflara ilâveten:) “Attığım her adımı başarıya ulaştırdım… Kitlelerle konuşurken bir üslup geliştirdik. Bu daha çok nutuk verir gibi değil, konuşur gibi bir diyalogdur… ‘Şapkayı alıp gitti’ dediler… Şapka benim, bırakacak değildim. Niye ‘Şapkayı alıp gitmek mecburiyetinde bırakıldı’ demiyorsunuz?.. Ülkemizin hizmetlerini gördük, devletimizin kurumlarına düşman olmadık… Siyaset çok güzel şeydir. Acımasızdır. Sabır ister, metanet ister…”

Cumhuriyet:

Bu gazetenin Demirel’in konuşmasından seçtikleri, şu ana kadar aktardıklarımız arasında var.

Akşam:

Bu gazetenin Demirel’in konuşmasından seçtikleri, şu ana kadar aktardıklarımız arasında var.

Yeni Şafak:

“Şapkayı alıp gitme – gitmeye mecbur kalma” meselesi. İlâveten, Demirel’in bu konuda “Hırsızın hiç mi suçu yok?” diye sorduğu.

Bütün bunlardan sonra, yine 15 Kasım tarihli Milliyet’te Meral Tamer’in köşesine dönüyoruz. Tamer, Liderlik 2000 Konferansı’na azıcık geç gittiğini, Demirel’in konuşmasını dinleyemediğini, Akşam gazetesi köşeyazarı ve Platin dergisi genel yayın yönetmeni Gülçin Uysal’ın kendisine Demirel’in konuşmasından “notlar” ilettiğini yazıyor. Bakın bu notlar arasında, Tamer’in seçip aktardığı, gazetelerin haber değeri görmediği hangi sözler var:

“Makyavel, halkın doğuştan nankör olduğunu bilirmiş. Uzun süre iyilik yapsanız da bir kere yapmasanız, halk hemen değişiverir, size sırtını dönermiş.”

Hürriyet’teki haberde, Demirel’in bahsettiği ünlü kişiler arasında “Maxwell” geçiyordu. Belki bu Makyavel’dir. Demirel’in konuşmasını dinleyen muhabirlerin ve onların yazdıklarını değerlendiren gazete mutfaklarının yukarıdaki sözlerle ilgilenme sınırı da bu kadardır.

Diyeceğimiz şu: Sakın ola ki, “bilmemkim şurada konuştu” türü haberleri okuduğunuzda, o kişinin orada neler dediğine dair bütünlüklü ve doğru bir fikre sahip olduğunuzu sanmayın. (15 Kasım 2000)

Nüans yapma, fırıldak olursun

Hürriyet’in Brüksel muhabiri Zeynel Lüle’nin haberi gazetenin yazıışlerinde “Fırıldak Dany”ye dönüştürülerek manşete taşınmış. “Sözde Ermeni iddialarını Avrupa Parlamentosu’na geçen ay getiren, sonra da ‘Yanlış yaptım, günah çıkarıyorum’ diyen Kızıl Dany, dün yine 180 derece dönüş yaptı” diyor gazete. Hürriyet’in bu doğrultuda ilerleyen haberinde çok eğlenceli bir ifade de yer alıyor: “68 kuşağının solcu gençlik lideri Yeşil parlamenter Daniel Cohn-Bendit, …” Gerçekten “eğlenceli” değil mi? Bilmeyen okur da sanır ki, “68 kuşağı”nın “sağcı” liderleri de var!

Hürriyet gazetesi “Kızıl Dany”nin Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu’nda Ermeni iddialarını yine gündeme getirdiğini söylüyor ve “Soykırımdan kimsenin şüphesi yok. Türkiye bunu tartışmalı” dediğini aktarıyor. Yine Hürriyet’ten öğrendiğimize göre, Cohn-Bendit, AP Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, grubundaki üyelerin çoğunluğunun önergeye kabul oyu verecekleri de açıklamış.

İsterseniz şimdi de AP Genel Kurulu’nda söz konusu tasarıya ilişkin neler yaşandığını Milliyet, Yeni Binyıl ve Radikal’de yer alan haberlerden öğrenmeye çalışalım:

Milliyet’in “Ermeni kuşatması” başlıklı haberinde de Cohn-Bendit’ten söz ediliyor. Hem de küçük bir çerçeve yazıyla. Fakat hayret! “Kızıl Dany”nin AP’de oylanacak Türkiye Raporu’na “Ermeni soykırımı” iddialarının dahil edilmesi hakkındaki görüşleri hiç de Hürriyet’te anlatıldığı gibi değil… Hattâ tam tersine olarak, şunları söylüyor: “İddiaların metne taşınmasını isteyenler Türkiye’yi AB’de görmek istemeyenlerdir. Bu konunun asıl Türkiye’de tartışılması gerekir.” Yani “fırıldak” hikâyesi Hürriyet’in hayal gücünün bir ürünü. Cohn-Bendit tabii ki başka açıklamalarda da bulunmuş: “Başta ben olmak üzere bu parlamentoda hiç kimse Ermenilere yönelik soykırım yapıldığını inkar etmiyor. Somut kanıtlar var. Türkiye ne kadar korkunç olursa olsun, geçmişiyle yüzleşmek durumunda. İddiaların metne…” Cohn-Bendit bu açıklamaları yaptı diye niçin “fırıldak” olsun? Yeşil parlamenter “Ermeni soykırımı” hakkında dün ne söylüyorsa bugün de aynı şeyi söylüyor. Ama bu sorun hakkında ne düşünürse düşünsün, dün olduğu gibi bugün de “soykırım”a ilişkin bir kararın AP Genel Kurulu’nda görüşülecek olan Türkiye Raporu’na dahil edilmesini uygun bulmuyor. Nedeni de apaçık: Türkiye’nin AB’ye girmesini istemeyenlerin istediği olmasın…

Söz konusu tartışmaya dair Yeni Binyıl’da yer alan haber de Hürriyet’i yalanlar nitelikte.. AP Genel Kurulu’nda “soykırım” meselesinin Rapor’a dahil edilmemesi yönünde bir konuşma yapan AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen’i başlığa taşıyan gazetede “fırıldak”a dair tek bir cümle yok. Yeni Binyıl “Parlamento’daki tartışmalar sırasında söz alan parlamenterlerin bazıları, sözde Ermeni soykırımı iddialarının karar kapsamına alınması önerisini destekleyeceklerini bildirdiler. Yeşiller grubunun bazı temsilcileri soykırım iddialarına destek veren konuşmalar yaptılar” demekle yetinmiş.

Hürriyet’in “fırıldak” haberini en iyi yalanlayan haber Radikal’de. Haberin bir bölümü aynen şöyle: “Morillon raporuna ‘soykırım’ iddialarının taşınmasına karşı çıkan Yeşiller Grubu Parlamenteri Daniel Cohn-Bendit ise, ‘Rapora bu konuyu taşımak isteyenler Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olanlardır’ dedi. Ancak Bendit, hiç kimsenin Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ‘Ermeni soykırımı’ yapıldığını inkâr edemeyeceğini belirtirken, ‘AP, bu konuyu gerekirse Türkiye’nin gündemine taşımalıdır. Türkiye artık bu korkunç yakın geçmişiyle yüzleşmelidir’ diye konuştu.” Görüldüğü gibi her şey apaçık: Cohn-Bendit, “Ermeni soykırımı”nın inkâr edilemeyecek bir hakikat olduğunu bir kere daha söylemekte, ama bu konunun Türkiye Raporu’na dahil edilmesine de karşı çıkmaktadır.

Radikal’in haberinde konumuzla ilgili önemli bir not daha var: “Euro Med toplantısı için Fransa’ya giden Dışişleri Bakanı Cem’in ise, Bendit ve Verheugen’le görüştüğü öğrenildi. Cem’in ‘Bunu engelleyin’ mesajı verdiği belirtildi.” Görüyorsunuz her şey ne kadar açık. T.C. Dışişleri Bakanı, Verheugen’le birlikte Bendit’e “Bunu engelleyin” diyor. Niçin? Niçin olacak, Türkiye’nin AB’ye girmesinin yoluna şu nazik dönemde bir taş da bu şekilde konmasın diye…

Dışişleri Bakanı “Kızıl Dany”den ricada bulunurken, Hürriyet “Fırıldak Dany” başlığı atmakla meşgul…Gazetenin bu işgüzarlığını nasıl açıklamalı? Muhabirinin yeteneksizliğiyle mi? Yazıişlerinin yeteneksizliğiyle mi? Muhabirinin “kötülüğü”yle mi? Yazıişlerinin “kötülüğü”yle mi? Bu sorunun cevabını da siz verin… (15 Kasım 2000)

“Gerçek Hayat” kendini nereye yerleştiriyor?

Sayıları fazla olmayan haftalık gazeteler arasına “Gerçek Hayat da katıldı. Gazetenin üçüncü ve son sayısının kapak konusu “Hangi gelenek hangi yenilik” başlığıyla Fazilet Partisi içinde yaşanan cepheleşme. “Gerçek Hayat”ı bugüne kadar “İslamcı basın” olarak adlandırılan yayın organlarında çalışan genç bir kadro yayımlıyor. Hiç şüphesiz, “laik basın” gibi “İslamcı basın” da yekpare bir yapıda değil. Bu “cephe”de yer alan yayınlar “İslamî duyarlılık”ı paylaşmak açısından birbirlerine yakın olsalar da, iş “gerçek hayat”ın -yani “dünyevi hayat”ın- anlaşılması ve yorumlanmasına gelince farklılıklar burada da kendisini gösteriyor. Acaba gazeteler dünyasında yayın hayatına üç hafta önce başlayan “Gerçek Hayat” kendisini nereye yerleştiriyor? Gazetenin Yayın Yönetmenleri’nden Hakan Albayrak’a bu çerçevede birkaç soru sorduk:

“Gerçek Hayat” nereden çıktı, kimin aklına geldi bu gazete adı?

İlk telaffuz edenin kim olduğunu şimdi hatırlayamıyorum. “Hayat” hepimizi heyecanlandırıyordu. Ne yazık ki bu isim 50 yıl önce kapılmıştı. “Yeni Hayat” üzerinde durduk, fakat o ismi de kapmışlar. Bize “Gerçek Hayat” kaldı işte. İbrahim Kiras’ın şiir kitabıyla adaş olduk.

Üçüncü sayınızda İsmet Özel imzalı bir metin (“Ağlamadan, dillerim dolaşmadan, yumruğum çözülmeden gecenin karşısında, şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı, üzerime yüreğimden başka muska takmadan konuşmak istiyorum”) aktardıktan sonra ilave ediyorsunuz: “Biz de böyle dedik ve karşınıza Gerçek Hayat’la çıktık.” Biz bir gazetenin kendisini bu satırlarla tarif etmesine doğrusu bir anlam veremedik; haddinden fazla ‘kapalı’ geldi. Bir gazete olarak nasıl “konuşmak” istediğiniz hakkında biraz daha bilgi verir misiniz?

Bu konuda yeterince bilgi verdiğimizi sanıyorum. Daha dergimiz çıkmadan, gazete ilanlarında, şöyle dedik: “Ufkumuz kararmasın, hayal gücümüz körelmesin, umudumuz tükenmesin. Bu bozgun havasını dağıtalım artık. Yeniden başlamak için güzel bir gün.” 28 Şubat sürecinde tesis edilen korku imparatorluğu ile hesaplaşmaya çalıştığımız anlaşılmıyor mu? Anlaşılıyor, anlaşılıyor.

Bir sayınızdaki “Gerçek Hayat’tan” köşeniz “Mübarek bir Cuma gününde, yeni bir Gerçek Hayat’la karşınıza çıkıyoruz” cümlesiyle başlayıp, “Allah yolumuzu açık etsin” dileğiyle son buluyor. Bir gazetenin daha ilk sayfasından ve sayısından itibaren bu şekilde açık “kimlik” göstermesi, yayınlarını inceleyerek kendisini sevebilecek farklı kimlikteki muhtemel okurların önünü kesen ve sakınılması gereken bir tutum değil mi?

Müslümanlar “Allah” derler. Bu böyledir. Allah’ın adından ürküp dergimizi okumaktan vazgeçenler var mı, bilmiyorum. Eğer varsa onlar için üzülürüm. Biz, “Allah adın zikridelüm evvela” diyen bir geleneğin takipçileri olduğumuz halde, yayınlarına Besmele ile başlamayan gazete ve dergileri de takip ediyoruz.

Bu durumda, sizi bazılarının şimdiden “İslamcı gazete” olarak nitelemesine ne diyorsunuz?

“Bizim de okumamızda fayda olan bir İslamcı gazete” derlerse çok sevinirim.

Kendinizi medya dünyamızda hakim olan “laik medya – İslamcı medya” ikiciliği içinde tanımlamaya gönüllü müsünüz, yoksa bu sınıflamanın “gerçek hayat”la bir ilgisi olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Ne Hürriyet’e benzemek isteriz, ne de Hürriyet’in “İslamcı” kesimdeki muadiline. “Gaye vasıtayı meşru kılar” anlayışıyla yürütülen kirli mücadelelerden uzağız. Bu ülkenin dindar çocuklarını ezmeye çalışan ahlaksızlara karşı çıkmayı görev biliyoruz, evet. Fakat bu görevi başarıyla ifa etmek adına kendi ahlakımızdan feragat etmeye hiç niyetimiz yok. Öte yandan, dünyaya at gözlüğü ile bakmadığımızı da belirtmeliyim. Bir haksızlıkla ilgilenmemiz için o haksızlığın dindar kesime yapılması şart değil. Ayrıca, dindar diye bilinen kimselerin yaptığı haksızlıkları da yazarız. Yazıyoruz zaten. Hatta öz eleştiriyi öncelediğimiz bile söylenebilir. Bütün bunlardan, dergimizin bir dert küpü olduğu sonucu çıkmasın. Gerçek hayatta iç açıcı şeyler de var ve biz bunları yakalamak için elimizden geleni yapıyoruz.

Üçüncü sayıda “40 bin tiraj”... “Gerçek Hayat”ı bekleyen bu okuyucular kim?

Ağlamadan, dilleri dolaşmadan, yumrukları çözülmeden gecenin karşısında, şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı, üzerlerine yüreklerinden başka muska takmadan konuşmak isteyen Müslümanlar çoğunlukta. Ateist okurlarımız da var. Bir tanesi şöyle bir elektronik posta mesajı göndermiş: “Derginizin uzun ömürlü olmasını temenni ederim. Allah yardımcınız olsun diyemesem de, emekleriniz boşa gitmesin. Hayırlı-uğurlu yolculuklar. Ayakta, sağlıcakla kalın.” Sağ olsun. (14 Kasım 2000)

Radikal’de “espri”den manşet: Sunuş güzel, içi boş

Radikal gazetesi, 13 Kasım günü, sadece bir parlak espriden hareketle koskoca manşet üretti. Temizlik furyasının hayhuyu içerisinde pek çok işadamının cezaevlerini boylamasından hareketle üretilmiş “CESİAD” (Cezaevindeki Sanayici ve İşadamları Derneği) esprisi, Radikal’e “O şimdi ‘mapus’” manşeti için ilham vermiş.

Medya eleştirisinin gerektirdiği nesnellik ve hattâ “duygusuzluk” ile, bu memlekette yaşamanın biriktirdiği aşırı duygusallığı bağdaştırmak bazen pek zor oluyor. Çünkü, itiraf edelim ki, Medyakronik’te hepimiz, bu manşeti tebessümle okuduk ve işaret ettiği durumdan da ziyadesiyle memnunuz. Yolsuzluklara karşı çok çok gecikmiş de olsa başlayan operasyonları da heyecanla izliyoruz, bu memlekette daha insanca bir hayat sürmek isteyen herkes gibi.

Ancak, Radikal, araştırmaya, döküme dayalı bir derleme haber yapıp da bu espriyi o haberi sunarken kullansaydı, içimiz daha rahat olacaktı. Bu haliyle Radikal’in manşeti, sıradan bir magazinel metin niteliğinde. Oysa yolsuzluk haberlerini ciddî şekilde izleyen bir gazete, Radikal. Ellerinde pek çok malzeme var. Murat Demirel’le, Hayyam Garipoğlu’yla, Nail Keçili’yle ilgili, bizim bilmediğimiz pek çok şey bildikleri de muhakkak. Müstakbel CESİAD üyesi işadamlarının hayat öykülerini, girdikleri çıktıkları işleri, ilişkilerini, hapse girmelerine yolaçan somut olayları içeren bir döküm yapabilirlerdi. Bu büyük bir hizmet olurdu tam şu sıralarda. Üstelik, buldukları espri de böyle bir toparlamanın sunuluşuna renk katar, haberi “parlatırdı”.

Eleştiriden çok akıl öğretir gibi konuştuk, kusura bakılmasın. Ama haberlerin magazinleştirilmesini her durumda teşhis eder ve eleştirmeye çalışırken, içerik ve doğrultu hoşumuza gittiği için yoktan manşet çıkarmanın bu türüne ses çıkarmasak da her şeyden önce kendimize karşı mahçup olacaktık.

Ayrıca, Radikal’den bahsettiğimiz türden bir döküm bekliyoruz. Yolsuzluklarla ilgili olarak bugüne kadar sürdürdüğü habercilik, böyle bir görevi öncelikle bu gazetenin omuzlarına yüklüyor. (13 Kasım 2000)

Bir selam verdi, “hayatı değişti”

Hürriyet “İzci selamı sokaktan kurtardı” diyor. Milliyet “Sokak çocuğunun Atatürk sevgisi” başlığını daha uygun bulmuş. Samsun’dan bir yıl önce İstanbul’a gelen “Kadri”nin (Milliyet “Kadir” diyor) “vatandaşlara duygulu anlar yaşatan” hikâyesi… Hürriyet olayı şöyle özetlemiş: “İzcilerin ‘Ata’ya saygı yürüyüşü’nü izleyen bir sokak çocuğunun izci selamı vermesi hayatını değiştirdi. Ömer Balıbey (İst.İl Milli Eğitim Müdürü), ‘seni okutalım, hayatın düzene girsin’ diyerek Kadri’yi Umut Çoçukları Okulu’na götürdü.” Olayın ayrıntılarını öğrenmek isteyenler için de malzeme var: “İzci selamı vererek saygı duruşuna ve marşlara eşlik eden sokak çocuğu Kadri Atakul, sempatik hareketleriyle protokolün dikkatini çekti.” Gazetede iki de fotoğraf yer alıyor. “Kadri” izcileri izci selamıyla selamlarken ve “Kadri” Milli Eğitim Müdürü’nün himayesine girmiş olarak…“Kadri”nin Müdür’ün “makam otomobili”ne kurulduğunu gören ve onu yalnız bırakmak istemeyen iki arkadaşı da Kartal Umut Vakfı’na kabul edilmişler.

Milliyet gazetesi “Kadir”in arkadaşlarından söz etmiyor. Söylediğimiz gibi, bu gazete olayı “Kadir”in “Atatürk sevgisi” ve Müdür’ün “Atatürk sevgisi” olan sokak çocuklarına olan sevgisi bağlamında aktarmayı tercih etmiş. “Kadir” Milliyet’e bakın nasıl bir açıklamada bulunmuş: “Atatürk’ü çok seviyorum. Büyüyünce onun gibi olmak istiyorum.” Gazete “Kadir”in bu açıklamasını “Atatürk gibi olmak” ara başlığıyla veriyor. Siz ne dersiniz? “Kadir”in “Atatürk gibi” olması mümkün mü?

Çok hoş olaylar, çok hoş haberler bunlar… Hürriyet’in “Kadri”si bir izci selamı vererek hayatını değiştirdi… “Kadri”nin iki arkadaşı izci selamı vermemekle birlikte, arkadaşlarını yalnız bırakmadılar ve hayatlarını değiştirdiler…Müdür, izci selamı veren “Kadri”yi farketmesi sonucunda üç çocuğu Umut Vakfı’na yerleştirerek bir ölçüde hayatını zenginleştirdi. Bu masaldan tabii ki Hürriyet ve Milliyet’e de pay düştü. Onlar da okurlarına, sokak çocuklarının “Kadri” (yada “Kadir” farketmez) gibi davranmaları halinde hayatlarının basbayağı değişebileceği yönünde “umut” dolu mesajlar vermiş oldu… (13 Kasım 2000)

Irkçılıkta Akit değilmiş!

Haber, 10 Kasım tarihli bütün gazetelerde vardı: Adına “Buffalo” denen bir operasyonla, Türkiye’ye kaçak buffalo ve biraz da domuz eti getirip satan bir “çete” ele geçirilmişti. Habere geniş yer veren gazetelerden biri de Akit’ti, dolayısıyla “Buffalo” haberinin ayrıntılı okumasını Akit üzerinden gerçekleştirdik. Gazete, yakalananlardan birinin “Yahudi” olduğunu özellikle vurguluyordu. Tahmin edebileceğiniz nedenlerle Akit’in haberini eleştirmeyi düşündük, ama daha önce gazeteyi bu açıdan defalarca “medyakronize” ettiğimiz için sonradan vazgeçtik. Milliyet’in (13 Kasım) “Okur Temsilcisi” sayfasında bu gazetenin de aynı ifadeyi kullandığı hatırlatılıp özür dilenince, konuya yeniden döndük. Meğer, “Buffalo” haberinde Hürriyet dışındaki bütün gazeteler Akit’in aslî iştigal alanına girmişler.

Önce 10 Kasım tarihli gazetelerin operasyonda yakalanan işadamlarından biri olan İshak Romano için “Yahudi” sıfatının hangi versiyonlarını kullandığına bakalım:

Milliyet: “Yahudi asıllı İshak Romano.”

Radikal: “Yahudi işadamı İshak Romano.”

Star: “Musevi asıllı işadamı İshak Romano.”

Sabah: “Musevi İşadamı İshak Romano.”

Yeni Binyıl: “Yahudi asıllı Türk işadamı İshak Romanov.”

Cumhuriyet: “Yahudi asıllı Türk yurttaşı İshak Romanov.”

Akit: “Yahudi işadamı İshak Romano.”

Yeni Şafak: “Musevi asıllı işadamı İshak Romano.”

Zaman: “Musevi asıllı işadamı İshak Romano.”

Hürriyet: “İşadamı İshak Romano.”

Milliyet’ten özür, Akit’ten vurgu

13 Kasım’da Milliyet ve Akit gazeteleri konuya yeniden döndü: Biri özür dilemek, öbürü “Buffalo Operasyonu”ndaki “Yahudi izi”nin “derinleştiğini” haber vermek için…

Milliyet, belli ki olan bitenden çok pişmanlık duymuş; haberinin “ırkçı” bir yaklaşım içerdiğini hiç gizlemeden özür diliyor.

Okur Temsilcisi Yavuz Baydar, sayfanın tepesine yerleştirdiği “Yahudi tanımı gereksiz…” başlıklı değerlendirme yazısında, öncelikle “cuma günü boyunca gazeteye yağan eleştiri ve kınama mesajları”nı temsilen İzzet Gümüştaş adlı okurun mektubunu yayımladı. Mektup şöyle:

“Haberde, operasyonda gözaltına alınanlarla ilgili bilgiler veriliyor. Ancak dikkatimi çeken şey, bu kişilerden İshak Romano’nun dini kökeninin özellikle belirtilmiş olması.

“Açıkça lafı çevirmeden söyleyeceğim: Bu olay, bilinçli ve bilinçsiz bir ırkçılıktır. O yazıda ismi geçen diğerlerinden hiçbiri ‘Müslüman asıllı’ diye anılmazken, Romano’dan ‘Yahudi asıllı’ diye söz edilmesine başka bir tanım verilemez. En hafifinden ‘dini ayrımcılık’ denir. Bu davranışı 15 yıldır okuru olduğum Milliyet gazetesine yakıştıramıyorum.”

Yavuz Baydar da, mektubunu yayımladığı okur gibi lafını hiç çevirmeden söylüyor:

“Okurlar yerden göğe kadar haklı. (…) Irkçılık suçlamaları yerinde.”

Baydar, konuyu, gazetenin haber müdürü Doğan Akın ile Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Yılmaz’a da taşımış. Akın, “Bu konuda hatalıyız. Okurlardan özür diliyoruz. Bir daha bu hataya düşmeyeceğiz” diyor. Baydar’ın belirttiğine göre, Mehmet Yılmaz da cuma günü hatadan ötürü yazı işlerini uyarmış. Yılmaz, Okur Temsilcisi aracılığıyla bir de söz veriyor: “Milliyet’te bu hatayı bir daha görmeyeceksiniz.”

Mehmet Yılmaz’ın sözünü buraya yazıyoruz. Umarız dediği gibi olur, ama konuya ilişkin önyargıların ne kadar derinlerde olduğu da meydanda. Daha birkaç ay önce aynı meseleyle karşılaşmıştık. İshak Alaton gazeteleri eleştirmiş, o zamanlar Radikal Genel Yayın Yönetmeni olan Yılmaz da köşesinde bir yazı yazarak İshak Alaton’un haklı olduğunu yazmıştı.

Umarız bu kez olur…

İshak Alaton bu defa da Yeni Binyıl’dan Şelale Kadak’ın köşesinde dile getirmiş hassasiyetini. Şöyle diyor:

“Neden sadece bir ‘kötü adam’ın dini önemli de, diğerininki değil? Neden, iyisi ‘Türk’ diye alkış alıyor da, kötüsü, Musevi veya Ermeni diye aşağılanıyor? Bu ayrımcılık ve ırkçılık değil mi?”

Konuya bir kez daha dönen öbür gazeteye, Akit’e gelince…

Yeni bir şey söyleyemeyeceğiz… Bu gazete bildiğiniz gibi: “Halka domuz eti bile yedirmişler!” başlığının altında şu alt başlığı okuyoruz: “Musevilik’te de yenilmesi haram olan domuz ve pek çok kaçak hayvan etinde Yahudi izi derinleşiyor…”

Yani, “Müslümana domuz eti yediren Yahudi” meselesi… Aslında, bu ülkede Musevilerin de yaşadığını ve onlara da haram olan domuz etinin yedirildiğini düşünürsek, bu işin dinle imanla falan bir alakasının bulunmadığı pek güzel anlarız, ama maksat üzüm toplamak değil bağcı dövmek olunca, Akit de böyle yapıyor. (13 Kasım 2000)

Gazetelerde hazırlop 10 Kasım sayfaları
Müsamere basını

10 Kasım tarihli gazetelerde gözümüz yine “PİMAPEN” reklamını aradı ve şükürler olsun yine buldu…Bu reklam şöyle böyle değil; bunun yanında “Dufy” gömleklerinin özel günlerde gazetelere dağıttığı reklamın sözü bile edilemez. Mutlaka hatırlıyorsunuzdur: Bir çerçeve (daha doğrusu bir “pencere”) içine alınmış bir Atatürk fotoğrafı ve altında şu veciz ifade: “Bize en güzel pencereyi sen açtın… PİMAPEN”(!) İnanılır gibi değil! Bir ülkede, hem de AB ile “Katılım Ortaklığı Belgesi” görüşmelerinin filan sürdüğü bir ülkede böyle bir reklam? Aşkolsun doğrusu…Kimlere mi? Tabii ki en başta PİMAPEN’E, sonra da sırayla bu yaratıcılığı borçlu olduğumuz reklam ajansı ve bu reklama sayfalarını açan gazetelere…Anladık gazeteler tabiî ki reklamlarla yaşarlar ama iş buralara kadar tırmandırılır mı? PİMAPEN’in bu reklamı hakkında eminiz bir kez daha çok çeşitleme yapılacaktır. Hak etmiyor mu?

10 Kasım tarihli gazeteler bu özel günü hangi fotoğrafları ve sözcükleri kullanarak hatırladılar. İşte dökümü:

Posta gazetesi birinci sayfasının tamamını Atatürk’ü anmaya ayırmış. Posta, gazete okuyan Atatürk fotoğrafını kullanarak diğer gazetelerden ayrılıyor. Fotoğrafa haddinden fazla iri puntolarla dizilmiş “Seni özlüyoruz” ifadesi eşlik ediyor.

“Halkın gazetesi” Takvim 10 Kasım’ı daha militan tarzda hazırlanmış bir birinci sayfayla hatırlıyor: “Yeniden Samsun’a”. Manşetin altında şu sözler yer alıyor: “ATA, 62 yıl önce çağdaş bir ülke bırakarak gitti. O’nun izinden kopan ve yozlaşan Türkiye’de, artık yeniden Samsun’a çıkmak gerekiyor”. Okuyucu açısından pek açık olmayan sözler… Niçin “artık yeniden Samsun’a”? Karadeniz bölgesinin kendi yağıyla kavrulan bu şehrine niçin çıkılacak? Başka şehir mi kalmadı Türkiye’de? Niye mesela İzmir değil de Samsun? Takvim’in birinci sayfasının tamamı Atatürk’e ayrılmış. Sayfanın yarısını Atatürk’ün Haydarpaşa Garı’nda karşılanışını gösteren bir fotoğraf süslüyor. Fotoğraf altında da şu sözleri okuyoruz: “İnsanların yüzlerindeki aydınlık ifade, kadınların zârafeti, erkeklerin inceliği, Atatürk’ün kurmak istediği çağdaş Türkiye’nin bir yansıması gibi…Bir yanda yokluk ve Cumhuriyet’i yaşatma mücadelesi, diğer yanda pantolonunu ütülemeden sokağa adım atmayan insanlar. 1930’lar için ‘sıradan’ sayılabilecek bu tablo, eskinin sararmış fotoğraflarında kaldı ve 2000’lerin Türkiye’si, o yıllara duyulan özlemle yaşamaya mahkûm edildi.” Fazla, haddinden fazla iç parçalayıcı sözler bunlar… Bir gazetede bütün bu “ütülü pantolon” hikâyelerinin yer alması, geçmişe bu derece özlem duyulması ne tuhaf…Takvim’in yine birinci sayfasında yer alan bir yorum daha var ki, doğrusu buna da aşkolsun: “Atatürk Türkiye’si Avrupa Birliği’nden daha güçlüydü… 80 kuruşa 1 dolar”. Yani bu kadarı da olmaz! “Atatürk Türkiye’si”nin Avrupa Birliği’nden “daha güçlü” olduğunu dünyada Takvim’den başka kim iddia edebilir?

Star gazetesi 10 Kasım tarihli “Özel” ekinin yarısını Atatürk’e ayırmış. Birinci sayfa tamamen “tango” yapan Atatürk’ün fotoğrafına ayrılmış. “İki Mustafa Kemal var” başlıklı “ K. Atatürk” imzalı bir metne de yer verilmiş. Star’ın eki, bir tam sayfasını da “Ata’nın gençlik aşkları”na ayırmış.

Akşam gazetesi Atatürk’ü “Neredesin Atam,” sürmanşetiyle anıyor. Gazete TBMM Başkanı Ömer İzgi’nin AB Katılım Ortaklığı Belgesi’nde yer alan ifadelere ‘Sevr’den de ağır’ diye sert tepki göstermesini alkışlayarak manşete taşıdığından olacak, Atatürk’ü anarken okurlarını şu notu düşmeyi de unutmamış: “Senin dize getirdiğin Avrupa bizi kapısında bekletiyor. Olanları gördükçe içimizdeki özlem dağ gibi büyüyor. Tek sığınağımız, en büyük gücümüz yolumuzu aydınlatan ilkelerin.”

Yeni Binyıl gazetesinde 10 Kasım sade ve soğukkanlı bir dille hatırlanıyor: “Atamızı anıyoruz”. Gazete, “Onun kurduğu cumhuriyet, önündeki onca engele karşı, yılmadan başa yarışıyor. Avrupa Birliği’nin kapılarını zorluyor, insanlarını daha mutlu yaşatmak, standartlarını yükseltmek için çabalıyor. Atam, rahat uyu…” Görüldüğü gibi, Yeni Binyıl özellikle Takvim’in ve Akşam’ın kötümserliğinden uzak bir ruh hali içinde. Gazeteye göre “her şeye karşı” işler yine de yolunda…

Ortadoğu gazetesi birinci sayfasının yarısını Atatürk’e ayırmış. “Türk milleti seni asla unutmayacak” ve “Şükranla anıyoruz” başlıkları ve diğer gazetelere kıyasla pek başarılı olmayan bir illüstrasyonla…

Sürmanşetten “Sönmeyen ışığımızsın” diyen Sabah, Atatürk’ün güzel bir fotoğrafını kullanmış. Gazete “Hoşgörülü örnek lider” altbaşlığıyla da Cumhurbaşkanı Sezer’in 10 Kasım dolayısıyla yaptığı açıklamaya atıfta bulunmuş.

Radikal’in birinci sayfasının tamamını “Seni unutmadık” sözcükleriyle birlikte Atatürk’ün bir fotoğrafı kaplamış. Aslında bu birinci sayfa bir bakıma gazeteye giydirilmiş bir “gömlek” gibi. Sayfayı çevirince Radikal’in logosu yine karşımızda. Bu operasyonun göze çarpan tek yararı, gazetenin genel yayın yönetmeni İsmet Berkan’ın yazısının bir gün için bile olsa “birinci” sayfaya taşınmış olması…

Hürriyet’in Atatürk’ü anlatırken seçtiği ifade de çok iddialı: “Milenyum lideri”. Şöyle devam ediyor gazete: “Çağındaki liderler silinip giderken, Atatürk fikirleri ve eserleriyle yeni binyılda da güneş gibi parlayacak.” Demek ki (yani Hürriyet’e göre) Atatürk sadece “çağındaki liderleri” aşan “milenyum”un lideri değil; Atatürk (yine Hürriyet’e göre) gelmiş geçmiş ve gelecek bütün “milenyum”ların lideri. “İfade çok iddialı” derken bunu kastediyoruz…

Milliyet gazetesi gerçekten soğukkanlı bir tutum sergiliyor. Birinci sayfanın köşesinde yer alan ve Atatürk’ü manevi kızı Ülkü ile birlikte gösteren bir fotoğraf, hepsi bu kadar…

10 Kasım Akit gazetesinin de birinci sayfasında. Gazete tabii ki bilinçli olarak “Atatürk” adını kullanmamış. “Mustafa Kemal anılıyor” başlığı altına bir de fotoğraf yerleştirilmiş. Tabiî ki fotoğraf da bilinç olarak seçilmiş: Mustafa Kemal ve başında türbanıyla Latife Hanım…

Yeni Şafak, o da abartısız olarak Atatürk’ü bir fotoğraf ve Cumhurbaşkanı Sezer’in konuşmasından çıkarılmış “Atatürk’ün hedefi tam demokrasiydi” başlığıyla anıyor.

Zaman’ı da unutmayalım: “Bugün 10 Kasım: Gösterdiği hedef 62 yıl sonra önümüzde” diyor sürmanşetten Zaman. Atatürk’ün şu sözünü hatırlatmayı da unutmayarak: Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.”

10 kasım tarihli gazetelerin Atatürk’ü anmak için hazırladıkları sayfaların durumu böyle… Peki bu sayfalarda “özel” olan ne ve biz emek verip bu taramayı niçin yaptık? Her yıl neredeyse tıpkı basım karşımıza çıkan bu sayfaların bir özelliği tabiî ki yok. Gazetelerin en kolay, en zahmetsizce hazırlanan sayfaları bunlar. Çoğu kez haddinden fazla abartılı bir duygusallık ve özensizlikle hazırlanmış ve yine çoğu kez “komik”, hatta “gülünç” sayfalar bunlar…Her şeyden önce de, en önemli özelliklerinden birisi “akılcılık” olan Atatürk’ün hatırasına bir saygısızlık örneği bu sayfalar. Basının bu konuda da, olması gereken türden bir yayın yapmasının zamanı daha gelmedi mi? “Atatürk’ü anma” adı altında yapılan bu yayınların “yetişkin” bir okur kitlesine etkisi nasıl oluyor dersiniz? “Yetişkin” olmaktan çok uzak olan bu yayınlar 10 Kasım’larda artık gazetelerin sadece birinci sayfalarında değil, gazetelerin köşelerinde de görülmeye başlandı. Buna da bir örnek vermek gerekirse, işte Hürriyet’ten Emin Çölaşan’ın 10 Kasım tarihli köşesinin insana umutsuzluk aşılayan manzarası… (10 Kasım 2000)

Oktay Ekşi’den açıklama: “Bir değil, iki yazı yazdım”

“Basının 2.5 yıllık andıç macerası” başlıklı değerlendirme yazımızda, Hürriyet gazetesi başyazarı Oktay Ekşi’nin, 25 Nisan 1998 tarihinde kaleme aldığı “Alçakları tanıyalım” başlıklı bir yazısına link vermiştik. Aynı değerlendirmede, Ekşi’nin daha sonra bunun bir ‘devlet tertibi’ olduğunu anladığını ve özür dilediğini belirtmiştik. Oktay Ekşi’nin özür dilediği yazısının tarihini öğrenmek için kendisini aramış, bulamamıştık. Bize yardımcı olmaya çalışan sekreteri de tarihini bulamadığı için yazıya link verememiştik. Hürriyet başyazarı ve Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi, Medyakronik’i aradı ve bununla ilgili bir değil iki yazı yazdığını belirterek yazılarını gönderdi. Ekşi’nin iki yazısının tam metni için…

Oktay Ekşi’nin 12 Aralık 1998 ve 28 Şubat 1999
tarihlerinde Hürriyet’te yayımlanan iki köşe yazısı

Oktay Ekşi,
Hürriyet
, 12 Aralık 1998

Haysiyet cellatlığı...

Aliye Kara, üç gün öncesine kadar bilinmeyen bir isim. Ama şimdi biliniyor, çünkü kumarhaneler kralı geçinirken öldürülen Ömer Lütfü Topal'ın pek mutemet yakınlarından biri diye polis tarafından ifadesi alınırken, kamuoyunu karıştıracak açıklamalar yaptığı duyuruldu.

Aliye Kara'nın saydığı isimlerden bazılarının marifetlerini sadece biz değil, Mısır'da sağır sultan bile duymuştu.

Örneğin Turizm Bakanlığı'nın Müsteşar Yardımcılığı'na kadar yükselen Mevhibe Can isimli bir hanım var (ötekileri saymıyoruz).

Tıpkı Semra Özal'ın, devr-i saltanatlarında Devlet Planlama Teşkilatı'nda çalışan Mehmet Yeğinmen (veya Yeyinmen) isimli kardeşi gibi...

Bunların etkinliğini bildiğiniz olayların sonuçlarından anlarsınız. Yüzlerini bilemez, fotoğraflarını göremezsiniz. Ama namları ağızdan ağıza dolaşsa bile haklarında hiçbir soruşturma açıldığına tanık olamazsınız. Zaten onlar da kaşımazlar. Unutulmayı tercih ederler.

Aynı kategorinin bir de ar damarı çatlamış olanları vardır. Bunları her yerde karşınızda bulursunuz.

Aliye Kara'nın saydığı isimlerden Korel Göymen hakkında ANAP İstanbul Milletvekili Bülent Akarcalı dün bir açıklama yapmış. Korel Göymen'i uzun yıllardır tanıdığını vurgulayarak, ‘‘Göymen'i ne idüğü belirsiz bir kişinin iddia ve ithamıyla teşhir etmek, hakiki Türk aydınına yapılan ve yapılabilecek en büyük kötülüktür. 1991'de Turizm Bakanlığı'ndan ayrılmamdan bir süre sonra Turizm Bakanlığı Müsteşarı olan Korel Göymen'in adını rüşvet ya da şahsi çıkar kelimeleriyle yan yana bulundurmak insafsızlıktır’’ demiş.

Göymen'i biz de 1983'te, SODEP'in kurucularından biri olarak tanıdık. Akarcalı'nın dediklerinin altına imzamızı biz de tereddütsüz atarız.

Ama olayın özü Korel Göymen'in dürüst olup olmaması değil. Olayın özü Aliye Kara'nın (ister özgür iradesiyle ister baskı altında) verdiği ifadenin polis tarafından basına sızdırılması. Böylece bir takım insanların şeref ve haysiyetinin bir günde beş paralık edilmesi.

Böyle bir tertibe bir süre önce ‘‘Şemdin Sakık'ın ifadesi’’ diye yine resmi makamlarca basına sızdırılan yalan bilgiler yüzünden biz de alet olduk. Verilen bilgiye göre bazı meslektaşlarımız bölücübaşı Apo'dan para, bazıları da talimat alarak yayın yapmıştı. Biz de ‘‘Her kimse bu alçakların isimleri açıklansın’’ diye yazdık. Derken bazı meslektaşlarımızın isimleri duyuruldu. Ama sonra Şemdin Sakık, ‘‘Benim ifademde böyle bir iddia ve isim yoktu’’ deyince gerçek ortaya çıktı. Ne var ki biz de, arkadaşlarımıza iftira edenlere yardımda bulunmuş gibi olduk. Oysa böyle adi bir tertibin içinde bizzat devletin bulunabileceğini nereden bilebilirdik?

Gördüğünüz gibi bizde insan onurunun asıl düşmanı devletin ta kendisidir. Devletin bu kusurunu düzelteceğini sanmak ve beklemek anlamsızdır. O nedenle devletin saldırılarına karşı kendi haklarımıza sahip çıkmak, hukuk yolundan ayrılmadan mücadele vermek (örneğin bu tür açıklamalar nedeniyle devleti tazminata mahkûm ettirmek) tek çaredir.

Oktay Ekşi,
Hürriyet
, 28 Şubat 1999

Aldatılmak istemiyoruz

Hadi anladık. ‘‘Hukuk devleti’’ olabilmemiz için daha kırk fırın ekmek yememiz lazım.

İyi ama hiç değilse ‘‘kanun devleti’’ olalım. Yani, yürürlükteki kanunlarımızı tam olarak uygulayalım.

Bunları neden söylüyoruz biliyor musunuz?

Son olarak şu Apo olayı ardından yaşadıklarımıza bakınca hálá doğru dürüst bir kanun devleti bile olamadığımızı görüyor, üzülüyoruz da ondan.

Önce bir noktayı vurgulayalım:

Bu satırlara imzasını atan insan gazetecidir. Bizim işimizin temeli ‘‘haber’’dir. O nedenle biz en çok, en doğru haberi en erken öğrenen ve en iyi şekilde formüle edip en sondaki alıcıya (okuyucuya, izleyiciye) en hızla iletebilen gazeteciyi takdir ederiz. Ona ‘‘iyi gazeteci’’ deriz.

Şu yazdıklarımızdan da anlaşılır ki, ‘‘Apo'nun ifadesi’’ diye günlerdir gazetelerde yayınlanan haberleri (bunlardan doğru olanları) alıp kamuoyuna sunan meslektaşlarımıza takdirle bakıyoruz.

Velakin olay ondan ibaret değil ki...

Meselenin bir de bu haberleri verenlerle ilgili yanı var.

Bildiğiniz gibi hazırlık soruşturması gizlidir. Bu sadece Türkiye'de değil, yanılmıyorsak istisnasız her ülkenin yasalarında bulunan bir hükümdür. Yani burası bir kanun devleti ise o hükmün uygulanması gerekir.

İnsan merak ediyor... Hazırlık soruşturması sırasında alınan ifadeyi gazetecilere veren ve söz konusu ‘‘gizliliği’’ ayaklar altına alan -yahut aldıran- yetkililerin (hadi hukuk devleti kavramını bilmiyorlar diyelim) kanun devleti kavramından da mı haberleri yoktur?

Dahası... Biz bu haberleri alan ve kullanan meslektaşlarımızı takdir etmekle birlikte asıl, o vesileyle kamuoyunun yanlış bilgilerle şekillendirildiğinden endişeliyiz.

Nitekim dikkatinizi çekmiştir: Sözde Apo, biri İbrahim Tatlıses, öteki türkücü Ahmet Kaya ve üçüncüsü Prof. Dr. Doğu Ergil'i tarif ederek, PKK'nın onlardan yardım gördüğünü veya onlarla ilişkili olduğunu söylemiş.

Şemdin Sakık yakalandığı zaman aynı çevreler, onun da aynı şekilde üç meslektaşımızın PKK ile ilişkisini açıkladığından söz ettiler. Biz de ‘‘Kim ise bu alçaklar açıklansın’’ dedik. Ama sonra Sakık mahkemede, ‘‘Ben böyle bir ifade vermedim’’ deyince, birtakım aşırı akıllıların hepimizi aldattığını (disinformation kurbanı olduğumuzu) gördük. Üstelik kendi meslektaşlarımızı haksız yere incittik diye üzüldük.

Bu son örneğe gelince... Bizim ne İbrahim Tatlıses'e, ne de ötekilere kefil olmamız söz konusudur. PKK ile bir ilişkileri olduysa adaletin huzurunda versinler hesaplarını...

Ama gizli bir soruşturmada söylenip söylenmediği bilinmeyen bir sözle insanları zan altında bırakmaya ve onların kişilik haklarını ihlal etmeye kimin ne hakkı vardır?

Kendi vatandaşına saygısı olmayan devletin neye saygısı olabilir?

Abdullah Öcalan meselesinin bir de bu boyutu yok mu?

 

Başa Dön