|
Kasım:
1. bölüm,
2. bölüm, 3.
bölüm, 4. bölüm, 5.
bölüm, 6.bölüm
Ekim:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm, 4.
bölüm
Eylül:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm
Ağustos:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm, 4.
bölüm
Temmuz:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm, 4.
bölüm
Haziran:
1.
bölüm, 2.
bölüm, 3. bölüm, 4.
bölüm
Mayıs:
1.
bölüm

EKİM
2 / 2000
“Zaman”sız
haber görünce durun!
“Sözde Ermeni Milleti’nin sözde anavatanı
Anadolu”
Sabah İstanbul’un
Sarıgül sevgisi
“Yeni Binyıl Pazar…” Bu ne hal?
“Ter
kokusunu hayır!”
Sabah
bu manşeti kim için atmış olabilir?
Erdal inönü kendine gel!
Anane…
anaane… anneanne… falan…

“Zaman”sız
haber görünce durun!
“Cinselliğimiz
için bir dakika karanlık” başlıklı haberin, birinci sayfadan
verilen anonsunu kelimesi kelimesine aktarıyoruz (Milliyet,
17 Ekim): “Bilgi Üniversitesi’nde cinsellik konferansı vardı.
Salona 10-15 öğrenci geldi. Bunun üzerine ışıklar kapatıldı.
Salon bir anda doldu. Soru sormaları istenen öğrenciler utanınca
kimse el kaldırmadı. ‘Kâğıda yazın’ denince soru yağdı.”
Sorumuz
şöyle: Sizce Bilgi Üniversitesi’ndeki cinsellik konferansı
ne zaman yapıldı? Cevap için, Milliyet’in birinci sayfa
editörlerinin bizi gönderdiği 23. sayfaya gidiyoruz…
Disiplin
başlığı “EĞİTİM / GENÇLİK” olan 23. sayfada üç haber yer alıyor.
Başlıklar şöyle: “Kulaktan duyma cinsellik…”, “Yıldız Teknik
karanlıkta…” ve “Başkent’te okullar iki gün tatil.”
Gördüğünüz
gibi bu üç başlık altında yer alan haberlerden hangisinin
Bilgi Üniversitesi’nde verilen cinsellik konferansı ile ilgili
olduğunu kestirmek güç. “Başkentte okullar iki gün tatil”
haberini eleyebiliriz. Eliyoruz. Peki, ilk iki haberden hangisi?
“Kulaktan duyma cinsellik” başlığı umut veriyor, ama haberin
tümünü okuduğumuz halde Bilgi Üniversitesi’ndeki cinsellik
konferansına ilişkin tek bir satır bulamıyoruz. “Cinsellik
eğitimi konusunda yapılan çalışmalar her geçen gün artıyor”
diye başlayan haber, şöyle devam ediyor: “Son olarak bir prezervatif
firmasının (…) gerçekleştirdiği araştırmadan çarpıcı sonuçlar
çıktı.”
Haber,
böyle devam ediyor ve sonuna geldiğinizde Bilgi Üniversitesi’ndeki
cinsellik konferansına dair tek bir satır okumamış oluyorsunuz.
Şimdi
de son ümidimiz, “Yıldız Teknik karanlıkta” haberindeyiz…
Hatırlayın, birinci sayfanın anonsu “Cinselliğimiz için bir
dakika karanlık”tı, acaba okullar karışmış, “Bilgi Üniversitesi”
yerine yanlışlıkla “Yıldız Teknik” yazılmış olabilir miydi?
Fakat hayır, haberin daha girişinde, bu okulun açılış töreninde
elektriklerin kesildiğini, “karanlık”ın bir metafor olarak
kullanılmadığını anlıyoruz.
Çaresiz,
ilk habere yeniden dönüyor ve “Aman kimse görmesin” başlığını
taşıyan küçük çerçeve yazıyı okuyoruz. Birinci sayfadan anonsu
verilen “haber” işte bu. Okuyoruz:
“Durex
Türkiye Genel müdürü Erdinç Nuray, gençlerin cinsellik konusundaki
utangaçlıklarına şöyle örnek verdi: ‘İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde
düzenlenen konferansta ilk önce yaklaşık 10-15 genç dinleyici
olarak gelmişti’…” Devamına gerek yok, onu birinci sayfa anonsundan
biliyorsunuz.
Şimdi
bir yandan haberin muhtemel gelişme seyrini belirtelim, bir
yandan da haberdeki gazeteci “kurnazlık”larını sıralayalım:
Biliyorsunuz,
Türkiye’deki günlük gazetelerde her gün ille de bir cinsellik
haberi bulunmalıdır, işte bu tür bir “hani bizim cinsellik
haberimiz?” krizi sırasında gazetenin sağlık muhabirlerine
haber salınır. Onlar da torbalarındaki -bir kısmı zaten önceden
kullanılmış olan- araştırmalara bir göz atar ve getirir, yazıişleri
masasına koyar.
Örneğimizdeki
haber, bir prezervatif firmasının 16-55 yaş grubundan kadın
ve erkekler arasında yaptırdığı bir araştırmaya dayanmaktadır.
Haber, klasik bir araştırmadır, “çekici” değildir. Fakat firmanın
genel müdürünün, Bilgi Üniversitesi’nde bir yıl önce (evet,
bir yıl önce) gerçekleştirilen bir cinsellik konferansındaki
izlenimleri ilginçtir. Öyleyse ne yaparız? Bu izlenimi birinci
sayfaya alırız, içerdeki haberin prezervaif firmasının araştırması
olması nedeniyle okurun yaşayacağı güçlük bir an kafamızı
karıştırsa da bu fikri derhal zihnimizden kovarız… Bu sözlerin
sahibi olan müdürün adını hiç anmayız, ona ait sözleri tırnak
içine almayız, hiç zaman belirtmeyiz, böylece “izlenim”e sanki
dün gerçekleşmiş taze haber süsü veririz ve işi bağlarız.
Şimdi
siz, Milliyet’in, haberi birinci sayfadan nasıl verdiğini
lütfen bir daha okuyun ve şunu hiç unutmayın: Eğer bir gazete,
haberinde anlattığı şeyin ne zaman gerçekleştiğini belirtmiyorsa,
çok dikkatli olun. O gazete, büyük bir ihtimalle çok eski
bir haberi allayıp pullayıp size yeniden sunmaktadır.
(17
Ekim 2000)

“Sözde
Ermeni Milleti’nin sözde anavatanı Anadolu”
16 Ekim
Pazartesi gününün “Gündemdekiler”i. NTV’nin
genç programcısı Murat Birsel’in bu güzel bahar akşamındaki
konuğu MHP’li Devlet Bakanı Abdülhaluk Çay. Devlet Bakanı
TBMM’de şu günlerde Başkan seçimi yapıldığından olsa gerek
İstanbul stüdyosuna gelememiş, programa Ankara’dan katılıyor.
Dolayısıyla, program her zamanki samimi havasından epeyce
uzak. Birsel ve Çay birlikte hangi konuyu gözden geçiriyorlar?
Konu ciddi; son günlerde gündemden düşmeyen “Ermeni Soykırımı”
meselesi. Aslında konuyu gözden geçiren tek kişi var, o da
Devlet Bakanı Çay. Birsel İstanbul’dan konuğunu dinlemekle
yetiniyor. Tek katkısı ara sıra Çay’ın söylediklerini başıyla
onaylamaktan ibaret. Abdülhaluk Çay (kendisi aynı zamanda
Prof. olsa gerek) meseleyi çok gerilerden alarak açıklıyor.
16.yüzyıldan itibaren filan… Ermenilerin nasıl olup da “millî
kültüre” yöneldikleri, bu çerçevede dillerinin nasıl oluştuğu
ve Fransız Devrimi’nden nasıl etkilendikleri….gibi (biraz
“daldan dala” olsa da) önemli konular. Devlet Bakanı tezinde
biraz daha ısrar etse ortaya “sözde Ermeni Milleti” gibi yeni
bir sözde kavram daha çıkacak! Murat Birsel her zamanki gibi
çok sakin. Araya mesafe de girdiğinden olacak konuğunun söylediklerine
çok mesafeli görünüyor. Ama durun, işte nihayet konuşacak,
o da bir şeyler söyleyecek! Belki de “Sayın Bakan”a tezlerinin
pek bir iddialı olduğunu hatırlatacak. Ne gezer… Bu sadece
“teşekkür” için alınan bir söz hakkı. “Efendim şeref verdiniz…
Efendim verdiğiniz bilgilerle bizleri çok aydınlattınız… Efendim
sizinle bir başka program daha yapalım da görüşlerinizden
daha çok yararlanalım…”
17 Ekim
tarihli Hürriyet’te Oktay Ekinci’nin başyazısı “Washington’daki
kavga” başlığıyla ABD Temsilciler Meclisi gündemine giren
malum tasarıdan söz ediyor. Ekşi, yazısını bitirirken İşçi
Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in Temsilciler Meclisi
önüne gelecek “öneri”nin tam metnini açıklaması dolayısıyla
bu konudaki taze bir fikrini daha açıklamış. (Bu konu, yani
sözkonusu “öneri” metninin “tam” olarak şimdiye kadar gazetelerde
yer almaması da çok önemli ama şimdiki konumuz farklı.) Ekşi’ye
göre, öneri metni aynı zamanda “ve en vahimi”, “Anadolu’nun
önemli bir kısmını ‘Ermenilerin 2500 yıllık anavatanı’ olarak
tescil” etmektedir. Ekşi’nin bu “2500 yıllık anavatan” tezi
karşısında bu derece dehşete düşmesini nasıl yorumlamalı?
Bu tezde insanı dehşete düşüren nokta nedir? Anadolu’dan Ermenilerin
“anavatanı” olarak söz edilmesi mi? Yoksa, “Gündemdekiler”de
ima edildiği gibi bu “Ermeni Milleti” de mi “sözde”? Yoksa
şimdi de sırada “sözde Ermeni anavatanı Anadolu” mu var? (17
Ekim 2000)

Sabah
İstanbul’un Sarıgül sevgisi
Medyakronik’in
“prova baskılarının” yapıldığı günlerdi… Sabah İstanbul’un
Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’e gösterdiği teveccüh
hepimizin dikkatini çekmişti. Neredeyse öbür belediyelerin
toplamı kadar haber Şişli Belediyesi için çıkıyordu ve bunların
tümü övgü niteliğindeydi. O günlerde, gazetenin birkaç ay
sonra İkitelli’den, Şişli Belediyesi’ne bağlı Nişantaşı’na
taşınacağı aklımıza gelmediği için bu ilgiye fazla bir anlam
verememiştik. Normal olarak, İkitelli’deki bir gazetenin,
mesela Bakırköy Belediyesi’nin “hizmetlerine” geniş yer ayırması
daha makuldü.
Tahmin
edeceğiniz gibi, gazetenin Nişantaşı’na taşınmasından sonra
Sabah İstanbul’daki Şişli Belediyesi haberleri
katlanarak arttı. Bugün size 16 Ekim tarihli Sabah İstanbul’dan
sembolik bir örnek sunuyoruz…
Sabah
İstanbul’un üçüncü sayfasında yarım sayfayı kaplayan bir
haber… Başlık ve spotlar şöyle:
“Halaskargazi
esnafı, tercihli yolun kaldırılması için Sarıgül’den yardım
istedi… Son tercih… Başkan Mustafa Sarıgül, Büyükşehir Belediyesi
ile işbirliği halinde esnafı ‘tercihli yol’ kâbusundan en
kısa zamanda kurtaracağını müjdeledi.”
Sabah
İstanbul’daki meslektaşlarımız, Başkan’ı ne kadar severlerse
sevsinler, sonunda bir haber yazdıklarını düşünerek başlık
ve spotlarda serinkanlılıklarını korumuşlar. Fakat iş, Belediye
Meclisi salonunda esnafla buluşan Mustafa Sarıgül’ü anlatmaya
gelince, bu titizliğin bir anda berhava olduğuna tanıklık
ediyoruz:
“O konuştu,
yüzler güldü… Nihayet umut ve coşkuyla karşılaştılar… Caddeyi
bıçak gibi kesip esnafla İstanbullular’ın arasına duvar ören
tercihli yol konusunda bugüne kadar feryatları duyan olmadı.
Sarıgül’ün kararlı ilgisi, verdiği müjdeler nihayet Halaskargazi
esnafını umut ve coşku duygularıyla buluşturdu.”
Tercihli
yolun kaldırılması için imza veren firmaların tam listesinin
de yer aldığı haberde, Sabah’çılar, “Bu çarpıklık”ın
yalnız mağazaların değil, “herkesin” talebi olduğu yönünde
bir de yorum eklemişler haberlerine:
“Bu çarpıklık
bitecek, prestij gelecek… Halaskargazi Caddesi’nde çağdaş
şehircilik kavramına yakışmayan, bir çıbanbaşı gibi esnafa
ve yöre halkına yıllardır ıstırap veren bu görüntüye nihayet
sünger çekilecek. Kimsenin tercihi olmayan ‘tercihli yol’
gidecek, caddeye prestij gelecek.”
Biz,
Sabah İstanbul’cuların bu işi bir de işlerine güçlerine
otobüsle giden İstanbullulara sormalarını salık veriyoruz.
Özellikle de, tercihli yolun işlemeye başlamasından önce oradaki
trafiği hatırlayan daha yaşlı İstanbullulara… (17
Ekim 2000)
“Yeni
Binyıl Pazar…” Bu ne hal?
“Hepimizin
isteklerini fark etmiş”, dolayısıyla durmaksızın “Okumak…
okumak… okumak” isteyeceğimiz gazeteyle, yani “Yeni Binyıl’ın
pazar hali”yle sonunda tanıştık. Gazetede -inanmak size biraz
zor gelecek- bir gün önce oynanan Galatasaray-Siirt Jetpa
Spor ve Trabzonspor-Beşiktaş maçlarıyla ilgili tek satır haber
yoktu. Buna karşılık, Metin Göktürk’ün iki ay kadar önce yazdığı;
“kahve köpüğünün altına gizlenmiş sıcacık rayiha gibi” göğüslerini
alabildiğine gösteren, ama aslında “zindan gibi tesettürlü”
olan ve bu haliyle yazarı “derinden yaralayan” tezgâhtar kız
yazısının tekrarı vardı. Bu yazının o yazıdan tek farkı, yazıya
güzel göğüslü bir genç bayanın eşlik etmesiydi. Bugünkü (16
Ekim) “normal” Yeni Binyıl da, “pazar hali”yle yarış
etmek ister gibi Metin Münir’in yazısının üstüne Ercan Uygur
imzasını koymuş. (Bir sayfa ötede hakiki Ercan Uygur yazısı
ayrıyeten mevcut). Şaka bir yana, Yeni Binyıl, bu tür
hataları en fazla yapan gazete olarak öne çıkıyor. Gazetenin
bu hali, “kaliteli gazete” iddiasıyla hiç bağdaşmıyor. (16
Ekim 2000)

Köşe
yazarlarından anlamlı bir kampanya:
“Ter
kokusunu hayır!”
Son günlerde
bazı köşe yazarlarının kendilerine ilginç bir uğraş bulduklarını
gözlemliyoruz. Bu yazarlar, “Acaba üstümüze vazife midir?”
filan demeden hayırlı bir kampanyanın öncülüğünü yapıyorlar.
Yazılarında dile getirdikleri sorun çok gerilere, insan türünün
ortaya çıktığı zamanlara kadar giden bir sorun: “Ter kokusu”…Ne
yapmalı, nasıl yapmalı da, adına Türkiye denilen coğrafyada
bu sorunu ortadan kaldırmalı? Soruna ilgi duyanlar tabii ki
sadece onlar değil; sorun kozmetik sanayinin de ilgi alanında.
Ama şu farkı unutmayalım: Köşe yazarları kampanyayı, sabun,
şampuan, parfüm, vb. üreten hiçbir kuruluşun kullanmaya cesaret
edemeyeceği bir üslupla açmış bulunuyorlar. Düşünün, hangi
sabun üreticisi kuruluş hazırlattığı reklamlarda “Leş gibi
kokuyorsunuz! Durmayın sabunlanın!” benzeri bir ifade kullanmaya
cesaret edebilir. Birçok sanayici gibi kozmetikçiler de sabırlı
ve “evrimci”; “ter kokusu” sorununun tarihin doğal akışı içinde
bir gün çözüleceğine inanıyorlar. Oysa köşe yazarları böyle
mi? Onlar aceleci, onlar sorunun bugünden yarına çözülmesini
istiyorlar. Üslupları bu nedenle sert, bu nedenle sabırsızlar.
“Ter
kokusuna hayır!” kampanyası Hürriyet’ten Serdar Turgut’un
bir yazısıyla alevlendi. Turgut, İstanbul metrosundan söz
ederken “metroda ter kokmak” bahsine de değindi. Batı ülkelerindeki
benzerlerini aratmayan İstanbul metrosunun temiz kalması sağlanırken,
metro yolcuları da ter kokmamaya dikkat etmeli, medeni insanların
medeni bir vasıtada kokmadan yolculuk ettikleri bir düzen
amaçlanmalıydı.
Sonra
Sabah’tan Murat Birsel’in yazısı geldi. Birsel, “Her
gün hamam her gün hamam!” başlıklı her zamanki gibi eğlenceli
yazısında sorunu açıkça ortaya koyuyordu: “Şu ‘Ter kokuyorsunuz’
demeyi ayıp kabul etmekten çıkartalım. Hele otel ve restoranlarda
personel lavabolarında yazmalı ‘Ter kokan arkadaşını uyar
ki o da seni uyarsın!’ Bu halimiz -dikkate alsak- bir günde
toptan yok edebileceğimiz bir derdimiz. Ben lafta kalmasın
diye kaleme aldım.” Büyük bir samimiyet ve sorumluluk duygusuyla
kaleme alınmış güzel satırlar…
Hürriyet’ten
Hadi Uluengin’in “Modern Zamanlar” köşesinde yer alan yazısının
başlığı bile tek başına yazarın bu soruna ne kadar radikal
yaklaştığının habercisiydi: “Kokarca”. Hemen söyleyelim ki,
“ter kokusu” sorununu en çok ciddiye alan, üzerinde en çok
kafa yorup en çok çeşitleme yapan köşe yazarı hiç şüphesiz
Uluengin’di. Bu yazı sorunun teşhisi ve önerilen çareler açısından
şöyle böyle değil, gerçekten bir başköşeyazısıydı…
Uluengin,
yazısına hareket noktası olarak Serdar Turgut’un değindiği
“metroda ter kokusu” bahsini seçmiş. Meslektaşına şöyle sesleniyor:
“Allah lafını işitsin Serdar ama korkarım ki, Levent’e gitmek
için Taksim’de vagona bindiğinde yanındaki herif teke kokuları
saçacağından, sen en kabadayısı Şişli’ye kadar dayanabilecek
ve soluğu yukarıda alacaksın…” Bir yanlış anlamayı önlemek
için hemen belirtelim ki, Serdar Turgut. söz konusu yazısında
sıra “metroda ter kokmak” konusuna gelince “Öteki Türkiye”nin
metrodaki üyelerinden benzer sözcüklerle söz etmiyordu. “Teke
kokuları saçan herif” gibi ifadeler tamamen Uluengin’in bir
katkısı olarak değerlendirilmelidir.
Uluengin’in
yazısı fazla gecikmeden hiddetli bir hal almaya başlıyor.
Yazı henüz biraz açılmışken “Yani bok, ter, sidik, ayak gibi
kokuların bizleri rahatsız etmesi gerekir” türünde cümlelerle
karşılaşıyoruz. Tabii bunlar daha hiç bir şey; yazı biraz
daha ilerleyince daha hiddetli bir nitelik kazanacaktır…
Uluengin’in
yazısı yine çok gecikmeden okura doğrudan hitap eden (hem
de “senli benli”) bir biçim alıyor. Mesela şöyle: “Dolayısıyla,
sana söylüyorum muhterem, en önce şu çoraplarını değiştir!”
Biliyoruz, siz de bizim gibi düşünüyorsunuz: Bir köşe yazarının
okuruna “çoraplarını değiştir” diye seslenmesi üzerine vazife
midir? Bu arada Uluengin’in “ter kokusu” sorununu giderek
metronun dışına taşımaya 11 başladığını görüyoruz. Bu çerçevede
ilk mekan camilerdir: “cami şadırvanında abdest alıyormuşsun
kaç para, sevabını külahıma anlat. O leşleri (yazar burada
“kokan çoraplar”a atıfta bulunmaktadır) tekrar ayağına geçirip
namaza durduğunda, Allah göstermesin benim alnım senin ardında
secdeye varırsa günahın en katmerlisini işlemiş olursun!”
Görüldüğü gibi, Uluengin, bu satırlarla “ter kokusu”nu merkeze
alarak “sevap” ve “günah” faslına da girmiş bulunmaktadır.
Yazarın “şadırvan”dakilere bir uyarısı daha vardır: Peki,
ne o gömleğinin koltuk nahiyesindeki rezil-i rüsva leke? Onu
da değiştir. Değiştiremiyorsan yukarıdaki ameliyeyi aynen
tekrarla.”
Uluengin
-diğer köşe yazarları tarafından da gündeme getirilen- “ter
kokusu”na bir çözüm önerisi olarak “deodorant” kullanımına
da değiniyor. “Sürün be adam, korkma kimse şorolo demez… ‘Erkekliğine’
halel gelmez…” cümlesinde ifadesini bulan erkeklere yönelik
bu çağrı, “Fakat siz de sekreter hanım kızımız!” hitabıyla
kadınları da hedef alarak daha bir genişliyor. (Not: Bu örneğin
bir benzeriyle, sadece erkekler dünyasıyla sınırlı kalmak
üzere Murat Birsel’in yazısında da karşılaşıyoruz. Birsel,
olayı bir restoranda servis yapan (ve yine koltuk altları
ter kokan) garson örneğinden hareketle açıklamaktadır.) Buradaki
“uyarı” da şöyle formüle edilmiş: “Aslında teninize hiç uymayan
bir parfümü sırf Fransevi şöhretinden dolayı gerdanınıza boca
etmişsiniz ama, faksları göstermek için yanıma geldiğinizde
koltuk altlarınızdan ulaşan koku burun direğimi öylesine kırıyor
ki, yarın sabah size bir deodorant hediye getirsem aklınızdan
ne geçer diye düşünüyorum…” Yazarın betimlediği tablo tabii
ki hayal mahsulü… Ama olsun, yazar önemli bir “misyon” uğruna
hayal gücünü bile zorlamaktadır…
Uluengin’in
yazısının son bölümü tamamen çığrından çıkmış nitelikte görülüyor.
Yazının genelinde hakim olan hiddet, artık hakarete dönüşmüştür.
Kime hakarete mi? Kime olacak okurlara tabii ki…İnanmazsanız
şu cümlelere bir bakın: “Dolayısıyla, sizler hepiniz, eğer
dağda tek başına ayılarla ikamet eden ve kendisine hiç saygı
beslemediği için de onlar gibi kokmaktan beis duymayan insan
bozuntularıysanız, isterseniz derinizi postla değiştirin ve
ayrıyeten de koltuk altlarınıza hayvanın dışkısını yapıştırın,
zerre kadar umurumda değil. Ancak, şehre indiğinizde o kokuyu
zinhar bana taşımayın! Oradaki ayılığınızın derecesini burada
ayı oğlu ayılığa vardırmayın! Kokun ulan bana ne, ama bitişimden,
şehrimden ve metromdan uzak, çok uzak, upuzak durun!”
Haksız
mıyız? Bu satırlar nasıl bir şeydir? “Ter kokusuna hayır!”
kampanyasının başköşeyazarının amacı nedir? Bu nasıl bir hayal
gücüdür?
(13
Ekim 2000)

Sabah
bu manşeti kim için atmış olabilir?
Tanıl
Bora, Medyakronik’te yer alan son yazısında (“Medya ve İnsan Hakları”) “hayatın her alanına nüfuz
eden” medyanın insanların “algılama kalıplarını” belirlediğini
de söylüyor. Yani bir bakıma medya öyle bir “kudret”tir ki
sırasında insanların içinde soluk alıp verdikleri gerçeklikle
yetinmeyip (veya bu gerçekliğe tahammül edemeyip) kendi marifeti
olan yeni bir “gerçeklik”i elinden geldiğince sunmaya ve dayatmaya
çalışır. Niçin olmasın, yeni “algılama kalıpları”, yeni “gerçeklik”ler!
Tanıl
Bora’nın medyaya ilişkin bu tespiti üzerinde taze bir örnekle
biraz daha duralım:10 Ekim tarihli Sabah gazetesinin
manşeti biz okurları alışık olduğumuzdan bambaşka bir “gerçeklik”i
kabule çağırıyordu. Tabiî ki gücünün yettiği kadar! “Algılama
kalıpları”mızı tez elden değiştirip dünyanın bambaşka olduğunu
tez elden –manşeti görür görmez- kabul etmeliydik. Manşet
şöyle gerçekleşmişti: “Elçiye gözdağı”. Manşetin hemen altında
da şu sözcükler: “Ersümer, ‘Ermeni tasarısı geçerse ihaleleri
unutun’ mesajı verince ABD Büyükelçisi bembeyaz oldu.” Hay
Allah! Nereden çıkmıştı şimdi bu “efelenmeler”? Henüz nereyi
nereye bağlayacağına henüz karar verilemeyen borulu taşımacılık
başta olmak üzere enerji politikasını ABD’li petrol şirketlerinin
kudretine bağlayan ülke biz değil miydik? Bu alandaki işler
biz Aliyev’e “kardeş”; Aliyev, ABD’ye dost olarak ve kalarak
yürümüyor muydu? Nereden çıkmıştı şimdi ABD Büyükelçisinin
“bembeyaz” olması? Sabah diyor ki: “Ersümer, Pearson’a
(ABD Büyükelçisi) Ermeni tasarısını îma ederek ‘Şanssız bir
dönemde atandınız’ dedi.” Ve bunu duyan Pearson da “dondu
kaldı” tabiî ki… İşte size âlasından bir “gözdağı”. Hem Büyükelçi,
bakan tarafından “tehlikede” olduğu “îma” edilenin tamamına
11 milyar ödenecek 37 enerji ihalesi olduğunu anlamış olsa
bile niçin “bembeyaz” olsun ki?
Şu soruyu
da soralım: Sabah bu manşeti kim için atmış olabilir?
Enerji ihalelerinin nasıl yapıldığını en azından sezen ve
dolayısıyla şimdiye kadarki “algılama kalıpları”nı bir günde
ters yüz etmeyeceği açık olan Sabah okurları için değil
herhalde…O halde geriye bir kişi kalıyor… Evet evet, besbelli
ki manşet o’nun için atılmış! (10 Ekim 2000)

Sen
nasıl köşe yazarıyla konuşmazsın?
Erdal
inönü kendine gel!
Sabah
gazetesi (10 Ekim) köşe yazarı Ruhat Mengi, “CHP Onursal Başkanı
Erdal İnönü’nün CHP ile ilgili birkaç söz söylemek isteyeceğini
düşünerek” kendisini telefonda aramış. İnönü, yıllardır sürdürdüğü
“konuşmama” tavrını sürdürüp, “Teşekkür ederim, ama biliyorsunuz
ben konuşmak istemiyorum” demiş nazikçe.
Gazeteci,
bu ilk cevaptan sonra İnönü’ye bir şans daha vermeye karar
vermiş. Çünkü tam o anda, muhatabının babası İsmet İnönü’nün
“iyiler de kötüler kadar cesur olmazlarsa gelecekten birşey
beklemek de mümkün olmaz” sözü aklına gelmiş. Maruzatını şu
sözlerle dile getirmiş:
“Sayın
İnönü, siz CHP’nin onursal başkanısınız, Kurultay’da size
büyük ilgi ve sevgi gösterildi. Türkiye’nin CHP’ye ihtiyacı
olduğuna, bu nedenle en kısa zamanda toparlanması ve eski
etkinliğine kavuşması gerektiğine inanmıyor musunuz? Hiç değilse
bu konuda kısaca birşeyler söylemek istemez misiniz?”
İnönü,
aynen şu cevabı vermiş: “Hayır, istemem.”
Gazeteci,
sağduyu dolu onca laftan sonra dahi muhatabından bu cevabı
alınca, artık dayanamamış. Üstelik “konuşmalarının bu noktasında”
aklına bir şey daha gelmiş ve derhal telefonu kapatıp kaleme
kâğıda sarılmış. Sonrasını Ruhat Mengi’den dinliyoruz:
“Konuşmamızın
bu noktasında, evlenme yıldönümü davetinde kendisinin anlattığı,
yaşanmış bir olayı hatırladım bu kez.
Eşi Sevinç
İnönü mutfaktan bağırıyor;
- Erdaal,
çabuk yetiş!
Erdal
İnönü rahatça oturduğu koltuğundan cevap veriyor;
‘Ne var,
neden bağırıyorsun?’
- Fare
var, koş.
İnönü’nün
cevabı;
- Neden
geleyim, ben kedi miyim?
“ Aynı
mantalite diye düşünüyorum. Orada eşinin yardım çağrısını
‘kedi olmadığı’ için reddediyor, burada onursal başkanlığını
kabul ettiği partiye (ve ülkeye) katkıda bulunmayı ‘siyasette
olmadığı’ için..
“Kızmasın
ama bence Erdal İnönü babasına fiziksel benzerlik dışında
hiç benzemiyor. Onun olumlu yönlerini almamış. İsmet İnönü
iyi bir devlet adamı, siyasetçi ve askerdi. Dinamizmi ve son
nefesine kadar Türk siyasetine katkıda bulunma çabalarıyla
hep sevgi ve takdir topladı.
Herhangi
bir konuda ‘iyi’ tanımın haketmek için ‘iyi bir şeyler’ yapmış
olmak gerekir. Kendinden başka kimseye bir yararı dokunmayanlara
ise ancak ‘zararsız’ denebilir.
“Bilmem
anlatabiliyor muyum?” (10 Ekim 2000)

Anane…
anaane… anneanne… falan…
Anane
(gelenek, görenek) lafına bir türlü kafası basmayan; kelimenin
açılımının yapılmasına rağmen, bunu gene de anneanne’nin ağızda
yuvarlanmış versiyonu (anaane) sanmaya devam eden bir televizyon
sunucusu… Telefonda onunla konuşan bahtsız bir adam. Hakkı
Devrim’in (Radikal, 5 Ekim) Cihannüma’sına “Türkçe
dostları”ndan bir katkı... Anlatılanlara inanmanız biraz zor
olacak ama…
DİL YÂRESİ
Türkçe
dostlarından
(Özge
Yoldaţ)
Ekranda
bir genç hanım, “Televizyonun topluma etkisi nedir?” sualine
cevap arıyor (Süper Kanal, 22 Ağustos).
Programa
telefonla bir bey katıldı. Bu konuyu ele aldıkları için hanım
sunucuya teşekkür ettikten sonra:
- Televizyonda
izlediğimiz programların çoğu kalitesizdir, dedi; ananelerimize
ters düşen, bizi körelten yayınlar.
- Şey
pardon, neyimize ters düşmektedir, diye sordu sunucu hanım;
dediğinizi duyamadım da…
- Ananelerimize,
anneanne değil yani, anane… Gelenek, görenek.
- Aa,
anladım, yani siz diyorsunuz ki, televizyon yozlaşmaya sebep
oluyor, yani anneanne lafı bile anane olarak söyleniyor.
Bir sessizlik
oldu, telefondaki bey ne diyeceğini bilemedi sanırım. Ben
de utancımdan kanal değiştirdim.
Hakkı
Devrim’in notu. Anane, bildiğiniz gibi “gelenek”
demek. Bu Arapça kelime eskiden kesme işaretiyle an’ane
diye yazılır ve öyle okunurdu. Bu işaret kelime içinde
kullanılmaz olalı beri bazı telaffuz hatalarını önlemek mümkün
olmuyor; Bu arada an’ane’nin anneanne vezninde aanane
diye söylendiğine çok rastlanıyor. (5 Ekim
2000)

|