|

Başbakan’ın
şahidi için gıyabi tutuklama!
Milliyet
okurları “kaynana”yı soruyor
İki satır olsun yazın, belli olacak
“Kaynana” haberi bitmedi
Egebank’ta “aykırı” gazetecilik
Basın, “Kaynana” haberini başlamadan bitirecek mi?
Para, gazetecinin evine nasıl gitti?
“Çok serbest piyasa ekonomisi”
“Kaynana” haberi…
Nihayet!
Makbuz ve çanta üzerine “beyin ve geyik
fırtınası”
Ya bankacılık, ya gazetecilik
Yeni Binyıl’dan
haklı soru
Radikal, Özkan'ı sıkıştırıyor
“Çanta, Tamer’e”
haberi bazı gazetelerde yoktu
"Kaynana", şimdi haber bu!
Sözkonusu hikâyeye köşe yazarları ne
diyor?
Yalanlarıyla okuru yoran basın…
“Ara veriyorum”, “Ara veriyoruz”, “Ara
veriyorlar”…
Rauf Tamer’den iki anlamlı yazı
Habertürk’ün
“flaş” ayıbı
1 milyon dolarlık gazeteci
Milliyet’te
kutsal isyan
Büyük basından büyük hasıraltı
Bugün de sadece Yeni Şafak’ta
Mafya-polis-siyasetçi-medya?
Büyük medya, ısrarla görmüyor
Onlar “Muradına erdi”, ama…
Star’cıları
kim muma çevirdi?
69 milyar, tam da 250.000 dolar ediyordu
Star gazetesinde
ne oldu?
O mektubu ne zaman gördünüz?

Başbakan’ın
şahidi için gıyabi tutuklama!
Ekim ayında
günlerdir işlediğimiz “Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın
kayınvalidesi Betül Özbay” haberlerine yeniden dönüyoruz…
Biliyorsunuz, Özbay’ın adı Egebank’tan çıkarılmış usulsüz
bir krediye karışmış, murakıp raporlarına rağmen Yeni Şafak
dışındaki hiçbir gazete bu belalı habere bulaşmamış, nihayet
Başbakan Ecevit’in yazılı bir açıklama yapıp “Sayın Özkan’ın
kayınvalidesinin masum olduğu ortaya çıkmıştır” hükümlü açıklamasını
vererek haberi “görmüştü.” Hatırlatalım: Başbakan o açıklamada,
Egebank avukatı Aydoğan Semizer’i şahit göstermişti. 15 Kasım
tarihli gazeteler, adı beş batık bankaya karışan Semizer hakkında
gıyabî tutukluluk kararı çıkarıldığını ve arandığını yazıyor.
Biz başka bir şey demiyoruz. (15 Kasım 2000)

“Şevket
Demirel ve kızları paraları
son anda çekti”
- G Ö Z D E N K
A Ç M A S I N
Egebank’la
ilgili en yeni ve en ilginç haberi Oya Berberoğlu (Hürriyet,
28 Ekim) verdi. Demireller’in Egebank’a el konacağını önceden
haber aldıklarına dair kuşkuyu iyice derinleştiren haberin
bir bölümü şöyle: “Egebank’ın yeni yönetiminin kuşkuları üzerine
Egebank Isparta Şubesi’ndeki hesap hareketleri inceleniyor.
İnceleme dün tamamlanıyor ve kuşkuları doğrulanıyor. Şevket
Demirel ve kızları ile şirketlerinin Banka’nın Isparta Şubesi’ndeki
paralarını 20, 21 ve 22 Aralık günleri çektikleri belgeleniyor.
Toplam 3.9 trilyon lira. Bankaya ne zaman el konulmuştu, bir
daha hatırlatalım; 22 Aralık 1999 sabahı. (…) Demirel’lere
ilişkin yukarıda sözünü ettiğimiz bu hesap hareketleri Egebank
dosyasına ‘mal kaçırmaya delil’ olarak konuldu.” (30
Ekim 2000)

Milliyet
okurları “kaynana”yı soruyor
Başbakan
Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesini Egebank soygunuyla
ilişkilendiren bankalar yeminli murakıpları raporuna karşı
basının tutumunu biliyorsunuz. Yeni Şafak dışındaki
gazeteler, “kaynana” haberleri karşısında haftalarca sessiz
kaldıktan sonra, Betül Özbay’ın DGM’de ifade verdiğine ilişkin
rutin haberi bile görmemişlerdi. (Bu son haberi Yeni
Şafak’ın yanı sıra Cumhuriyet, Milli Gazete, Zaman
ve Akit de duyurmuştu.) Milliyet okurları, gazetelerinin
bu tavrını hiç beğenmemiş ve rahatsızlıklarını okur temsilcisi
Yavuz Baydar’a duyurmuş. Okurlara hak veren Baydar, Özbay’ın
DGM’de ifade vermesinin neden bir haber olduğunu şöyle açıklıyor:
“Önde gelen bir siyasetçinin, üstelik bir hükümet mensubunun
yakınının bu tür bir soruşturmaya
adının karışması kuşkusuz önemli bir haberdir. Toplumu yakından
ilgilendiren bir yolsuzluk soruşturmasında öteki ayrıntılar
gibi bu da aynı özenle izlenip kamuoyunun dikkatine mutlaka
sunulmalıdır.” (30 Ekim 2000)

Gazeteler,
Özkan'ın kayınvalidesinin DGM'de ifade verdiğini de duyurmadı
İki
satır olsun yazın, belli olacak
24 Ekim
tarihli Medyakronik’te “Başbakan dosyayı kapattı, gazeteler
de öyle, ama ortada çok soru var” demiştik. Doğrusunu isterseniz,
gazetelerin, Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesinin DGM savcısına
1.5 saat ifade vermesi haberini dahi kullanmayacağını düşünemezdik,
ama bu da oldu. Yalnızca Yeni Şafak, Milli Gazete, Akit
ve Zaman okurlarının ulaşabildiği haber, büyük basının
hiçbir gazetesinde yer almadı. Konuya ilişkin özel haberlerden
vazgeçtik, rutine girmiş haberlerin bile büyük gazetelerden
izlenemeyeceği anlaşılıyor. “Kaynana muamması”nda cevap bekleyen
sorular için: "Kaynana"
meselesine devam...
Umur
Talu’nun, basının neden böyle davrandığının cevabını da içeren
mükemmel tahlili için: “Çürük
elma teorisi”

Başbakan
dosyayı kapattı, gazeteler de öyle, ama ortada çok soru var
“Kaynana”
haberi bitmedi
Başbakan
Bülent Ecevit, 20 Ekim günü bir açıklama yaparak, Başbakan
Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Hatice Betül
Özbay’ın adının da Egebank skandalına karıştığı iddialarını
yalanladı. Ecevit, şahit olarak, kendisi hakkında bile “Egebank’tan
hakkım olan ücretimi naylon bir firmaya çıkarılan krediden
aldığım için benimle ilgili büyük bir dava açılacak” diyen
Egebank avukatı Aydoğan Semizer’i gösterdi. Açıklamanın ardından
gazeteler de konuyu kapattı, ama ortada cevaplanmaya muhtaç
çok soru var. Bunları, meslektaşlarımıza bir kez daha hatırlatıyoruz.
Önce olan
biteni kısaca özetleyelim ve Ecevit’in bu tablodan çıkardığı
“suçsuzdur” sonucunu değerlendirelim:
1. Hazine
Müsteşarlığı’nın Egebank soruşturması için görevlendirdiği
üç murakıp, 27 Haziran 2000 tarihli raporlarında Egebank’tan
Goldbis adlı paravan bir firmaya 1 trilyon 662 milyar 900
milyon lira kredi açıldığını; kredinin gönderildiği Vakıfbank
Taksim şubesi yetkililerinin, aynı gün (29 Eylül 1998) bu
parayı Goldbis adına Emrullah Nüzhet Altınel’e ödediklerini;
Altınel’in sözlü talimatı doğrultusunda gene aynı gün bu paranın,
aynı şubede hesapları bulunan şu üç kişinin hesabına geçirildiğini
belirlediler:
“Egebank
Anonim Şirketi Yönetim Kurulu Üyesi Aydoğan Semizer’in aynı
bankadaki hesabına 1 trilyon 316 milyar 24 milyon 721 bin
250 lira… Egebank Anonim Şirketi Genel Müdürü Esat Erkuş’un
hesabına 277 milyar 500 milyon 223 bin lira… Hatice Betül
Özbay’ın hesabına 69 milyar 375 milyon 55 bin 750 lira… “
Murakıplar,
bu bulgulardan yola çıkarak konuyu adalete taşımaya karar
verdiler. Raporlarının bu bölümü şöyle:
“Bankalar
Yeminli Murakıpları, yatırılan bu paraların hangi amaçla bu
hesaplara geçtiğini ayrıntısı ile araştırmışlar ve bulgulara
raporlarında yer vererek, suçlu bulunanlar hakkında Cumhuriyet
Savcılığı’na suç duyurusunda bulunulmasını sağlamışlardır.”
Murakıplar
bu arada Hatice Betül Özbay’a bir mektup yazıp durumu sorudular.
Özbay, murakıplara gönderdiği cevapta, “Goldbis Tarım Ürünleri
Kim. Mad. San. Tic. Ltd. Şirketini hiç tanımadığım gibi başka
şirketleri de hiç bilmem” dedikten sonra, para işlerini avukatı
Aydoğan Semizer’in izlediğini, bankaya yatırılan 69 milyar
liranın da kendisine miras kalan 8 daire ve “diğer” gayri
menkullerin karşılığı olduğunu öne sürdü. Özbay’a göre, avukatı
Semizer bu gayri menkulleri satmış, o dönemdeki Mali Milat
uygulaması nedeniyle de karşılığını bankadaki hesabına yatırmıştı.
Bu savunma,
daha sonra avukat Semizer tarafından aynen dile getirildi
ve Başbakan Ecevit tarafından da Özbay’ın suçsuzluğunun kanıtı
olarak gösterildi.
Ecevit,
açıklamasının bu bölümünde aynen şöyle dedi:
“Bu konu
ile ilgili bilgisine başvurulan Aydoğan Semizer, verdiği yazılı
ifadede, Hatice Betül Özbay’ın hesabına yatırılan paranın
Egebank’la hiçbir ilgisinin bulunmadığını, Hatice Setül Özbay’ın
Egebank’tan kredi kullanan şirketle de hiçbir ilgisinin bulunmadığını,
paranın kendi tarafından yatırıldığını ifade etmiştir.”
Tam bu
noktada çok önemli bir belgeyi yayımlamadan önce, Başbakan
Ecevit’in, Özbay’a ödenen paranın hayali firmaya açılan krediden
ödendiğini öne süren banka yeminli murakıplarına değil; onların,
hakkında suç duyurusunda bulundukları Aydoğan Semizer’e inandığını
belirtelim.
Gelelim
belgeye… İnternet sitesi Habertürk’ün elde edip yayımladığı
belge, murakıpları doğrularken Özbay, Semizer ve Ecevit’i
yalanlıyor. Belge, paranın Aydoğan Semizer’in hesabına hiç
uğramadan doğrudan doğruya Özbay’ın hesabına geçtiğini gösteriyor.
Belge, aynen şöyle:
T.
C.
Başbakanlık
Hazine
Müsteşarlığı
Bankalar
Yeminli Murakıplığı
Sy.
Sinan ÇAM (Bankalar Yeminli Başmurakıbı)
Sy.
Utku TOSUN (Bankalar Yeminli Murakıp Yrd.)
11.
05. 1999
İlgi;
11. 05. 1999 tarihli yazınız
Egebank
A. Ş. Merkez Şube’den elektronik fon transferi ile 29. 09.
1998 tarihinde Gold Bis Tarım Ürünleri A.Ş adına gönderilen
1.662.900.000 TL’lik havale tutarı, Eyüp 3. Noterliği’nin
31291 sayılı vekaletnamesine istinaden firma adına vekil tayin
edilen Emrullah Nüzhet ALTINEL’e kasa fişi ile ödeme yapılmıştır.
Ancak Emrullah Nüzhet Altınel’in sözlü talimatı üzerine Aydoğan
Semizer’in 1.316.024.721.250 TL 2005735 nolu vadesiz TL hesabına;
Esat Erkuş’a bankamızca 1.000.000 USD satış yapılarak 4027897
nolu vadesiz Döviz Tevdiat hesabına; Hatice Betül Özbay’a
bankamızca 250.000 USD satış yapılarak 4027895 nolu vadesiz
Döviz Tevdiat Hesabına ilgili miktarlar yatırılmıştır.
Arz
ederim
Derin
saygılarımla
Serap
Kunduz
Yetkili
(Vakıfbank, Finans Market Taksim Şubesi)
Şimdi,
bazılarını daha önce de sorduğumuz sorularımıza geçiyoruz.
- Bu
son belge, paranın Özbay’ın hesabına Semizer tarafından
yatırıldığı açıklamasını yalanlıyor. Meslektaşlarımız, Vakıfbank
Taksim Şubesi’nden kolayca temin edebilecekleri bu belgeyi
yayımlayıp, Ecevit’ten cevap istemeyi düşünüyor mu?
- Aydoğan
Semizer, Hatice Betül Özbay’ın sözünü ettiği gayri menkulleri
ne zaman, kaç liraya sattı? Bunların bedelinin 250 bin dolar
etmesi makul müdür? Semizer bu parayı ne kadar süreyle kendi
uhdesinde tuttuktan sonra Özbay’ın ilgili hesabına “yatırdı?”
Paranın Özbay’ın hesabına geçirilmesi için neden Mali Milat
beklendi? Meslektaşlarımız, Aydoğan Semizer’den gayri menkul
satış belgelerini ibraz etmesini istemeyi düşünüyorlar mı?
- Goldbis
yetkilisi olarak parayı paylaştıran kişinin, Esat Erkuş’un
payı olarak ayırdığı paranın, o günün kuruna göre milimi
milimine 1.000.000 dolar olması; keza Hatice Betül Özbay
için ayrılan paranın gene milimi milimine 250 bin dolar
olması, gazeteciyi kuşkulandırmayacak kadar sıradan bir
şey midir?
4. Vakıfbank,
Taksim Şubesi yetkililerinin murakıplara gönderdiği mektubun
tarihi, 11 Mayıs 1999… Yani, 22 Haziran 1999’da yazıp, ilgili
kişiler hakkında suç duyurusunda bulundukları rapordan bir
ay önce… Bu durumda, Hatice Betül Özay’la ilgili bu bilgiler
de o raporda yer almış olmalı. Oysa biz, Başbakan Ecevit’in
de söylediği gibi 27 Haziran 2000 tarihli murakıp raporunda
saptanan bulgular üzerine tartışıyoruz. Yoksa Hatice Betül
Özbay ismi, bundan bir yıl önce, 22 Haziran 1999 tarihli raporda
da mı yer alıyordu? Yer almıyorsa, neden yer almıyor? Murakıplar,
bir yıl önce saptadıkları bir gerçeği neden ancak bir yıl
sonraki raporlarında yazmış olabilir?
Sorularımız
şimdilik bu kadar. Bir noktayı özellikle vurgulamak istiyoruz:
Bunları, gazeteci kuşkusuna sahip gazetecilerin mutlaka sorması
gereken sorular olarak sıraladık. Belki de bu sorular cevaplandığında
Hatice Betül Özbay, Ecevit’in açıklamasından sonra bazı gazetelerin
yazdığı gibi gerçekten de “masum çıkacak.” Ama bu sorular
sorulmadan ve cevabı alınmadan gazeteci açısından mesele kapanmış
sayılamaz. Zaten yargı açısından da kapanmış değil.
(24 Ekim 2000)

Egebank’ta
“aykırı” gazetecilik
Egebank
soygununu Murat Demirel’le sınırlamak ve siyasal sorumluluğu
es geçme tutumu, artık iyice anlaşıldı, kasıttan gelmiyorsa
eğer ciddi bir gazetecilik problemiyle malûl… Ana eğilim maalesef
bu yönde, ama “aykırı” gazeteciler de var. Radikal’de
İsmet Berkan, 23 Ekim tarihli “Egebank’ta kim gecikti?” başlıklı
yazısında yeniden, raporlarla bankaya el konma arasındaki
uzun süreyi gündeme getiriyor. Umur Talu da Milliyet’te
(21 Ekim), Halkbank’tan Murat Demirel’e açılan kredilerin
usulsüz olduğunu öne süren murakıp raporlarını iki yıldır
bekleten, nihayet bunlardan ikisine olur verdiği için basının
bir teşekkür etmediği kalan Hüsamettin Özkan’ın imzasını taşıyan
bir belgeyi yayımladı.
Egebank’ta kim gecikti?
Umur Talu’nun yazısının tümü için:
İnce ayrımlar… (24 Ekim 2000)

Basın,
“Kaynana” haberini başlamadan
bitirecek mi?
Başbakan
Bülent Ecevit, ANAP’lı Sebgetullah Seydaoğlu’nun “Başbakan
Yardımcısı Özkan’ın kayınvalidesinin adının Egebank skandalına
karışıp karışmadığına ilişkin” soru önergesine bugün (20 Ekim)
cevap verdi ve “ortada siyasal açıdan uygunsuz bir durum olmadığı
açıkça görülmektedir” dedi. Ecevit’in, bu görüşüne dayanak
yaptığı Bankacılık Üst Kurulu raporunu bir gün önce ele geçiren
ve 20 Ekim tarihli sayısında yayımlayan Milliyet gazetesi,
haberi şöyle verdi: “Egebank skandalına karıştığı iddia edilen
Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Hatice
Özbay’ın masum olduğu ortaya çıktı.” Gazete, haberini “günlerdir
kamuoyunda merak uyandıran gelişme” diye takdim ediyor. Milliyet’e
iki hatırlatma: 1- Hatice Özbay hakkında daha dün Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nde dava açıldı ve ortada çok sayıda kuşkulu nokta
var. Yargıya intikal etmiş bir davada sanıkların “masum” olup
olmadığına mahkeme karar verir. 2- Madem bu gelişmeyi kamuoyu
günlerdir merakla izliyordu, Milliyet’te neden bugüne
kadar konuya ilişkin tek satır görmedik?
“Kaynana”
haberi hiç öyle başlamadan bitirilecek bir haber değil. Ortada
çok sayıda kuşkulu nokta var ve gazetecinin görevi bu kuşkularla
ilgili enformasyonu toplayıp haberleştirmektir. Masumiyet
ya da suçluluk konusundaki karar, mahkemenindir.
Başta
Milliyet ve habere 21 Ekim tarihli sayılarında ilk
kez Başbakan’ın açıklaması vesilesiyle girecek olan gazetelerimize,
bugüne kadar hiçbirinin haberleştirmediği bazı noktaları hatırlatmayı
görev biliyoruz.
- Unutulmasın
ki, Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi
Hatice Betül Özbay’la ilgili kuşkular bir iddiaya değil,
devletçe görevlendirilen banka yeminli murakıplarının yazdığı
rapora dayanmaktadır. Bu raporda, Egebank’tan paravan bir
firma olan Goldbis’e açılan 1.6 trilyon liralık kredinin
1.3 trilyonunun Egebank Yönetim Kurulu üyesi, Egebank avukatı
ve Hatice Özbay’ın avukatı Aydoğan Semizer’in hesabına;
277 milyarının Egebank Genel Müdürü Esat Erkuş’un hesabına;
66 milyarının da Hatice Özbay’ın hesabına aktarıldığı belirtiliyordu.
- Hatice
Özbay, durumu saptayan ve mektupla kendisine bildiren banka
yeminli murakıplarına yazdığı mektupta, para işlerine avukatı
Aydoğan Semizer’in baktığını ve kendisine Egebank’tan bir
transfer yapıldığından haberinin olmadığını belirtti. Özbay,
66 milyar meselesini de şöyle açıklıyordu: Avukatı Aydoğan
Semizer’i, kendisine ait bazı gayrimenkulleri satmakla görevlendirmişti,
o da onları satmış ve bedeli olan 66 milyarı hesabına yatırmıştı.
Başbakan’ı
tatmin ettiği anlaşılan bu açıklamalar meslektaşlarımızı da
tatmin etmiş görünüyor. Onları “gazetecilik kuşkusu”yla davranmaya
çağırıyor ve bazı noktaları belirtiyoruz:
- Hatice
Özbay, 66 milyarın hesabına avukatı Aydoğan Semizer tarafından
yatırıldığını söylüyor. Oysa, 1.6 trilyonluk kredinin havale
edildiği Vakıfbank Taksim şubesi yetkilisi Serap Kunduz’un
imzasını taşıyan ve fotokopisi, İnternet sitesi Habertürk’te
yayımlanan ödeme belgesi, paranın Goldbis hesabından Hatice
Özbay’ın 4027895 numaralı döviz hesabına aktarıldığını gösteriyor.
- Hatice
Özbay, gene murakıplara gönderdiği mektupta, bu paranın,
kendisine ait bazı gayri menkullerin satışından elde edildiğini,
paranın Aydoğan Semizer’de bulunduğunu, Mali Milat uygulamasının
herkesi bütün parasını kendi hesabında toplaması zorunluluğu
ile karşı karşıya bırakması nedeniyle, Semizer tarafından
kendi hesabına aktarıldığını belirtiyor.
Burada
da üzerine gidilmesi gereken kuşkulu noktalar var… Özbay,
murakıplara gönderdiği mektupta, avukatı tarafından “değerlendirilen”
gayri menkulleri şöyle sıralıyor: Göztepe’de, babasına ait
bir köşk arazisine inşa edilen 52 dairelik bir apartmanın
3 dairesi; annesinin ve ağabeyinin ölümünden sonra kendisine
kalan üç daire daha; eşinin vefatından sonra kendisine kalan
Suadiye’de iki dairelik bir kat; kayınvalidesinin ölümünden
sonra onun malvarlığından kendi payına düşen bölüm ve “diğer”
gayri menkuller…
Soru
şu: Bu gayri menkuller hangi tarihte satılmıştır? 66 milyarın
Betül Özbay’a aktarıldığı 29 Eylül 1998’den hemen önce mi?
Eğer öyleyse, bu kadar gayri menkulün karşılığının 66 milyar
olması makul müdür?
Yok
eğer bu gayri menkuller 66 milyarı makul kılacak şekilde
çok önceden satıldıysa, bu para neden uzun süre avukatta
kaldı ve ancak Mali Milat zorunluluğu nedeniyle Hatice Özbay’ın
hesabına yatırıldı? Hatice Özbay, böyle bir şeyi neden kabul
etti?
Meslektaşlarımızı
“masumiyet” ya da “suçluluk” kararını mahkemelere bırakmaya
ve kuşkulu noktalar üzerinde yoğunlaşmaya çağırıyoruz.
(20
Ekim 2000)

Vedat Özdemiroğlu,
Leman, 21 Ekim
Para, gazetecinin evine
nasıl gitti?
(Dakika dakika olay günü)
07.50:
İşadamı Mete Has uyandı ve aziz dostu Rauf Tamer'in hatırını
sormak için evine doğru yola çıktı...
08.30: Ayşenur Esenler, uyumakta olan sevgilisi Murat Demirel'in
resmini yapmaktaydı... Fakat Murat Demirel, uyurken çok kıpırdadığı
için yaptığı resim, soyut resim gibi oluyordu...
08.45: Zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Köşk'te EYEKBYSÇ-Der
(Erken Yatıp Erken Kalkanlar Bir Yumurtayı Sütle Çarpanlar
Derneği) heyetini kabul ediyordu...
09.00: Mete Has, Rauf Tamer'in evine ulaşmıştı fakat Rauf
Bey uyuyordu... Mete Has, kapıya gelen sucudan iki damacana
su aldı, mutfağa yerleştirdi, çayı ocağa koydu... Rauf Tamer,
sucunun sesiyle bir an uyanır gibi olsa da, uyumaya devam
etti...
09.15: Murat Demirel uyandı ve yaptığı resim için "Bibloya
mı benziyom lan ben?" diyerek sevgilisine kızdı... Daha sonra
büfenin üstünde duran, Nazmiye Demirel'in armağanı "Bodur"
adlı oyuncak ayıyı alıp sinirle karnını yardıve içindeki yünleri
çıkardı...
09.25: Reklamcı Nail Keçili, Zincirlikuyu Egebank'ta cep telefonu
parasını yatırmak istedi... Banka memuresinin "Bankacılık
işlemleri yapmamız yasak efendim, dekor tadında duruyoruz
burada" demesi üzerine işkillendi ve genel merkeze doğru yola
çıktı...
09.40: Rauf Tamer uyandı ve kahvaltısını hazır buldu... Masada
el yapımı ıspanaklı börek ve bir not duruyordu... Notta "Raufçuğum,
geçiyordum uğradım, üst kattaki komşu aşure yolladı, bi çatal
aldım... Öperim, kardeşin Mete" yazıyordu...
10.15: Murat Demirel, işyerine ulaşmıştı... Hemen sekreteri
Yasemin Altıparmak'a "Bana Kevin Hood'u çağır" dedi... Yasemin
"Ne, Robin Hood'u mu çağırayım?" diye sordu... Murat Demirel
küfretti... Daha sonra, Egebank'ın off-shore bankacılığından
sorumlu yöneticisi Kevin Hood geldi... Murat Demirel, karnını
yardığı oyuncak ayıyı Hood'a verdi ve acil şekilde Ankara'ya
gönderilmesini istedi...
10.30: Rauf Tamer, gazetesine ulaştı... Ertesi günün yazısını
yazmaya başladı:
"Kimbilir kaç def'a yazdım...
Vergi, vergi, vergi...
Kaçırılan vergi...
Ödenmeyen vergi...
Sonra?..
Temiz toplum...
Hadi canım!.."
10.50: Nail Keçili, Murat Demirel'in yanındaydı... "Girişte
dikkatimi çekti Muratçığım, güvenlik kamerasının çektiği görüntüleri
yeni reklam kampanyasında kullansak mı?.. Estetik bişey olabilir..."
dedi... Murat Demirel "Ne istiyosan yap abi, dükkan senin...
Yalnız peşin ödeme yapamıyoruz, para yerine sana iki şirket
artı bir stajyer noter vericez... Altı tane vesikalık resmin
lazım..." şeklinde cevap verdi...
11.40: Karnı yarık oyuncak ayı, Ankara'da Süleyman Demirel'in
eline geçti... Demirel, o sırada BUDTIE-Der (Birbirlerine
Uyanıkspor Diyerek Takılmakta Israr Edenler Derneği) heyetini
kabul ediyordu... Oyuncak eline geçince "Ulan bu Murat, niye
kıydı zavallı Bodur'a? Yoksa bankanın içini boşaltacağı yolunda
bir tüyo olmasın bu... Aman ki aman" diye düşündü...
12.25: Rauf Tamer, yazısına devam
ediyordu:
"Orman yangınları...
Her yaz olur...
Ben de her yaz...
Yazarım...
Orman yakana kızarım..."
12.55: Ayşenur Esenler, Nail Keçili'nin yanında vesikalık
fotoğraf olmadığı için hızla onun vesikalık resmini çizdi...
Yönetim kurulu üyesi Pembe Jale Oktay, bu resimden beş adet
fotokopi aldı, böylece sorun çözülmüş oldu... Sonra yönetim
kurulu, "haftanın şanslı medyacısını" belirlemek üzere çekiliş
yaptı... Kur'adan Rauf Tamer çıktı...
13.10: Süleyman Demirel, yeğeni Yahya'yı aradı, "Murat galiba
bişeyler çeviriyor, takip et... Muhakkak kurallara uymasını
isterim... Hayatta her şeyin bi kuralı, raconu vardır, aman
açık vermesin, disiplinsiz davranmasın, ayreten kendine Müslüman
olmasın!.." dedi...
14.05: Murat Demirel, sekreteri Yasemin Altıparmak'ı çağırdı
ve "Korumalara söyle, çantayı Rauf Tamer'in evine götürsünler"
dedi... Sekreter "Hangi Çantay'ı?... Karahan Çantay'ı mı?"
diye sordu... Murat Demirel "Şu olayı patlatınca, en çok senden
kurtulacağıma seviniyorum" dedi... Sekreter ağladı...
14.50: Rauf Tamer, yazısını bitirmişti:
"Türkiye, herşeye rağmen...
Bunca yozlaşmaya rağmen...
Dimdik ayakta!.."
15.20: Rüştü Saraçoğlu, Murat Demirel'in yanındaydı... Murat
Demirel "Sana bişey danışıcam abi" dedi... Saraçoğlu "Tabii
ki, ben zaten senin danışmanın olarak para alıyorum" dedi...
Murat Demirel "Bankadan paraları nasıl çıkaralım sence?" diye
danıştı... Deterjan kutularında karar kıldılar... Bu arada
Saraçoğlu, Egebank için "Cin Ali, off-shore Olayında" adlı
kitabı yazmaya başladı...
17.10: Koruma Ender Keskin, para dolu çantayı Rauf Tamer'in
evine götürdü... Civarlarda bi yerde, başı döndüğü için eve
gelip istirahat etmekte olan Mete Has kapıyı açıp parayı aldı...
Rauf Tamer, henüz gazetedeydi...
18.00: Ayşenur Esenler, Discovery'de seyrettiği bir hortumun
resmini yapmaya başladı.. (20
Ekim 2000)

“Çok
serbest piyasa ekonomisi”
Herkes
günlerdir cevabını bildiği şu soruyu birbirine sormakla meşgul:
Binlerce doların çantalar içinde el değiştirebilmesi “serbest
piyasa ekonomisi”nin mı, yoksa “çok serbest piyasa ekonomisi”nin
mı bir sonucudur. Tabii ki herkes cevap olarak ikinci seçeneği
işaretlemiş. Bu günlerin çok sorulan ikinci bir sorusu da
şu: Binlerce doların elden ele serbestçe dolaşması “kapitalizm”in
mi, yoksa “çok serbest kapitalizm”in mi bir sonucudur? Cevap
yine ikinci seçenek… Milliyet’ten Güngör Uras, “ABD’de
bavula para doldurarak otomobil, gayrimenkul alamazsınız”
dediği yazısında bizim sonradan gördüğümüz dolarların en kapitalist
ülkede hangi kurallara bağlı olarak dolaştığını güzel açıklıyor.
‘Nereden
buldun’ ve ‘çek’ olmazsa olmaz.

Yeni
Şafak’tan sonra ilk kez Hürriyet ve Radikal’de…
“Kaynana” haberi… Nihayet!
16 Ekim
tarihli Medyakronik’in “’Kaynana’… şimdi haber bu!”
başlıklı “manşet”inde şöyle demiştik: “Egebank’tan paravan
bir firmaya açılan 1.6 trilyonluk kredinin 69 milyarını Başbakan
Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Betül Özay’ın
çektiği, yeminli murakıplar raporuyla sabit. Egebank’a el
konacağı haberini Murat Demirel’e önceden kimin bildirdiği
tartışmalarına yeni boyut getiren bu gelişmeyi sadece Yeni
Şafak gazetesi izliyor. Yeni Şafak, bugünkü (16
Ekim) sayısında Şişli savcılığının, ifadesine başvurmak üzere
Özay’ı aradığını haberini verdi. Haber artık ‘Rutin’den izlenecek
boyuta ulaştı, ama büyük basında hâlâ tek satır yok.” Artık
var. Yeni Şafak dışında “Kaynana” haberine sayfalarında
yer veren ilk iki gazete Hürriyet ve Radikal
oldu.
Medyakronik’’te
on günü aşkın bir süredir Egebank skandalının çok önemli bir
halkasını teşkil eden bu gelişme üzerinde duruyor; skandalı
iktidara bağlama potansiyeli taşıması nedeniyle büyük basının
haberi gizlemesini eleştiriyoruz. Konuya ilişkin olarak başından
beri Medyakronik’te yer alan eleştirileri tekrar etmeyeceğiz;
isteyen okurlarımız iki gün önceki “’Kaynana’… şimdi haber
bu” linkini tıklayabilir, daha da ayrıntı isteyen okurlarımız
arşivimizdeki “Egebank Skandalı” klişemizi açabilir.
Haberi
günlerdir tek başına izleyen Yeni Şafak muhabiri Murat
Kelkitlioğlu’nun bugünkü (18 Ekim) haberi, gazetenin yan manşeti…
“Kaynana konuştu” başlıklı haberde, Kelkitlioğlu’nun haberlerine
temel teşkil eden raporu hazırlayan murakıpların Özkan’ın
kayınvalidesi Betül Özay’la konuştuklarını, Özay’ın, kendisinin
para işlerini Aydoğan Semizer’in yönettiğini söylemekle yetindiğini
öğreniyoruz. (Aydoğan Semizer: Egebank Yönetim Kurulu üyesi
ve Egebank avukatı… Söz konusu murakıp raporunda, Egebank’tan
Goldbis adlı paravan şirkete açılan 1.6 trilyon liranın 1.3
trilyonunu çeken kişi olarak gösterilen kişi.)
Yeni
Şafak haberinde, şişli Cumhuriyet Savcılığı’nın, Özay’a
ulaşmak için Aydoğan Semizer’le görüştüğünü, ama Semizer’den
“nerede bulunacağını bilmiyorum” cevabını aldıklarını da öğreniyoruz.
Hürriyet
ve Radikal
“Kaynana”
haberine on günü aşkın bir süre sonra da olsa ilk kez yer
veren gazeteler olan Hürriyet ve Radikal’in
haberlerine gelince…
Hürriyet,
“Özkan’a ‘kaynana kredisi’ sorgusu” başlıklı haberinde, ANAP
Diyarbakır Milletvekili Sebgetullah Seydaoğlu’nun Meclis Başkanlığı’na
verdiği bir soru önergesini açıklıyor. Seydaoğlu, önergesinde
Başbakan Ecevit’in, Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın
kayınvalidesine ilişkin olarak murakıp raporunda dile getirilen
bilgilere açıklık getirmesini istiyor.
Radikal
ise, Şişli Cumhuriyet Savcısı Altan Günaydın’ın, “Kayınvalidenin
dosyası”nı DGM’ye gönderdiği haberini veriyor.
Biz,
defalarca gazetelerin bu haberden kaçamayacaklarını yazdık.
Bugün o noktadayız, fakat direnenler hâlâ çoğunlukta. Basında
çıkan bazı yorum yazılarında belirtildiği gibi, Sabah
grubunun bankasının da çok zor durumda olduğu, hatta son el
koyma operasyonunda, grubun baskısıyla son anda listeden çıkarıldığı
iddiaları doğruysa, bu grubun gazeteleri için hiç iyimser
olamayız. (Basında ilk “kaynana” haberlerinin çıktığı gün
dahi, birinci sayfasından “Yolsuzluklara karşı hassasiyetiyle
bilinen Özkan”a selam gönderen bir gazeteden bunu beklemek
abes olur.)
Bu yazıyı,
sorunlu bankalarda görev yapan yeminli murakıplarla ilgili
bir değerlendirme kaleme alan Sabah başyazarı Güngör
Mengi’nin sözleriyle bitirelim. Şöyle diyor Mengi:
“Bankaları
denetleyen murakıplar, büyük çoğunluğu ile sağlam ve namuslu
insanlardır… Ama ekseriyeti genç olan bu insanlar arasında,
özel sektörün sunduğu imkânlardan etkilenen, kendisine yapılan
iş teklifini hak etmek için görevini eksik yapan veya yapmayanlar
çıkabiliyor… Oysa yeminli murakıplar, devletin imtiyazlı görevlileridir.
Devlet bunları bir veya iki yıllık sürelerle yurt dışına göndermiştir,
lojman ve tazminat vermektedir… Ama bazılarına meslek ahlâkı
verememiştir.”
Güngör
Mengi’ye bir sorumuz var: Murakıplar arasında “büyük çoğunluğu
teşkil eden sağlam ve namuslu insanlar”ın iktidarla dalaşmayı
dahi göze alan en cesurlarının yazdığı raporlar, ülkenin en
büyük gazetelerinde yer almazsa, o gazetelerin başyazarlarının
böyle yazılar yazmaya hakkı olur mu? (18
Ekim 2000)

“Bağımlı”
ekonomi yazarlarının durumu tartışılıyor
Ya bankacılık, ya gazetecilik
Egebank’ın
başına gelenler ortada. Şimdi şöyle bir senaryo tasarlayalım:
Diyelim, Egebank’ın bir günlük gazetesi vardı (Murat Demirel’in
bu yönde akim kalmış bazı girişimlerde bulunduğunu da bu arada
unutmayalım) ve bu gazete, tahmin edileceği gibi ekonomi sayfalarına
özel bir ağırlık veriyordu. Soru şu: Bu gazete, bırakın Egebank’ta
-sonradan ortaya çıkacak- acayip işlerin döndüğünü, bankacılık
sektörünün sorunlarıyla ilgili kamu yararını gözetecek bir
yayıncılık çizgisi izleyebilir miydi? Peki, bu gazetede köşe
yazarlığı yapan gazetecilerin pozisyonu ne olurdu? Ya da,
başka bir gazetede yazan ama aynı zamanda Egebank’ta danışmanlık
yapan bir başka köşe yazarının pozisyonu? Egebank operasyonu,
“hem bankacı hem köşe yazarı” pozisyonunun meslek açısından
ne kadar problemli olduğunu bir kez daha gösterdi.
Hürriyet’ten
Zeynip Atikkan (19 Ekim), Star’dan Salih Neftçi (18
ve 19 Ekim), Yeni Şafak’tan Mehmet Ertuğrul
Yavuz (19 Ekim) köşelerinde konuyu tartışmaya açtı.
Mehmet
Ertuğrul Yavuz, yazısını, İnternet-haber sitesinde yer alan
bir talebe dayandırıyor: “Ünlü yazarların bankalarla olan
ilişkisi açıklansın. (…) Bugün Türkiye’de bir zamanlar özel
bankaların yöneticiliğini yapan onlarca gazeteci var. Bir
zamanlar, özel bankaların hesap işlerini elinde bulunduran
günümüzün ünlü gazetecileri, ‘Egebank skandalı’yla ilgili
tek satır yazmadı, yazamadı. Çünkü bu ünlü gazeteciler halen
bazı özel bankaların özel danışmanlığı görevini yürütüyor.
Kamuoyu şimdi bu ünlü bankacı gazetecilerin hangi özel bankaların
danışmanlığını yaptığını merak ediyor; kirlenmişliğin medyaya
da bulaştığı bir ortamda bu bankacı gazetecilerin bankalarla
olan ilişkilerini açıklamalarını bekliyor.”
Yavuz,
sitede isim zikredilmediğini, ama haberi süsleyen fotoğraflardan
Salih Neftçi, Ertuğrul Yaşar, Ercan Kumcu, Yaman Törüner,
Ege Cansen, Fatih Özatay ve Deniz Gökçe’nin seçildiğini belirtiyor.
İnternet-haber’deki
meslektaşlarımızın fotoğraflarını koymak suretiyle zikrettiği
isimler arasında yer alan Salih Neftçi, ilginçtir, Star
gazetesinde iki gündür yazdığı yazılarda “Ekonomi basınında
kirlilik ve çirkef… Bağımlı yazarlar” diye tanımladığı bu
tür yazarlara verip veriştiriyor ve bunların köşe yazarlığı
yapamayacağını savunuyor. (Bildiğimiz kadarıyla Neftçi’nin
herhangi bir bankayla bu tür bir ilişkisi yok.)
Neftçi, neden hem bankacı hem
köşe yazarı olunamayacağını şöyle anlatıyor:
“Şimdi
şu işe bakın… Ekonomi basınında köşe yazarı… ama aynı zamanda
bir veya birkaç bankanın maaşlı yönetim kurulu üyesi veya
kadrolu danışmanı. Nasıl olur? Bir yanda piyasalar konusunda
tahmin yapacaksınız… ‘Hükümet iyi yapıyor… faizler düşecek;
tedbirler çok iyi, TL’ye geçin…’ Diğer yanda, maaş aldığınız
banka bundan yarar sağlayacak. (…) Bir de şu tavsiyelere bakın:
‘Tarımı desteklemeye giden parayı azaltın; çalışanların maaşını
reel olarak düşürün…’ Ve daha da korkuncu: ‘Ekonomiyi hızla
daraltın…’ Sonuçta vatandaş işini kaybetsin… Fakirleşsin.
Tarım kesimi krize girsin. Ve bilin bakalım bütün bunlardan
kim kazançlı çıksın?”
Neftçi, bu tür köşe yazarlarının
değerlendirmelerinin ne kadarının bağımsız görüşlerden, ne
kadarının yönetim kurulu üyeliğinden, ne kadarının kadrolu
danışmanlıktan geldiğini bilemeyeceğimizi belirttikten sonra,
kendisinin fazla umut bağlamadığını söylediği bir çözüm yolu
öneriyor:
“Elbette çıkar çatışmasına yol
açan kadrolardan istifa diye uygar bir davranış var. Batıda
büyük özen göstererek uygulanıyor. Ama… bizde fazla ümitlenmeyin.”
Konuyu
gündeme getiren son gazeteci, Hürriyet’ten Zeynep Atikkan.
Atikkan, “Gene de ‘itibar mesleği” başlıklı yazısında, mesleğin
üzerindeki şaibeye rağmen, “son günlerde ortaya saçılan kepazeliklerin
gene ‘gazeteci gibi’ gazetecilerin çabasıyla ortaya çıktığını”
hatırlatıyor. Atikkan, buradan ekonomi yazarlarına geçiyor:
“Oysa faiz indi-çıktı yazılarıyla
borsanın kalp atışlarını yorumlayan ‘teknisyen yazarlar’a
göre, sanki Egebank olayı Türkiye’de yaşanmadı. Bavulbank
rezaleti bir şakaydı. Çünkü yeterince teknik değildi.
(…)
“İlginç değil mi, istikrar programına
en fazla destek verenler, banka skandallarında en çok sessiz
kalanlar oluyor.
“Her gün yeni bir skandalın ortaya
çıktığı böyle bir bankacılık sektörünün ekonomiye maliyetinin
ne olduğu nedense sorulmuyor. Oysa bugün için hayati olan
soru bu değil mi?
“Bankalarla irtibatlı ‘yazarlığın’
kelepçeleri bunlar. Banka personeli mi, gazeteci mi? Karar
vermek gerekiyor. Gazetecilerin ‘haber personeli’ olmadıklarını
çok iyi kavramak koşuluyla.” (19 Ekim 2000)

Makbuz
ve çanta üzerine “beyin
ve geyik fırtınası”
Perihan
Mağden (Radikal, 19 Ekim) “Rauf Tamer’in evinde parayı
ben teslim aldım” diye ortaya çıkan Mete Has’ın parayı nasıl
teslim almış olabileceği üzerine “beyin ve geyik fırtınası”
yapmış. Biz okuduk, çok güldük, siz de mahrum kalmayın istedik.
Yeni Şafak’ta da (19 Ekim) Nazlı Ilıcak imzalı,
gene “çanta” üzerine, Rauf Tamer’e komplo kurulmuş olması
ihtimalini sorgulayan ciddi bir yazı var. İki yazıya da link
veriyoruz: Perihan Mağden: “Çantanın
kime verildiği meselesi aydınlanıyor”, Nazlı Ilıcak: “Basın
üstüne spekülasyon”.

Yeni
Binyıl’dan
haklı soru - A
L K I Ş
Gazetecilerin
bir konu üzerinde yoğunlaşıp kafa patlatmaları durumunda çoğu
kez haber değeri olan yeni bir unsur yakalayacakları kuralına
bugünkü Yeni Binyıl’dan bir örnek… Hatırlayacaksınız,
Mete Has, Rauf Tamer’in evinde parayı sayarak teslim aldığını
söylemişti. Yeni Binyıl köşe yazarı Faruk Selçuk
üşenmeyip, bir milyon doların kaç saatte sayılacağını hesaplamış,
Yeni Binyıl’daki meslektaşlarımız da onun yazısını
haber sayfalarında alıntılamışlar. Ortaya ilginç bir sonuç
çıkmış.
“Bir
milyon dolar kaç saatte sayılır?”
“Eğer
sadece 100 dolarlık banknotlar kullanıyorsanız, bir milyon
dolarlık büyüklük, on bin adet banknot ediyor. Her bir banknot
yaklaşık bir gram ağırlığında olduğu için 1 milyon doları
bir yerden başka bir yere fizik olarak nakledebilmeniz için
10 kiloluk bir bavul taşımanız gerekiyor.
“Dahası
var, 10 bin banknotu elle saymaya kalksanız herhalde beceremezsiniz:
saniyede bir banknot saysanız yaklaşık üç saat durmadan, nefes
almadan para saymanız gerekiyor.”
Medyakronik’in
notu: Mete Has, 650 bin dolar aldığını söylediğine göre, bu
süreyi yaklaşık iki saat olarak düzeltmemiz gerekiyor. (17
Ekim 2000)

Radikal,
Özkan'ı sıkıştırıyor
Başbakan
Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Hatice Betül
Özay’ın Egebank olayına karıştığının murakıp raporlarınca
saptandığını haberleştiren ve haberi iki haftadır yalnız başına
sürdüren Yeni Şafak’a bugün Radikal gazetesi
el verdi. Gazete, murakıpların, Halkbank’tan Şevket Demirel
ve Murat Demirel’e açılan toplam 100 milyon dolarlık kredinin
usulsüz olduğunu saptadıklarını ve Halkbank üst yönetimi hakkında
soruşturma açılmasını istediklerini hatırlatıyor. Radikal’in
haberinde, Hüsamettin Özkan iki yıl önce önüne gelen beş ayrı
dosyaya onay vermediği için soruşturmaların açılamadığı vurgulanıyor.
Haber, şu ilginç notla sona eriyor: “İlgili Devlet bakanlığının
olur vermemesi nedeniyle yargı yolu kapalı tutulan soruşturma
dosyalarında adı geçen eski Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı
Barbaros Olcay’ın 1997 yılında Murat Demirel’in sahibi olduğu
Egebank’a geçtiği belirlendi. (…) Barbaros Olcay, Kasırga
Operasyonu ile ilgili olarak halen gözaltında bulunuyor.”
(Bu önemli haberin tümü için: “Halkbank
Özkan’ı bekliyor”) 17 Ekim 2000
“Çanta,
Tamer’e” haberi bazı
gazetelerde yoktu
İşadamı
Mete Has’ın, “Murat Demirel, o parayı bana göndermişti, Rauf
Tamer’in evinde çantayı ben teslim aldım” biçimindeki sözleri,
çantayı götüren Demirel’in koruması Ender Keskin’in DGM ifadesini
çok önemli bir haber haline getirmişti. Keskin’in, “Çantayı
Rauf Tamer’e teslim etmem istendi, evde onu bulamayınca kapıyı
açan bir kadına teslim ettim” şeklindeki ifadesi 16 Ekim pazartesi
günü öğleden sonradan itibaren televizyonlarda yayımlandı.
Haber, ertesi gün başta Hürriyet olmak üzere bazı gazetelerin
manşetindeydi. Ama şu beş gazete bu habere sayfalarında yer
vermedi: Radikal, Star, Zaman, Yeni Şafak ve
Akit. Saptayıp, geçiyoruz.

Savcılık,
“kaynana”yı arıyor, büyük basın hâlâ görmezlikten geliyor
"Kaynana", şimdi haber bu!
Egebank’tan
paravan bir firmaya açılan 1.6 trilyonluk kredinin 69 milyarını
Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Betül
Özay’ın çektiği, yeminli murakıplar raporuyla sabit. Egebank’a
el konacağı haberini Murat Demirel’e önceden kimin bildirdiği
tartışmalarına yeni boyut getiren bu gelişmeyi sadece Yeni
Şafak gazetesi izliyor. Yeni Şafak, bugünkü (16
Ekim) sayısında Şişli savcılığının, ifadesine başvurmak üzere
Özay’ı aradığı haberini verdi. Haber artık “rutin”den izlenecek
boyuta ulaştı, ama büyük basında hâlâ tek satır yok.
Şu okuyacaklarınızın
hiçbiri iddia değil. Tümü, devletin görevlendirdiği ve Egebank’ta
görev yapan yeminli murakıpların raporunda yer alıyor:
- Egebank,
“sonradan adreste bulunmayan” (bu cümleyi “murakıpça”dan
Türkçeye “paravan” diye çevirebiliriz) Goldbis adlı firmaya
29 Eylül 1998 tarihinde 1.6 trilyon lira kredi açtı. Miktar,
aynı gün Vakıflar Bankası Taksim Finansmarket şubesine yatırıldı.
- Bu
paranın 1.3 trilyon lirası, bankanın yönetim kurulu üyesi
olarak kredinin altında imzası bulunan, aynı zamanda bankanın
avukatı olan Aydoğan Semizer tarafından; 69 milyarı (Başbakan
Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi) Hatice Betül
Özay tarafından; kalanı da bankanın genel müdürü tarafından
çekildi.
Haberin
önemi açık. Ama onu netameli kılan bir özelliği var; Egebank
soygunu, bu haliyle Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ı
da işin içine çekiyor.
Haberi
7 Ekim’den bu yana yalnız başına izleyen Murat Kelkitlioğlu
(Yeni Şafak), haberin yayımından birkaç gün sonra,
Medyakronik’in, “Bu murakıp raporunu bulmak bu kadar
zor mu ki, sizin özel haberiniz olarak yayımlanıyor” biçimindeki
sorusuna şu cevabı vermişti: “Ben raporun tarihini verdim,
artık bundan sonra isteyen istediği zaman ulaşabilir bu rapora.”
Bu konuşmanın
üzerinden bir haftaya yakın bir süre geçti, Yeni Şafak’ın
bugünkü (16 Ekim) sayısından, haberi ihbar kabul eden Şişli
Savcılığı’nın Betül Özay’ın ifadesini almak üzere harekete
geçtiğini öğreniyoruz Yani haber artık “rutin”den izlenecek
boyuta ulaşmış durumda, fakat bugünkü gazetelerde de tek satır
yok.
Lafımız,
haberi ısrarla görmemeye devam eden bütün gazetelere, özellikle
de “Egebank’ın hortumlamasındaki karanlık noktaları aydınlattığı”
iddiasında bulunan ve konuya ilişkin manşetlerini 16 Ekim
sayısında okura hatırlatan Yeni Binyıl’a…
“Bir konuyla
ilgili ne kadar çok haber yaparsanız, kamuoyunun o habere
ilgisi o kadar artar” biçiminde özetleyebileceğimiz iletişim
teorisi artık rağbet görmüyor. Şimdi, “enformasyon bombardımanı”
ya da “enformasyon yağmuru” diye tanımlanan yeni bir kavram
var. Buna göre, herhangi bir konudaki enformasyonun yağmur
halinde kamuoyuna iletilmesi, genellikle tam tersi bir sonuç
yaratıyor ve “ipin ucunu kaçırma” duygusuna kapılan okur,
haberden uzaklaşıyor (Susurluk haberlerinin akıbetini hatırlayalım).
Bu nedenle, gazeteciye artık gelen haberleri süzme, önemli
yanları öne çıkarma, gizlenmek istenen tarafları saptama ve
bunları vurgulama gibi ek sorumluluklar yükleniyor. Şu da
söyleniyor: Gazeteci böyle yapmazsa, bilgi sızdırıyormuş gibi
görünen, aslında ise “enformasyon bombardımanı”nın etkilerini
bilen güçlerin âleti durumuna düşebilirler.
Örneğimize
dönersek; burada da bir süzme ve elde edilen enformasyonun
bir bölümünü bilinçli olarak vermeme faaliyeti ile karşı karşıyayız
ama, örneğimizdeki gazeteciler kendilerine yüklenen sorumluluk
doğrultusunda değil, bunun tam tersi doğrultuda davranıyor.
Gelinen
noktada bütün meslektaşlarımızı uyarıyoruz: Bu haberi artık
görmezlikten gelemezsiniz. Ve zannetmeyin ki, satışı fazla
olmayan bir gazete tarafından izleniyor diye, bu haberi kimseler
duymuyor. Artık internet var ve son bir hafta içinde internet
kullanıcılarının birbirlerine en fazla gönderdiği haber, Yeni
Şafak’ın bu haberi.
Gazetecinin
işadamından para alması tabiî ki “kirli” bir şey. Peki, hepimizi
ilgilendiren haberlerin, medyanın güç odaklarıyla kurduğu
ilişkiler nedeniyle “yamultularak”, “kesip biçilerek” verilmesi
daha mı az “kirli” bir şey?
(NOT.
Medyakronik’te, EFT havalelerinin bir ya da iki gün
gecikmeyle karşı bankaya ulaştığını gözönüne alarak, 29 Eylül’de
gönderilen paranın 1 Ekim’de çekildiğini varsaymış, 1 Ekim
1998’deki kur üzerinden (1 dolar=264.000 TL) yaptığımız hesaplamada
69 milyar liranın tamı tamına 250 bin dolar olduğunu bulmuştuk.
Yeni Şafak’ın bugünkü haberinden, ödemenin zaten
dolar üzerinden yapıldığını ve Betül Özay’ın bankadan tam
250 bin dolar çektiğini öğreniyoruz.) (16
Ekim 2000)

Sözkonusu
hikâyeye köşe yazarları ne diyor?
“1 milyon
dolar alan gazeteci” tartışması, yapılan açıklamalarla yeni
bir hal alırken, köşe yazarları konuyla ilgili farklı yorumlarda
bulunuyorlar. 14, 15 ve 16 Ekim’de yazarlar, “hikâye”yi inandırıcı
bulanlar, “bulmayanlar” ve “hikâyeye şüpheyle yaklaşanlar”
olarak üçe ayrıldı. Emin Çölaşan, Umur Talu, Perihan Mağden,
Aydın Engin, Yalçın Pekşen ve Serdar Turgut “hikâyeyi inandırıcı
bulmayanlar”, Ali Şen, İlker Sarıer, Şakir Süter ve Reha Muhtar
“hikâyeyi inandırıcı bulanlar”, Taha Kıvanç, Mehmet Barlas,
Deniz Gökçe ve Fehmi Koru ise “hikâyeye şüpheyle yaklaşanlar”
bölümüne dâhil oldular.
Hikâyeyi
inandırıcı bulmayanlar
Aydın
Engin, Cumhuriyet,15 Ekim 2000,
Bıraksak
mı bu mesleği?
Emin Çölaşan,
Hürriyet, 15 Ekim
Rastlantılar
zinciri
Yalçın
Pekşen, Akşam, 15 Ekim
‘Has’
arkadaşlık
Serdar
Turgut, Hürriyet, 15 Ekim
Aklıma
bir fikir geldi
Umur Talu,
Milliyet, 15 Ekim
Bu
gazetecilerle bu işadamlarıyla AB'ye giremeyiz!
Perihan
Mağden, Radikal, 14 Ekim
İğrenç
mahlukat
Hikâyeye
şüpheyle yaklaşanlar
Fehmi
Koru, Yeni Şafak, 15 Ekim
Pislik
dizboyu
Taha Kıvanç,
Yeni Şafak, 15 Ekim
Noktayı
henüz koymadık
Mehmet
Barlas, Yeni Şafak, 15 Ekim
Basındaki
pislik ve önemli sorunlar
Deniz
Gökçe, Akşam, 15 Ekim
Rauf
Tamer olayı ve ilkeler
Hikâyeyi
inandırıcı bulanlar
Ali Şen,
Star, 16 Ekim
Rüşvet
neden verilir?
İlker
Sarıer, Sabah, 16 Ekim
İyi
ki zaman var
Şakir
Süter, Akşam, 15 Ekim
Rauf
Tamer ve kişisel kanaatim
Reha
Muhtar, Akşam, 15 Ekim
Ben,
Emin Çölaşan ve Rauf Tamer

Yalanlarıyla
okuru yoran basın…
Hürriyet
gazetesi 15 Ekim tarihli sayısında haberi birinci sayfadan
duyurmuş: “Güreşçiler haklıydı”. Açıklamayı yapan Spordan
Sorumlu Devlet Bakanı Fikret Ünlü. “Hakkı” teslim edilen sporcu,
Olimpiyatlar’da ay-yıldızlı mayoyu giymeyi reddettiği söylenen
güreşçi Harun Doğan. Çok değil, daha birkaç hafta önce güreşçiyi
“vatan haini” ilan etmenin eşiğine gelen kimlerdi? Kimler
olacak, aralarında Hürriyet’in de bulunduğu bazı gazeteler.
Fikret Ünlü, ortalığın yatışmasını bekledikten sonra(!) meseleye
açıklık getiriyor: “Evet mayolar rahat değildi. Çocuklar çırpmada
rakibime avantaj sağlıyor diye beğenmediler. Diğer ülke sporcuları
da gerçekten beğenmedi ve giymedi.” Madem öyle, Harun Doğan’ı
“ifşa etmek” için gazeteleri birbiriyle yarıştıran habercilik
neyin nesiydi?
İşte
size basının güreşçiyi topa tuttuğu günlerde Medyakronik’te
yer alan bir değerlendirmeden seçtiğimiz bazı “iddialı” başlıklar
ve yorumlar: “İrticaya geçit yok/ Soruşturma başlatıldı” (Cumhuriyet),
“Babasını üzdü” (Yeni Binyıl), “Doğan’a vatandaş tepkisi”
(Hürriyet), “Harun Doğan, Sydney’de milli madalyonun
üzerindeki ayyıldızı ‘Göğsüme batıyor’ diye çıkaran ve çıkardığı
anda kolundan tutulup ülkeye geri gönderilmeyen küstah” (Hıncal
Uluç, Sabah).
Bu niçin
böyle? Türkiye’yi az biraz bilen bir insanı gülümsetecek bir
iddia nasıl oluyor da gazetelerin yazıişlerini böyle kolaylıkla
galeyana getirebiliyor? “Vatandaş tepkisi”nin üzerinden birkaç
hafta henüz geçmiş ki işte Devlet Bakanı Ünlü’nün meseleye
açıklık getiren sözleri…Niçin? Yazıişlerinde mi hafıza kalmadı,
yoksa okurun hafızasının birkaç günlük gelişmeden fazlasını
taşıyamadığı yolunda ortak bir kanaat mi oluştu?
Okurunu
(yanlışlarıyla değil) yalanlarıyla haddinden fazla yoran bir
basın…
(16
Ekim 2000)

“Ara
veriyorum”, “Ara veriyoruz”, “Ara veriyorlar”…
Rauf Tamer,
söylediği gibi Sabah’taki yazılarına kendi kararıyla
mı, yoksa gazetenin 14 Ekim tarihli sayısında belirtildiği
gibi “Sabah üst yönetiminin aldığı kararla” mı ara
verdi? “Ne farkeder?” demeyeceğiz herhalde… Ayrıca, bu “esrarengiz”
olayın 15 Ekim tarihli Sabah’ta Güngör Mengi imzasıyla
yayımlanan bir üçüncü versiyonu daha var: “O kadar ki, Rauf
Tamer’le gazete üst yönetimi olarak yaptığımız değerlendirmede
Tamer’in gerçek ortaya çıkıncaya kadar yazılarına ara vermesi
ortak kararını aldık.” Görüldüğü üzre rivayet muhtelif…
Biz yine ‘de Yeni Şafak’ın bir haberinden, bu “ara
verme” iradesinin bazı köşe yazarlarınca nasıl değerlendirildiğini
aktarmayı ihmal etmeyelim:
Emin
Pazarcı (Akşam): Bence doğru olanı yapmıştır. Rauf
Tamer’in yaptığının örnek olması gerekir. Aklanana kadar yazı
yazma hakkını askıya almasını olması gereken bir hareket olarak
değerlendiriyorum. Dedikodu bile olsa, ciddiye alıp bir gazetecinin
böyle davranmasının pekçok kişiye örnek olması gerektiği kanaatindeyim.
Bekir
Çoşkun (Hürriyet): Olay doğru mu değil mi bilmiyorum.
Ancak Rauf Tamer’in yaptığı takdir edilir bir davranış. Keşke
herkes böyle davransa. Siyasetçiler her türlü haltı karıştırırlar
ama koltuklarına yapışır gitmezler.
Yavuz
Donat (Sabah): Ben Rauf Tamer ile 20 yıl Tercüman’da
birlikte çalıştım. En doğrusunu yaptı. Ümit ederim ki adalet
en kısa sürede herşeyi ortaya çıkarır. Fevkalade üzgünüm.
Şeffaflık dönemi yaşıyoruz. Hiçbirşey karanlıkta kalmaz. İnşaallah
en kısa sürede doğrular ortaya çıkar.
Oktay
Ekşi (Hürriyet): Son derece doğru bir tavır olarak
görüyorum. Gazeteciler olarak başkalarının saydam olması gerektiğini
ve etik değerlere sahip olması gerektiğini ifade ediyoruz.
Bu değerlere en çok saygılı olması gereken gazetecilerin bu
değerlere göre hareket etmesi gerekir. Rauf Tamer’in davranışını
takdir ediyorum. (16 Ekim 2000)

Rauf
Tamer’den iki anlamlı yazı
Adı, “Murat
Demirel’den bir iş takibi karşılığında bir milyon dolar alan
gazeteci” iddialarına karışan Rauf Tamer, Sabah gazetesi
üst yönetiminin isteğine uyarak yazılarına ara verdi. Egebank
soygunu haberlerinin medyada yayımlanmaya başlamasından sonra,
Rauf Tamer 15’e yakın yazı yazdı. Bunlardan ikisi anlamlı
görülüyor. Tamer, 8 Ekim’de kaleme aldığı “Adam olmak” başlıklı
yazısında, “çocuklarımıza hırsızlığın, dolandırıcılığın kötü
bir şey olduğunu öğrettiğimizi, ama vergi kaçakçılığı konusunda
onları benzer bir eğitimden geçirmediğimizi” hatırlatıyor.
Tamer, Sabah’ta yer alan “Bu durumda yazmam” başlıklı
yazıdan bir gün önce de, kendisine yönelik suçlamaları gündeme
getirmeden, medyaya yönelik suçlamaların “çoğu kez haksız”
olduğunu savunuyor. Tamer, “Bize dair” başlıklı yazısında,
mesela MİT ajanı olmakla suçlanan gazetecilerle, PKK’yla ilşkisi
olduğu iddia edilen gazetecilere yönelik suçlamaların kanıtlanamadığını
hatırlatıyor. Tamer’in iki yazısı için: Bize
dair…, Adam
olmak… (16 Ekim 2000)

Habertürk’ün
“flaş” ayıbı
Kendisini
“Türkiye’nin en özgür haber portalı” olarak tanıtan medya
sitesi Habertürk, 16 Ekim’de güne şu haberle başladı:
“Flaş… Flaş… Flaş… Şişli Savcılığı, ifadesini almak üzere
Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesini arıyor…
Ama bulamıyor…!!!” Habertürk’ün kendisininmiş gibi
sunduğu haber, kelimesi kelimesine Yeni Şafak’ın
aynı günkü manşetiydi oysa. (Burada “kelimesi kelimesine”yi,
çok güçlü bir esinlenmenin biraz abartılmış bir ifadesi sanmayın,
kelimenin tam manasıyla “kelimesi kelimesine” aynı iki haberden
söz ediyoruz. O kadar ki, Yeni Şafak’ın haberindeki
ara başlıklar da yazının içinde kullanıldığı için, ”Semizer’in
yakını olarak gösterildi Bankalar yeminli murakıplarının…”,
“Parayı dolar olarak istedi Şişli Cumhuriyet Savcılığı soruşturma
çerçevesinde…”, Adresi tespit edilemiyor Öte yandan olayı
soruşturan” gibi tuhaf cümlelerle karşılaşıyor okur. Habertürk’çü
arkadaşların “özgürlük” anlayışlarını bir kez daha gözden
geçirmeleri gerekmiyor mu? (16 Ekim 2000)

Köşe
yazarlarının konusu:
1
milyon dolarlık gazeteci
Günlerdir
tartışılan “1 milyon doları rüşvet alan gazeteci kim?” konusu,
deyim yerindeyse köşe yazarlarının köşelerini işgal etmiş
durumda… 13 Ekim’de bu konuyla ilgili yazı yazan köşe yazarlarının
yazılarını, kısa özetler ve linklerle derledik.
Hürriyet’ten
Serdar Turgut, “1 milyon doları alan gazeteci” tartışmasında
adı geçen isimlerin kendisini şaşırtmadığını özellikle vurguluyor.
Turgut, isimleri geçen gazeteciler için şöyle yazıyor: “Yıllardır
kurulan düzende bu tipler, hep ayak oyunlarıyla, insanı arkadan
bıçaklamalarıyla, dost göründükleri insanı bir fırsatını bulup
da anında satmalarıyla, zengin insanlarla kurdukları, başka
ülkelerde bir medya mensubu için yüz kızartıcı suç teşkil
edecek ilişkileriyle, güçlü insanlara durmadan yalakalanmalarıyla
tanınırlardı.” Medyası kirlenmiş olan bir toplumda, çağdaş
ve demokrat bir yapıya ulaşabilmenin kesinlikle mümkün olmadığını
söyleyen Serdar Turgut’un yazısı için: Bu
isimler şaşırtmadı…
Hürriyet’ten
Emin Çölaşan, bu iddiayı yazarken İçişleri Bakanı Sadettin
Tantan’a doğrulattığını vurguluyor ve “Parayı kendisine götürdüğü
söylenen Murat Demirel'in korumasıyla, burada ismini vermek
istemediğim bir gazeteci arkadaşım bizzat konuştu. Hem de
gazeteci tanıkların yanında. Koruma, olayı onlara da doğruladı.
Çantayı o kişinin evine götürdüğünü kabul etti,” diye yazıyor.
Çölaşan bu yazıyı “1 milyon dolar alan gazetecinin ismini
niye açıklamıyorsun,” diye soranlar için yazdığını da açıklıyor.
Çölaşan’ın yazısı için: Biz
toy öğrenciler!
Hürriyet’ten
Tufan Türenç, sözkonusu suçlamalar nedeniyle bütün gazetecilerin
töhmet altında kaldığını söylüyor ve “Bu suçlamalar gerçek
değilse ortaya çıkan faturayı kim ödeyecek,” diye soruyor.
Türenç’in “masum insanların onurlarının çiğnenmesine, yaşamlarının
cehenneme döndürülmesine izin vermemeliyiz,” dediği yazısı
için: Kanıtlanmamış
suçlama iftiradan öteye geçemez…
Cumhuriyet’ten
Aydın Engin, 1 milyon dolar alan gazetecinin kim olduğunu
aslında bütün gazetecilerin bildiğini ama kimsenin isim telaffuz
etmediğini yazdı. Engin’in, herkesin susmaya devam ettiği
durumda Tamer ve Keçili’nin ''hukuken suçsuz, kamusal vicdanda
suçlu'' iki ''ünlü şahsiyet'' olarak yaşamlarına devam edeceğini
söylediği yazısına ulaşmak için: Maria
Magdalena’yı taşlamak
Yine
Cumhuriyet gazetesinden Orhan Birgit de Aydın Engin
gibi 1 milyon dolar alan gazetecinin isminin fısıltı gazetesiyle
basında dolaştığını vurgulayarak bu olayı kınayan gazetecilikle
ilgili kurumlar dışında olaya savcılığın ve diğer kurumların
da el koyması gerektiğini yazıyor. Birgit’in yazısına ulaşmak
için: Vahim
ve ciddi bir iddia…
Akit’ten
Hasan Karakaya da Cumhuriyet yazarları gibi 1 milyon
dolar alan gazetecinin isminin belli olduğunu söylüyor. Karakaya’nın,
parayı alan gazetecinin hemen açıklanmasını istediği yazısı
için: Ünlü
gazeteciler... Ya da rüşvet ve asansör!
Radikal’den
Haluk Şahin, gazetecilerin kişisel sorunları için bir işadamından
yardım istemesinin kabul edilemeyecek bir tutum olduğunu yazıyor
ve “İstihbarat ajanı da gazeteci de bilgi toplar, ancak birincisi
alıp saklamak, ikincisi ise bulup yayımlamak üzere toplar.
Muhbir ile muhabir arasındaki fark, o tek bir harfin taşıyamayacağı
kadar büyük bir farktır. Bu iki rolü karıştırmak büyük meslek
ayıbıdır,” diyor. Şahin’in yazısına ulaşmak için: 1
milyon dolar…
Akşam
gazetesinden Yalçın Pekşen, medyanın elde ettiği bilgiyi
açıklamadığını vurguluyor ve mizahi bir dille “1 milyon doları
aldığı iddia edilen ‘vatansever’ köşe yazarının böyle bir
yola başvurmayacağına” emin olduğunu söylüyor. Pekşen’in yazısı
için: 1
milyon dolar…
Star’dan
Cevher Kantarcı, herkesin bildiği köşe yazarının isminin özellikle
açıklanmadığını ve Sadettin Tantan tarafından bile bilinen
ismin açığa çıkmadığı sürece bütün gazetecilerin töhmet altında
kalacağını yazıyor. Kantarcı’nın yazısına ulaşmak için: Valla
ben de değilim hem olacağım da yok
Yeni
Şafak’tan Mehmet E. Yavuz, 1 milyon doları alan gazetecinin
ismini sadece Emin Çölaşan’ın ve Sadettin Tantan’ın bildiğini
ancak Çölaşan’ın bu ismi yazamadığını belirtiyor. Yavuz’un
“Bunu yazdığınız an, karşınızda, kendi çıkarlarıyla ‘seçkinci
oligarşi’nin çıkarlarını tevhid etmiş medya mensuplarını bulursunuz,”
dediği yazısı için: Emin
Çölaşan dilini neden yuttu?
Yine Yeni
Şafak’tan Mehmet Barlas, medyadaki kirlenme konusunda bir
takım örnekler verdikten sonra “Adını bildiği ve 1 milyon dolar
aldığını öğrendiği gazetecinin adını açıklamayan kişi, belki
de bu parayı alan kişinin kendisidir” diye yazıyor. Barlas’ın
yazısına ulaşmak için: Kartel
medyası ve sözde gazeteciler!..
Milliyet’ten
Doğan Heper, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın çelişkili
açıklamalarını hatırlatarak “Bir sorumlu, bir bakan böyle
önemli bir olayda elinde ‘bilgi, belge’ yoksa nasıl ağzını
açar? Bir iddiaya elinde belge olmadan nasıl dahil olur? İlk
gün verdiği cevabı verir? Yani ‘Evet o’ der?” diye soruyor.
Heper’in yazısına ulaşmak için: Hatalı
tutum…
Milliyet’ten
Melih Aşık, 1 milyon doları alan gazetecinin isminin açıklanması
durumunda o gazetecinin isminin yıldız gibi parlamasının olası
göründüğünü söylüyor ve “Malı götürdü diye hangi gazetecinin
yıldızı söndü?” diye yazıyor. Aşık’ın yazısı için: Milyonluk
gazeteci…
Yeni
Binyıl’dan Ömer Madra, Egebank’ın içinin boşaltılması
olayına karışan isimleri sıralıyor ve aralarındaki ilişkiyi
tanımlıyor. Madra’nın yazısı için:
Aşçı,
hırsız, karısı ve aşığı… (13
Ekim 2000)

12
ve 13 Ekim tarihli “Milliyet”ler arasında dağlar kadar
fark var
Milliyet’te
kutsal isyan
Milliyet,
12 Ekim tarihli sayısında Türkiye’nin gündemindeki iki büyük
iddiaya, iki büyük medya grubunun öbür gazeteleriyle birlikte
“yok” muamelesi yapmıştı. 13 Ekim tarihli Milliyet,
gerek “Murat Demirel’den 1 milyon dolar rüşvet alan gazeteci”
iddialarını, gerek medyayla sıkı ilişkileriyle tanınan reklamcı
Nail Keçili’nin Murat Demirel’le yakın ilişkilerini ortaya
koyan belgeleri birinci sayfadan büyük haberlerle duyurdu.
Milliyet’teki meslektaşlarımızın başardığı işin büyüklüğünü
anlayabilmek için İki büyük grubun öbür gazetelerine bakmak
gerekiyor: Oradaki “hasıraltı” operasyonu aynen devam ediyor.
İki büyük
medya grubunun gazetelerini “biz bu haberleri ne yapacağız
şimdi?” telaşına sokan gelişme, bu gazetelerden birinde, Hürriyet’te
(10 Ekim) yer alan bir iddiayla başladı. Hürriyet köşe
yazarı Emin Çölaşan, kendisini ziyaret eden ve Egebank’la
ilgili çok şey bildiğini öne süren bir kişinin iddialarına
yer verdi. Bu kişinin iddiaları arasında, doğrudan medyayı
ilgilendiren bir iddia da vardı: Murat Demirel, bir arazi
işini halletmesi karşılığında çok ünlü bir gazeteciye bir
milyon dolar rüşvet vermişti.
Bu büyük
iddiayı ertesi gün iki gazete haberleştirdi: Milliyet
ve Cumhuriyet. Milliyet’in, iddiayı araştırma
kararlılığında olduğu sadece haberi birinci sayfadan, manşetin
hemen altından vermesinden belli değildi; Gazetenin Haber
Müdürü Doğan Akın’ın NTV’nin Yakın Plan’ında söylediklerinden
de belliydi. Akın, kendisinden önce konuşan Basın Konseyi
Başkanı ve Hürriyet Başyazarı Oktay Ekşi’nin, “İddia
sahibi iddialarını kanıtlamak zorundadır, aksi takdirde kendisini
müfteri sayarız” biçimindeki yaklaşımına karşı çıkmış ve şöyle
demişti: “Bu görev, iddia sahibinin değildir, medyanındır.
Gazeteci, iddiayı bir istihbarat bilgisi olarak ele almalı
ve üzerine gitmelidir.”
11 Ekim
tarihli Medyakronik’te Doğan Akın’ın yaklaşımının doğru
olduğunu savunmuş, şöyle demiştik: “Biz, Ekşi’nin tutumunda
‘meslek zarar görmesin’ kaygısının bir tezahürünü görüyoruz.
Bütün gazetecilerin Doğan Akın’ın gösterdiği refleksi göstermesi
gerektiğine inanıyoruz.”
O yazı
şu cümleyle sona eriyordu: “Gazetelerin olaya nasıl yaklaşacağını
merakla bekliyoruz.”
O gün
ortaya çıkan yeni bir gelişme, merakımızı bir misli artırmıştı
aslında. Çünkü İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, Egebank’ın
içinin boşaltıldığı gece güvenlik kameralarına yakalanan görüntülerden
birinin gözden kaçtığını belirtiyor, “Türkiye gerçeğinin üst
seviyedeki ilişkilerini” ortaya koyacak bu görüntüler konusunda
gazetecileri uyarıyordu.
11 Ekim’de
gazete binalarında sadece bu iki olay konuşuldu, gazeteci
Rauf Tamer ve reklamcı Nail Keçili’nin adları telaffuz edildi.
Ama ertesi gün iki büyük grubun bütün gazeteleri her iki ismi
de gizledi.
12 Ekim
tarihli Medyakronik’te şöyle yazdık:
“Sıradan
insanlar ve sevmedikleriyle ilgili her türlü iddiayı, ‘iddia’
sözcüğünü dahi kullanmaksızın hakikat hükmünde sayfalarına
aktarmakla ünlü büyük basın, bu kez olan biteni iddia olarak
bile aktarmadı. ‘Bir milyonluk gazeteci’ olayı bu gazetelerde
hiç yoktu, hatta bütün gazetecilik örgütlerinin ortaklaşa
kaleme aldığı ‘açıklansın’ bildirisine dahi yer vermediler.”
Milliyet’in
tavrı, bir gün önceki gazete ve Haber Müdürü’nün sözleri nedeniyle
özellikle önemliydi. Çünkü bu olgu, Milliyet’teki gazetecilerin
üzerinde haberin durdurulması yönünde bir baskı olduğunu açıkça
gösteriyordu. (O gün Milliyet’te neler yaşandığı günün
birinde yazıldığında şöyle denecek: “Milliyet o gün
gerek Rauf Tamer gerekse Nail Keçili’yle ilgili geniş bir
yayın yapacaktı. Hatta Rauf Tamer’le kapsamlı bir röportaj
da yapılmıştı. Fakat gece yarısı bu haberlerin tümü yayından
kaldırıldı.”)
12 Ekim
günü Milliyet binasında büyük bir gazetecilik heyecanının
yaşandığını anlayabilmek için, 13 Ekim tarihli Milliyet’e
bakmak yeter. (O gün orada teneffüs edilen havayı daha sonra
meslektaşlarımızdan dinlediğimizde, bu nedenle fazla şaşırmadık.)
13 Ekim
tarihli Milliyet, “Gazete binalarında konuşulan, ama
yayımlanmayan haberlerden oluşan bir gazete”nin ne kadar heyecan
verici olabileceğinin ispatı gibiydi: “Murat’la reklam dışında
bir ilişkimiz yok” diyen Nail Keçili ile Murat Demirel’in
ele ele fotoğrafları; Keçili’nin Demirel’e gönderdiği “Ha
benim, ha senin malın…” mektupları; 1 milyon doları gazeteciye
götürdüğü iddia edilen kişinin yakalandığı haberi; Marmara’daki
ihtilaflı araziyle ilgili bir başka haber…
Birbirini
izleyen iki “Milliyet”in karşılaştırılması, “editoryal
bağımsızlık” denilen şeyin zor olduğunu ama imkânsız olmadığını
gösteriyor bize.
Devamını
diliyoruz… Darısı Hürriyet, Sabah, Radikal ve Yeni
Binyıl’daki meslektaşlarımızın başına… (13
Ekim 2000)

İki
büyük grubun gazeteleri çok önemli iki iddiaya
“yok” muamelesi yapmakta hemfikir
Büyük
basından büyük hasıraltı
11 Aralık’ta
gazete binalarında gün boyunca yalnızca iki şey konuşuldu:
1- Murat Demirel’den 1 milyon dolar rüşvet alan gazeteci kim?
2- İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın, “Egebank’ın içinin
boşaltıldığını gösteren kasetlerde, çok geniş ilişkileri bulunan,
çok önemli bir başka kişi var” sözleriyle tanımladığı kişi
kim? Gazeteciler, kendi aralarında isim telaffuz ederek konuşuyordu
(Sabah yazarı Rauf Tamer ve Cen Ajans’ın sahibi Nail
Keçili) ama ertesi gün gazeteler her iki ismi de gizledi.
Sıradan insanlar ve sevmedikleriyle ilgili her türlü iddiayı,
“iddia” sözcüğünü dahi kullanmaksızın hakikat hükmünde sayfalarına
aktarmakla ünlü büyük basın, bu kez olan biteni iddia olarak
bile aktarmadı. “Bir milyonluk gazeteci” olayı bu gazetelerde
hiç yoktu, hatta bütün gazetecilik örgütlerinin ortaklaşa
kaleme aldığı “açıklansın” bildirisine dahi yer vermediler.
Basında sadece Yeni Şafak iddiayı isimlendirdi ve suçlanan
gazeteci Rauf Tamer’le görüştü. Keçili’nin güvenlik kameralarındaki
görüntülerini ise sadece –kendisiyle kavgalı olan ve bu nedenle
fırsatı ganimet bilen- Star’dan izleyebildik.
Konumuza
girmeden önce, şu iki genel ve temel sorunun cevabını verelim:
Basın, ortaya atılan bütün iddiaları haberleştirmeli midir?
Basın, bir iddiayı haberleştirilirken nelere dikkat etmelidir?
Birinci
soruyu cevaplarken bize yol gösterecek olan kavram “kamu yararı.”
Eğer ileri sürülen iddiaların soruşturulmasında kamu yararı
varsa, basın böyle bir durum karşısında ilgisiz kalamaz.
Peki,
bir iddia haberleştirilirken nelere dikkat edilmelidir? Tabii,
her şeyden önce haberin “iddia” niteliğini vurgulamak gerekir.
(Medyakronik okurları, mesela Umut Operasyonu haberlerinde
basının bunun tam tersini yaptığını çok iyi hatırlayacaklardır.)
İkinci olarak, iddialar çerçevesinde suçlanan kişilerin kişilik
hakları ihlal edilmemelidir. Konu yargıya intikal etmişse,
yargı kararı kesinleşinceye kadar o kişinin ya da kişilerin
“sanık” olduğu unutulmamalıdır. Ve nihayet, sonunda, o kişi
ya da kişilerin suçsuz olduğu ortaya çıkarsa, bu sonuç da
geniş bir biçimde duyurulmalıdır. (Bizim basının bunun da
tam tersini yapmayı âdet haline getirdiğini, manşetten suçladığı
birçok insanın suçsuzluğu ortaya çıkınca, haberini tek sütundan
verdiğini ya da hiç vermediğini gayet iyi biliyoruz.)
Örneğimize
gelirsek…
Her iki
iddianın soruşturulmasında da “kamu yararı” bulunduğu apaçık.
Üstelik iddia sahipleri yabana atılacak cinsten değil: Önemli
bir gazeteci ve ülkenin İçişleri Bakanı. Bu durumda gazetelere
düşen, isimleri gizlemeden her iki iddiayı da kamuoyunun gündemine
getirmek ve tartışılmasını sağlamaktır.
Gazetelerimizin
tavrına gelince…
Birinci
olay: “Bir milyon dolar rüşvet alan gazeteci” tartışması
iki büyük grubun gazetelerinin hiçbirinde hiçbir şekilde yer
almıyor. Bu gazetelerden Milliyet’in, ilk gün Çölaşan’ın
köşesinde yer verdiği iddiaları haber sayfalarına taşıdığını
ve Haber Müdürü Doğan Akın’ın haberi izleyeceklerini vaat
ettiğini, ama ikinci gün hiç böyle bir şey yokmuş gibi davrandığını
vurgulamamız gerekiyor. Çünkü bu olgu, Milliyet’teki
gazetecilerin üzerinde haberin durdurulması yönünde bir baskı
olduğunu açıkça gösteriyor. Milliyet’in durumu, haberi
görmemeyi tercih eden öbür büyük gazetelerin tavrını da açıklıyor.
İki grubun
gazetelerinin (Hürriyet, Milliyet, Radikal, Posta, Sabah,
Yeni Binyıl, Takvim), yedi gazetecilik örgütünün
ortaklaşa kaleme aldığı “Suçlanan gazeteci açıklansın, hepimiz
töhmet altında kalıyoruz” içeriğindeki bildiriye dahi yer
vermediğini de vurgulamalıyız. Çünkü bu da, yukarıda sözünü
ettiğimiz baskının son derece kesin, mutlak ve katı olduğunu
gösteriyor.
İkinci
olay: İki büyük grubun gazetelerinden hiçbiri, İçişleri
Bakanı Sadettin Tantan’ın işaret ettiği görüntüleri yayımlamadı.
Görüntülerdeki kişinin Cen Ajans’ın sahibi Nail Keçili olduğu
açıktı, zaten kendisi de itiraz etmedi, ertesi gün (12 Ekim)
bir basın toplantısı yaparak, o gün, “her salı olduğu gibi
Egebank’a reklam toplantısı yapmak için gittiğini” söyledi.
Şimdi
de Hürriyet, Milliyet, Radikal, Sabah ve Yeni
Binyıl’ın 12 Ekim tarihli sayılarına bir göz atalım
ve hangi haberleri öne çıkardıklarına bakalım:
Sabah:
Egebank’ın da aralarında bulunduğu beş bankaya el konulması
haberini 23 Aralık 1999’da “Baba, eş dost hatırı dinlemedi”
temasıyla veren bu gazetemiz, herkesin “ünlü gazeteci”yi ve
“kasetteki gözden kaçan çok önemli kişi”yi merak ettiği gün,
“Cesur kararlar” manşetiyle çıktı. Sabah’ın, “hükümet
mucizeler yaratıyor” kontenjanından çıkıp gelen haberinin
küçük bir kusuru var, değinmeden geçmeyelim. Gazetenin “karar”
dediği şeyin meğer “hedef ve temenni” olduğunu daha altbaşlıktan
anlıyoruz: “İşte 2001 yılı hedefleri… Yüzde 4.5 büyüme hızı,
yüzde 10 enflasyon, yüzde 3.5 bütçe açığı.” Sabah’ın
bu haberdeki “hedef”ini iyice anlayabilmek için birinci sayfadaki
arabaşlıkları da zikretmeliyiz: “Devlet oh diyecek… Rüya gibi
tablo.”
Gazetede
“gazeteci”den hiç bahis yok, birinci sayfada sağda tek sütunluk
“Korkunç iddialar” başlığı okurda bir an için “hah işte” duygusu
uyandırıyor ama, o kadar. Sabah’a göre, memlekette,
bir gazetecinin bir milyon dolar rüşvet aldığı iddiasından
“daha korkunç” başka iddialar var.
Nail Keçili
meselesi: Sadece Sadettin Tantan’ın sözlerine yer veriliyor.
Hürriyet:
Manşette, Murat Demirel’le ilgili ilk davanın başladığı
haberi var: “soygunda ilk itiraf… Bankanın eski Genel Müdürü
Esat Erkuş, trilyonların Murat Demirel’e aktarıldığını açıkça
itiraf etti.”
Hürriyet
de, konuyu ilk kendi yazarının gündeme getirmesine rağmen,
12 Aralık sayısında iddialardan hiç söz etmiyor. Bu gazete
de tıpkı Sabah gibi gazeteci kuruluşlarının bildirilerine
yer vermemiş.
Milliyet:
11 Aralık günü manşetin altından, ikinci büyük haber olarak
iddiaları gündeme getiren, Haber Müdür Doğan Akın’ın şahsında
“haberi bütün boyutlarıyla izleme” sözü veren Milliyet’in
manşeti “Ambulans rezaleti” üstüne: “Bazı açıkgözler 25-30
milyona ambulans tutup trafik sorununu çözüyor! Muhabirimiz
de ambulans taksilerden birine bindi.”
Bu gazetemizde
de her şey Sabah ve Hürriyet’te olduğu gibi…
Radikal
ve Yeni Binyıl: Uzun uzun anlatmaya gerek görmediğimiz
nedenlerden dolayı bu iki gazetemizden, bilhassa Radikal’den
farklı bir tutum beklerdik. (Hiç değilse gazeteci meslek örgütlerinin
ortak bildirisini görmezlikten gelmeselerdi.) Ama maalesef
hevesimiz kursağımızda kaldı. Durum, bu iki gazetemizde de
farklı değil.
Romancı
Ahmet Altan’ın, bir sohbet toplantısında gazete satışlarının
bir türlü artmadığından yakınan bir medya patronuna söylediği
sözler buraya çok uyacak: “Siz, gazete binalarında kendi aranızda
konuştuğunuz ama yayımlamadığınız haberlerden oluşan gazeteler
çıkarın, gazete satışları artıyor mu, artmıyor mu, o zaman
konuşalım.” (12 Ekim 2000)

Egebank
murakıp raporu
Bugün de sadece Yeni Şafak’ta
Egebank’ın,
paravan bir firmaya açtığı kredinin bir kısmının, Başbakan
Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi tarafından çekildiğini
ortaya koyan yeminli banka murakıpları raporu, gene sadece
bu gazetede izleniyor. Yeni Şafak, 11 Ekim tarihli
sayısında, bu kredinin büyük bölümünü çeken ve raporda Özkan’ın
kayınvalidesinin yakın arkadaşı olduğu belirtilen avukat Aydoğan
Semizer’in açıklamalarına (gazeteye göre “itiraflarına”) yer
veriyor.
Medyakronik’te
(10 Ekim) sorduğumuz soru geçerliliğini koruyor. Çünkü 11
Ekim tarihli gazetelerde de “Egebank murakıp raporu”na ilşkin
tek satır yok. Soruyu tekrar edelim: “Süleyman Demirel’in,
cumhurbaşkanıyken yeğeni için iş takipçiliği yaptığını ortaya
koyan mektubu, elinize geçtiği halde o zaman yayımlamadınız;
aylar sonra, Demirel ‘sade vatandaş’ haline geldikten sonra
yayımladınız. Bu raporun da yayımlanması için Hüsamettin Özkan’ın
‘sade vatandaş’ haline gelmesi mi gerekiyor?”
Yeni
Şafak, 11 Ekim tarihli sayısında, Egebank’tan Goldbis
A. Ş. adlı paravan bir firmaya açılan 1.6 trilyon liralık
kredinin 1.3 trilyon lirasını çeken Aydoğan Semizer’in açıklamalarına
yer veriyor. Hatırlayacaksınız, Semizer, iki gün önce yaptığı
ilk açıklamada bu ücreti “avukatlık hizmeti” karşılığı aldığını
belirtmişti.
Semizer’in
açıklamaları üzerine Medyakronik’te şu iki soruyu sormuştuk:
- Bu
kadar büyük bir meblağ nasıl bir hizmetin karşılığı olabilir?
- Avukat
Semizer, ücretini neden, Egebank’ın paravan bir şirkete
açtığı ve yönetim kurulu üyesi sıfatıyla altında kendisinin
de imzasının bulunduğu krediyi çekmek suretiyle almaktadır?
Av. Semizer,
Yeni Şafak’a gönderdiği açıklamada bu iki soruya
açıklık getirmeye çalışırken, gazetenin ifadesiyle “yeni itiraflarda”
bulunuyor.
Semizer’in
açıklamalarından, Egebank’tan avukatlık ücreti olarak tahsil
ettiği paranın sadece Goldbis A. Ş.’den aldığı 1.3 trilyon
liradan ibaret olmadığını; gene Egebank tarafından gene paravan
bir şirket olduğu murakıp raporunda belirtilen Mi-Gi Tekstil’e
açılan 1 trilyon 108 milyar liralık kredinin 874 milyarının
gene “avukatlık ücreti” olarak çekildiğini öğreniyoruz.
Semizer,
“ücretini” neden böyle bir yolla aldığı konusunda da şu açıklamayı
yapıyor:
“Alacaklarımı
tahsil etmek için izlemiş olduğum yolda bir problem olabilir.
Bunun hesabını vermeye hazırım.”
Egebank
murakıp raporu konusunda haber yazan tek muhabir Murat Kelkitlioğlu’nun
haberi böyle.
Kelkitlioğlu
ve gazetesi haberi izliyor. Yeni gelişmeleri size aktarmaya
devam edeceğiz. (11 Ekim 2000)

Çölaşan,
“ünlü gazeteci”nin para aldığını Tantan’ın da doğruladığını
yazdı
Mafya-polis-siyasetçi-medya?
Hürriyet’ten
Emin Çölaşan’ın (10 Ekim) köşesinde yayımladığı, “Murat Demirel,
büyük bir arazi işini hallettiği için çok ünlü bir gazeteciye
bir milyon dolar verdi” iddiası tartışılıyor. 11 Ekim’de gün
boyunca gazetelerde sadece bu konu konuşuldu. Adı telaffuz
edilen ünlü gazetecinin 12 Ekim’de bir yazı yazarak iddiaları
reddedeceği, bazı gazetelerde de kendisiyle yapılmış söyleşilerin
yayımlanacağı söyleniyor. Başlığımız, konuyu televizyona taşıyan
NTV’nin kaliteli haber programı “Yakın Plan”dan…
Hatırlayacağınız gibi, Emin Çölaşan
10 Ekim tarihli yazısında kendisine önce telefon eden, ardından
büroya gelen ve Egebank’la ilgili çok şey bildiği anlaşılan
bir kişinin tanıklığına yer vermişti. Bu kişinin iddialarından
biri de, Murat Demirel’in, çok ünlü bir gazeteciye bir milyon
dolar verdiği şeklindeydi.
Çölaşan,
11 Ekim tarihli Hürriyet’te bu iddianın izini sürdü
ve şöyle yazdı:
“Dün İçişleri Bakanı Sadettin
Tantan arıyor ve kendisine soruyorum: Sizdeki gazetecinin
ismi şu mu? Aynı ismi mi biliyoruz? ‘Evet, o’ diyor.”
Konuyu,
kritikliğinin gerektirdiği hassasiyetin azamisini göstererek
televizyona taşıyan, NTV’nin “Yakın Plan” adlı programının
sunucusu Erdoğan Aktaş, Susurluk’tan sonra Mafya-polis-siyasetçi
diye ifade edilen üçgenin, aslında medyanın da eklenmesiyle
bir dörtgen olup olmadığını sorguladı.
Aktaş’ın
telefonla ulaştığı üç gazetecinin arasındaki yaklaşım farklılığı
da derhal dikkati çekiyordu.
Program’ın ilk konuğu Gazeteciler
Cemiyeti Başkanı Nail Güreli, net bir biçimde, olayın gizlenmemesi
ve sonuçları ne olursa olsun mutlaka açığa çıkarılması gerektiğini
söyledi.
İkinci konuk Basın Konseyi Başkanı
Oktay Ekşi de olayın mutlaka açığa kavuşması gerektiğinden
yanaydı, ama bir şey daha söyledi: İddia sahibi iddialarını
kanıtlamak zorundaydı, aksi takdirde kendisini müfteri sayacaktı.
Ekşi, defansif bir tutum sergiledi.
Ortaya
atılan iddianın bir haber olduğunu fark eden ve bunu sayfalarına
taşıyan iki gazeteden biri olan Milliyet’in Haber Müdürü
Doğan Akın ise Ekşi’nin görüşüne karşı çıktı. Akın’a göre,
gazetecinin tavrı bu olamazdı. Gazeteci, iddiayı bir istihbarat
bilgisi olarak algılamalı ve üzerine gitmeliydi.
Biz, Ekşi’nin tutumunda “meslek
zarar görmesin” kaygısının bir tezahürünü görüyoruz. Bütün
gazetecilerin Doğan Akın’ın gösterdiği refleksi göstermesi
gerektiğine inanıyoruz.
Gazetelerin olaya nasıl yaklaşacağını
merakla bekliyoruz. (11 Ekim 2000)

Egebank
murakıp raporu, “yakınımdır” mektubunun akıbetine mi uğrayacak?
Büyük
medya, ısrarla görmüyor
Eski Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel’in yeğeni Murat Demirel’in sahibi olduğu
Egebank’ta murakıpların hazırladığı rapor, Egebank olayına
Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesinin de
karışmış olduğunu gösteriyor. Bu durumda, bankaya el konulmasından
bir gün önce haberin Murat Demirel’e kimin tarafından iletildiği
tartışmaları yeni bir boyut kazanıyor. 9 Aralık tarihli Medyakronik’te
böyle bir haberin neden sadece Yeni Şafak tarafından
izlendiğini sormuştuk. Büyük medyanın, eski Cumhurbaşkanı
Demirel’in yeğeni için iş takipçiliği yapmak amacıyla yazdığı
mektubu zamanında yayımlamadığını, ancak Demirel’in iktidardan
düştükten aylar sonra gündeme getirdiğini hatırlatarak bir
kez daha soruyoruz: Egebank murakıp raporunu yayımlamanız
için de mevcut hükümetin gitmesini mi beklememiz gerekiyor?
Artık
ezberlediniz ama tekrar edelim:
Murat
Demirel’in sahibi olduğu Egebank ve dört bankaya 22 Aralık
1999 günü el kondu. Egebank’ın güvenlik kameraları, bir gün
önce, 21 Aralık 1999 gecesi saat 22.00 ile 00.03 arasında
bankada hummalı bir faaliyetin olduğunu kanıtladı. Halen polisin
elinde olan ve 7 Ekim cumartesi tarihli bütün gazetelerde
(Star hariç) yayımlanan kasetlerde, Murat Demirel ve
bankanın üst düzey yöneticilerinin bankaya girdikleri ve dolu
valizlerle dışarı çıktığı görülüyordu.
Kasetler,
daha önce de dillendirilen bazı iddiaları kanıtlar nitelikteydi:
Bankasına el konacağı, bir gün önce Murat Demirel’e iletilmişti.
Peki, kim iletmiş olabilirdi bu bilgiyi? Beş bankaya el konacağı
bilgisine sadece yedi kişinin sahip olduğu biliniyor: Cumhurbaşkanı,
Başbakan, üç Başbakan Yardımcısı, Merkez Bankası Başkanı ve
Hazine Müsteşarı.
Doğal
olarak akla ilk, Murat Demirel’in, o tarihte Cumhurbaşkanı
olan amcası Süleyman Demirel geldi. Demirel, “Beni imâ eden
delidir” diye tepki verdi bu iddialara, ama bu tepki kuşkuları
ortadan kaldıramadı.
8 Ekim’de
Yeni Şafak’ta manşetten yayımlanan bir haber
ise kuşkulu sayısını ikiye çıkaracak nitelikteydi. Habere
göre, bankaya el konulmasından sonra çalışmaya başlayan murakıplar
20 Mart 2000 tarihini taşıyan bir rapor kaleme aldılar. Raporun
bir bölümünde aynen şu ibare yer alıyordu:
“Egebank
tarafından Goldbis A. Ş.’ye 29 Eylül 1998 tarihinde 1 trilyon
662 milyar 900 milyon lira açık kredi kullandırıldı. Sözkonusu
firma daha sonra adresinde bulunamadı. Kredi tutarı aynı tarihte
Vakıflar Bankası Finans Market Taksim Şubesi’ne EFT ile gönderildi.
Bu paranın 1.3 trilyon lirası Egebank’ın yönetim kurulu üyesi
Aydoğan Semizer, 277 milyarı Genel Müdür Esat Erkuş ve 69
milyarı Özkan’ın kayınvalidesi ve Semizer’in yakın arkadaşı
Hatice Betül Özay tarafından çekildi.” (Yeni Şafak’ın
haberinin akla getirdiği sorular ve ertesi gün Aydoğan Semizer’in
gazeteye gönderdiği ikna edici olmayan cevap için: 69
milyar, tam da 250.000 dolar ediyordu.)
Henüz
taze olan bir başka “habere bakmak ama görmemek” örneği nedeniyle,
büyük gazetelerin ağır bir töhmet altında bulunduğunu belirtmeyi
borç addediyoruz. Hatırlayacaksınız, Eski Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel’in görev süresinin uzatılmaya çalışıldığı günlerde
büyük gazetelerin eline bir mektup ulaşmıştı. Mektupta, Cumhurbaşkanı,
“muteber işadamı” dediği yeğeni Murat Demirel’i Azerbaycan
Cumhurbaşkanı’na takdim ediyor, onun bu ülkede kurmak istediği
banka konusunda yardımlarını rica ediyordu. Medyakronik
okurları, “üç büyükler”den yaz bulamayan mektubun en sonunda
Akit’e ulaştığını, bu gazetenin 5 Nisan’da olayı manşetine
taşımasının ertesi günü de Radikal’in, mektubu daha
ayrıntılı olarak okurlarına duyurduğunu biliyor. (“Yakınımdır”
mektubuyla ilgili daha geniş bilgi için: O
mektubu ne zaman gördünüz?
Sadece
Yeni Şafak tarafından kovalanan “Egebank murakıp raporu”
haberi “mektup” haberine çok benziyor. Büyük medya o zaman
yayımlamadığı mektubu, Demirel sade bir vatandaş haline geldikten
sonra yayımlamıştı.
Peki,
“Egebank murakıp raporu”nun yayımlanması için Hüsamettin Özkan’ın
mı “sade vatandaş” haline gelmesi mi gerekiyor. (10
Ekim 2000)

Onlar
“Muradına erdi”, ama…
Nasıl
oldu da Murat Demirel ve Ayşenur Esenler’in baba Demirel’in
(dikkatinizden kaçmamıştır, küçük “baba”dan söz ediyoruz)
“örfümüze uygun değil” gerekçesiyle bugüne kadar bir türlü
“evet” demediği evlilikleri bu zor koşullarda gerçekleşebildi?
“Özel” ve “öznel” nedenler bizi tabii ki ilgilendirmiyor.
Söz konusu nikâhtan, “içeri”ye kamera sokulmasına izin verilmediği
için sadece gazeteler aracılığıyla haberdar olduk. Söylediğimiz
gibi, söz konusu olan sadece bir “resmî nikâh”tan ibaret olsa
konuyu “iyi dilekler”le noktalamaktan başka yapacak bir şey
yok. Ama… Ama, çünkü ortada bu “nikah”ı diğerlerinden ayıran
başka şeyler de var. Bu “başka şeyler”i de gazetelerden öğrendik.
Ama…Ama, çünkü içlerinden birisi hariç son güne kadar bu “nikah”tan
gazeteler de fazla bir şey anlamadılar. Şöyle ki:
Şimdi
önümüze 7 Ekim tarihli Hürriyet ve Sabah gazetelerini
alalım. Hürriyet’in birinci sayfadan girdiği “Evlenelim
yoksa her şeyi anlatırım” başlıklı “nikâh” haberi aşağı yukarı
başlıkla anlatılandan ibaretti. Hürriyet, Murat Demirel’in
15 yıllık sevgilisi Ayşenur Esenler’le “apar topar” evlenmek
istemesini gelinin tehdidine bağlıyordu. İddiaya göre Ayşenur
Esenler, “Hemen nikâh yapalım” mesajı göndermiş, yoksa “mahkemede
konuşabileceğini” imâ etmişti. Gazete ikinci bir neden olarak
da “servet paylaşımı planı”nı gösteriyordu. Yurtdışına kaçırılan
paralardan pay sahibi olmayı hedeflemek filan. Bu arada Hürriyet,
Esenler’in koğuş arkadaşlarına da ulaşmış, tutuklu gelin adayının
“daha rahat görüşebilmek için formalite evlilik yapıyoruz”
açıklamasını da ele geçirmişti.
7 Ekim
tarihli Sabah’ta neler görüyoruz? Sabah yazarlarından
Can Ataklı’nın “Evlenince, bir numaralı tanık hiç konuşmayacak”
başlıklı yazısı Hürriyet’in aklına bile gelmeyen bambaşka
gelişmelerden söz etmekteydi. Hem de bayağı inandırıcı sözlerle.
Ataklı, “nikâh” hazırlığı peşinde koşan avukatların gayretini
görünce konuyu bir hukukçu dostuna danışmayı akıl etmiş. Hukukçu
dostun “nikâh” açıklaması inanılır gibi değil! Meğer CMUK,
evli çiftleri karşılıklı olarak koruyan maddelerle doluymuş.
“Eğer Murat Demirel ile Ayşenur Esenler evli olurlarsa, diyor
Ataklı, Ayşenur Esenler isterse hiçbir şekilde ifade vermez.”
Ayşenur Esenler, yani “Egebank olayının en önemli tanığı”!
CMUK’un 47. Maddesine göre “aralarında evlilik bağı olanlar
istemezlerse birbirleri aleyhine tanıklıktan” kaçınabiliyorlarmış.
Maddenin şu 3. Bendi daha da önemli diyor Ataklı: “Çekinme
hakkı soruşturmanın her halinde söz konusudur. Önce çekinmiş
olan kimsenin sonraki soruşturma safhasında tanıklık etmesine
engel yoktur. Önceleri tanıklık edip duruşma sırasında çekinme
hakkını kullanan kimsenin yazılı ifadesi okunmaz ve bu ifade
hükme dayanak gösterilemez.” Bu maddenin Egebank olayında
ne anlama gelebileceğini varın siz yorumlayın! Ataklı, yazısını
şöyle bitiriyor: “Demirel bunu düşünerek mi evleniyor? Bunu
şu anda tahmin etmek zor, ancak yasanın böyle olması bu ihtimali
kuvvetlendiriyor. Ben yine de duygusal tarafın önde olacağı
ümidini taşımak istiyorum.” Biz de, biz de tabiî..! Yeri gelmişken
şunu da hatırlatmaya gerek var mı bilmiyoruz: Bu “nikâh” olayında
Ataklı’nın söz ettiği şu kötü “ihtimal” kuvvetli de olsa,
lütfen bu olaydan CMUK aleyhine sonuçlar çıkarmayalım! Kötülerin
göz dikmesi CMUK’un güzelliğine en ufak bir halel getirmesin…
Gelelim
10 Ekim tarihli gazetelere: Kim ne derse desin Ataklı’nın
“araştırmacı” bir ruhla meseleyi doğru analiz ettiği ve diğer
bütün habercilere örnek olduğu açıkça görünüyor. Artık bütün
gazeteler bu “nikâh”ın sırrını anlamıştır. Hatta 10 Ekim tarihli
Milliyet o derece ileri gitmiştir ki, üç gün önce Ataklı’nın
köşesinin bir bölümünü ayırdığı bu analiz, gazeteye manşetten
“CMUK NİKÂHI” şeklinde haber olmuştur. Gazete artık “Murat
Demirel ve sevgilisi, Ulucanlar Cezaevi’nde evlendi. Artık
ortak savunma hazırlama ve birbirlerini koruma hakları oldu…”
demektedir. Artık CMUK’un ilgili maddelerine ilişkin gelsin
çerçeve yazılar gitsin yorumlar…
Peki ya
Hürriyet? Hani üç gün önce Esenler’in koğuşuna kadar
girebilen Hürriyet? Geçen günkü aceleciliğinden dolayı
o bugün biraz mahçup, habere birinci sayfada sadece iki parmak
yer ayırmış. Ama iç sayfalardan birinde o da artık aynı fikirde.
Artık o da evli eşlerin isterlerse birbirleri aleyhine tanıklık
yapmayabileceklerinden söz ediyor. Yine “mahcubiyet”ten olacak,
göreli olarak küçük sayılabilecek bu haberde CMUK’un adı tek
bir kez olsun geçmiyor!
Peki sonuç?
Sonuç ne olacak, onlar erdi “Muradına”… (10
Ekim 2000)

Star’cıları
kim muma çevirdi?
Turizm
Bakanı Erkan Mumcu’nun İstanbul Üniversitesi’nin açılış töreninde
yaptığı konuşmanın Genelkurmay tarafından cevaplanmasının
ardından, Star gazetesi olan bitene çok sevinmiş, Mumcu’nun
“mum gibi” olduğunu yazmıştı. Gazetenin tavrını eleştirdiğimiz
yazıyı şöyle noktalamıştık: “Muma çevrilene sevinenler en
kolay muma çevrilenlerdir.” Star’a
göre, komutan “mumcu”, bakan “mum”
Aynen
öyle oldu. Star gazetesi, 3 Ekim’den bu yana “Egebank
soygunu” ile ilgili tek satır haber yayımla(ya)madı. Star’daki
meslektaşlarımız, gündemin en önemli haberini verememek ve
bu gerçekle işlerini sürdürmek zorunda. Şimdi öbür gazetelerdeki
meslektaşlarımıza Star’cıları kimin, nasıl ve neden
muma çevirdiğini araştırma görevi düşüyor.
Olan biteni
kısaca özetliyoruz; üstüne bir şey söylemeye pek gerek yok::
Star
gazetesi, 3 Ekim Salı gününe kadar “Egebank soygunu” ve
Murat Demirel haberlerini tıpkı öbür gazeteler gibi gündemin
birinci maddesi olarak izledi. 3 Ekim’de konu Star’ın
sürmanşetindeydi ve haberin devamına içerde bir sayfaya yakın
yer ayrılmıştı. Gazetenin o güne kadarki tavrı, haberin sonraki
günlerde de geniş bir biçimde takip edileceği izlenimini veriyordu.
Star gazetesinde ne oldu?
Beklendiği
gibi olmadı. 4 Ekim’de Star’da tek satır Murat Demirel
haberi yer almadı. 5 ve 6 Ekim’de de öyle oldu. 7 Ekim’de,
konuya ilişkin olarak,en sıradan habercilik kriterleriyle
bakıldığında dahi Star’ın görmezlikten gelemeyeceği
bir gelişme oldu: Polisin elindeki bir bant basına sızdırıldı.
Bantta, bankaya el konulmasından bir gün önce geceyarısı Murat
Demirel ve arkadaşlarının, bankada saatler süren bir faaliyetle
içerden dışarı bir şeyler taşıdıkları görülüyordu. Bankaya
el konacağı haberinin bir gün önce Murat Demirel’e sızdırıldığını
kanıtlayan, bu yanıyla eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i
de zan altına sokan ve bu nedenle haber değeri reddedilemeyecek
kadar açık olan bu banta ilişkin haber, Star hariç
bütün gazetelerde yer aldı. Star gazetesinde o gün
de konuya ilişkin hiçbir haber yoktu. Ve nihayet 8 ve 9 Ekim
günleri de gazete, haberi görmeme tavrında bir değişikliğe
ihtiyaç duymadı.
Tablo
böyle. Star’daki “Mum gibi oldu” haberinden sorumlu
meslektaşlarımıza geçmiş olsun. Bu başlığın üzerinden birkaç
gün geçmeden onların “mum gibi” olması karşısında karışık
duygular içindeyiz.
Öbür gazetelerdeki
meslektaşlarımızı “Star’da ne oldu?” haberini takip
etmeye çağırıyoruz. Haber hiç kuşkusuz editoryal bağımsızlık,
patron-gazeteci ilişkileri, medya patronlarının aynı zamanda
bankacı olmasının sakıncaları ve bir dizi sorun açısından
bulunmaz bir malzeme niteliğinde. Meslektaşlarımızın bu fırsatı
kaçırmamasını diliyoruz. (9 Ekim 2000)

Neden
sadece Yeni Şafak’ta?
69
milyar, tam da 250.000
dolar ediyordu
Yeni
Şafak gazetesinde (8 Ekim) manşetten yayımlanan ve
9 Ekim’de de sürdürülen bir haber, Egebank’ın paravan bir
şirkete açtığı 1.6 trilyon liralık kredinin 69 milyarının,
Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Hatice
Betül Özay tarafından çekildiğini ortaya koyuyor. Haber, bankaya
el konulmasından 6 ay önce banka murakıpları tarafından hazırlandığı
artık herkes tarafından bilinen rapora dayandırılıyor. Peki,
bu haber neden sadece Yeni Şafak tarafından izleniyor?
Önce,
Yeni Şafak’ın haberine temel teşkil eden 20
Mart 2000 tarihli raporun ilgili bölümünü aktaralım (gazete,
raporda adı geçen Aydoğan Semizer’in Malki cinayeti, Evcil
skandalı gibi skandallarda her zaman ön planda olduğunu özellikle
vurguluyor):
“Egebank
tarafından Goldbis A. Ş.’ye 29 Eylül 1998 tarihinde 1 trilyon
662 milyar 900 milyon lira açık kredi kullandırıldı. Sözkonusu
firma daha sonra adresinde bulunamadı. Kredi tutarı aynı tarihte
Vakıflar Bankası Finans Market Taksim Şubesi’ne EFT ile gönderildi.
Bu paranın 1.3 trilyon Lirası Egebank’ın yönetim kurulu üyesi
Aydoğan Semizer, 277 milyarı Genel Müdür Esat Erkuş ve 69
milyarı Özkan’ın kayınvalidesi ve Semizer’in yakın arkadaşı
Hatice Betül Özay tarafından çekildi.”
Yeni
Şafak’ın “Ankara’yı sarsan iddia… Kilit isim kaynana”
başlığıyla verdiği haber, ertesi gün gene manşetten sürdürüldü:
“Murakıplara baskı… Egebank skandalına Devlet Bakanı Hüsamettin
Özkan’ın kayınvalidesinin adının da karıştığını tespit eden
murakıpların baskı altında olduğu öğrenildi.”
Yeni
Şafak, 9 Ekim’de Aydoğan Semizer’in gönderdiği bir
açıklamaya da yer verdi. Avukat Aydoğan Semizer, kendi çektiği
1.3 trilyon lira için şu açıklamayı getiriyor: “Vakıfbank
Taksim Şubesi’nden aldığım para, hak ettiğim avukatlık ücreti
ve Egebank’tan olan diğer alacaklarımdan ibarettir.”
Semizer’in
açıklamasında iki nokta açıklanmaya muhtaç görünüyor: 1. Semizer’in
sunduğu hizmet nasıl bir hizmettir ki bedeli bu kadar yüksek
bir meblağa ulaşmaktadır? 2. Avukat, kendi deyişiyle “hakkını”
neden naylon bir şirketin üzerinden almaktadır?
Semizer,
Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesinin çektiği 69 milyar lirayı
“Mali Milat’ta yasaların emrettiği biçimde yatırdığını” söylüyor.
Sıradan gazete okurunun hiçbir şey anlayamayacağı bu açıklamada
da gene açıklanmaya muhtaç bir nokta var: Murakıplar, paranın
Egebank tarafından yatırılan paradan çekildiğini banka belgeleri
üzerinde çalışarak saptamışlar. Bu durumda ya onlar doğruyu
söylemiyor, ya da Semizer.
Biz,
meselenin bizi ilgilendiren yanına bakalım ve sorumuzu tekrar
edelim:
Murakıpların
Mart 2000 tarihli bir rapor hazırladıklarını bütün gazeteler
yazdı. Bu raporlar gazetelerin incelemesine açık olduğuna
göre, iki ihtimal var:
- Yeni
Şafak dışındaki gazeteler bu raporu inceleme ihtiyacı
duymadılar.
- İncelediler
ama işi ucu iktidara uzandığı için bulaşmamayı tercih ettiler.
Biz, birinci
ihtimalin geçerli olmasını diliyoruz.
Not.
Murakıplar, sözü edilen paranın 29 Eylül 1998’de EFT ile gönderildiğini
belirtiyor. EFT ile gönderilen meblağların bir ya da iki gün
sonra hesaba işlediği biliniyor. Meraktan, 1 Ekim 1998 tarihindeki
döviz kuru (1 dolar = 276.000 TL) üzerinden bir hesap yaptık,
69 milyar Türk Lirası -isterseniz siz de bölün- tamı tamına
250 bin dolar ediyor. (9
Ekim 2000)

"Egebank
soygunu" haberleri tamamen kesildi
Star
gazetesinde ne oldu?
Star
gazetesi, 3 Ekim tarihli sayısında Murat Demirel’in tutuklanması
haberini sürmanşetten verdi ve konuyla ilgili haberlere bir
tam sayfa ayırdı. Gazetenin kullandığı “militan” dilden; birinci
sayfada Demirel’le ilgili iddiaları sıraladıktan sonra haberi
devam sayfasına “Bitmedi, 20’de” gibi anlamlı üslup incelikleriyle
göndermesinden, sonraki günlerde Star’ın ciddi bir
haber takibi yapacağı beklentisi oluşmuştu. Ama istisnasız
bütün gazetelerin 4 ve 5 Ekim tarihli sayılarında yeni gelişmeleri
izlemelerine karşılık, Star bu iki günde tek satırlık
bir haber dahi vermedi. Gazetenin okurlarına bir açıklama
borçlu olduğunu düşünüyoruz. Evet, 3 Ekim’de Star gazetesinde
ne oldu da Murat Demirel haberleri bıçakla kesilmiş gibi kesildi?
(5 Ekim 2000)

Üç
büyük gazeteye soruyoruz:
Demirel’in, yeğenine “ilgi” isteyen mektubunu zamanında neden
yayımlamadınız?
O
mektubu ne zaman gördünüz?
Eski Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel, Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev’e
12 Şubat 1999’da bir mektup göndererek yeğeni Murat Demirel’in
bu ülkedeki ticarî girişimleri için “ilgi” rica etti. Mektup,
bir yıl gizli kaldıktan sonra, Demirel’in cumhurbaşkanlığı
süresinin uzatılması tartışmaları sırasında üç büyük gazeteye
sızdırıldı, ama hiçbiri yayımlamadı. Mektup, sonunda Akit’in
manşetinde görüldü ve orada kaldı. Emin Çölaşan’ın Hürriyet’te
(1 Ekim) tam metnini yayımladığı ve büyük gazetelerin sanki
ilk kez duyar gibi yaptıkları mektup, işte o mektup!
Önce mektubun
tam metni… Emin Çölaşan’ın köşesinden aktarıyoruz:
“Aziz
Cumhurbaşkanı, Aziz Kardeşim. Ülkelerimiz arasında gelişmekte
olan ekonomik ve ticari ilişkilere paralel olarak finans sektöründe
de gelecek vaat eden işbirliği girişimleri gözlemlenmektedir.
“Bu çerçevede
Sayın Murat DEMİREL’in yönetim kurulu başkanlığını yürüttüğü
Üniversal Yatırım Holding A.Ş.’nin Azerbaycan Ticaret ve Endüstri
Bankası’nı satın aldığını memnuniyetle öğrendim.
“Adı geçen,
ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin pekiştirilmesine yardımcı
olacağına inandığım bu ticari tasarrufun devir işlemlerinin,
Zat-ı Alileri’nin onayı alındıktan sonra sonuçlanacağını tarafıma
iletmiştir.
“Banka
sektöründe tecrübeli, muteber bir işadamı olarak dürüstlüğünden
şüphe duymadığım Sayın Murat DEMİREL’den yakın ilgi ve desteğinizi
esirgemeyeceğinizden eminim.
“Bu vesileyle
Zat-ı Alileri’ne sağlık ve afiyet, kardeş Azerbaycan halkına
esenlikler dilerim. Süleyman Demirel. İmza.”
Mektup
gazete gazete dolaşıyor…
12 Şubat
1999’da kaleme alınan ve aynı tarihte muhatabına ulaştırılan
bu metin, bir yıl boyunca gizli kaldı. Özel bir belge olmadığı
için devlet kayıtlarında da yer alan mektup, her nedense,
bir yıl sonra el altından basına sızdırıldı. Belli ki, mektubu
sızdıranlar bir yıldır durumdan haberdardı, ama uygun zamanın
gelmediğine inandıkları için ellerinde bekletiyorlardı.
Nihayet,
Cumhurbaşkanı Demirel’in görev süresinin uzatılmasını mümkün
kılacak 5+5 tartışmaları sırasında, mektup, sırasıyla önce
en çok satan gazeteye; onun yayımlamaması üzerine ikinci çok
satan gazeteye; onun da yayımlamaması üzerine üçüncü en çok
satan gazeteye ulaştırıldı. Mektubu sızdıranların, üç büyük
gazetenin o sırada Demirel’in görev süresini uzatmak için
militanca bir çaba içinde olduğunu hesaplamamış olması düşünülemez.
Muhtemelen, “nihayet gazeteci bunlar, böyle bir haberi görmezlikten
gelemezler” diye akıl yürütmüş olmalılar.
Üç büyük
gazetenin “nomenklatura”sında yer almayan meslektaşlarımız,
haberin üç gazeteden de geri dönmesini aralarında tartışırken,
Akit’in (5 Nisan) manşeti sökün etti: “İşte Demirel
BU!.. Demirel’in, Cumhurbaşkanlığı makamını da kullanarak,
yeğeni adına iş takibi yaptığı ve tavsiye mektubu yazdığı
belgelendi.”
Tahmin
edileceği gibi, Akit kendi yazdı, kendi söyledi. Haber,
orada kaldı.
Sonrası
biliniyor: Murat Demirel, çete kurup sahibi olduğu bankanın
kaynaklarını zimmetine geçirme suçlamasıyla gözaltına alındı;
adamları, bankaya el konulmasından bir gece önce bankadan
çuvallarla para kaçırırken güvenlik kameralarına yakalandı,
bant kasetleri ele geçirildi, vb.
Kısaca,
mızrakın artık çuvala sığmadığı bir durumla karşı karşıya
kalındığı bir anda Emin Çölaşan’ın yazısı geliverdi. Ertesi
gün, Sabah ve Milliyet’in, olaydan böylece “ilk
kez haberdar olan” iki köşe yazarı (gazeteyi temsil niteliği
de olan Güngör Mengi ve Doğan Akın) “Bu ne rezalet!” yazıları
kaleme aldı.
“Demirel
iyi ki gitmiş!”
Bu iki
yazıdan daha eğlenceli olanı, Güngör Mengi’ninki… O nedenle
Mengi’ye öncelik veriyoruz…
“Ucuz
kurtulduk” diye başlıyor Sabah Başyazarı’nın yazısı
ve “verilmiş sadakamız varmış!” sözleriyle bitiyor. Süleyman
Demirel’in görevinin beş yıl daha uzatılması için gazeteciliğin
bütün genelgeçer kriterlerini çiğnemeyi göze alan gazetenin
başyazarına şimdi bu satırları yazdıran “durum”un ne olduğunu
anlamak için, yazının “Baba gitmeseydi” ara başlığının altında
yer alan satırlara bir göz atmamız gerekiyor:
“Peki,
Demirel’in Cumhurbaşkanlığı’ndaki görev süresi uzatılmış olsaydı
ne olacaktı? Devlet, Egebank soygununun üstüne böyle kararlılıkla
yürüyemeyecekti. Yine göstermelik bir soruşturma sonunda Murat
Demirel götürdüklerini geri vermeyecek, birkaç ay sonra süper
zengin, itibarlı bir işadamı olarak dönüş yapacaktı. Yok eğer
kaza sonucu bu rezalet bir yerinden patlak verse, bu defa
ucu Çankaya’ya uzanan bir soygunun depremi ile sarsılacaktık.”
Süleyman
Demirel’in görev süresi uzatılsaydı, böyle bir “kaza”nın olmayacağı
konusunda Güngör Mengi’yi temin ederek Milliyet Haber
Müdürü Doğan Akın’ın her pazartesi yayımlanan “Milliyet’ten”
köşesine geçelim.
Doğan
Akın da haberi ilk kez Emin Çölaşan’dan aldığını ima ettiği
yazısında tepkisini şöyle dile getiriyor:
“Yeğen,
‘çete kurarak banka boşaltmakla suçlanıp, yurtdışına kaçmaya
hazırlanırken’ yakalanıyor. Amca, ‘bu’ yeğeni için Azerbaycan
Devlet Başkanı’na (…) mektup yazıp, ‘Cumhurbaşkanı’ olarak
imzayı basıyor. ‘Cumhurbaşkanlığı makamına hakaret’ten mahkûm
edilense, depremde yıkılan binaların altında kalan 17 bin
hayatın hesabını soran Meral Tamer oluyor!”
Bu yazıyı,
Güngör Mengi’nin satırlarına nazire yaparak bitirelim:
“Peki,
Demirel’in Cumhurbaşkanlığı’ndaki görev süresi uzatılmış olsaydı
ne olacaktı? Medya, Demirel’in yeğeni için iş takipçiliği
yaptığı mektubu yayımlamayacaktı. Murat Demirel götürdükleriyle
kalacak, süper zengin, itibarlı bir işadamı olarak ortalarda
dolaşmaya devam edecekti. Süleyman Demirel, ‘Bilgili, tecrübeli,
sorumluluk sahibi’ bir Cumhurbaşkanı olarak görevine devam
ediyor olacaktı. Basınla ‘sıcak ilişkiler’ kuran bir Cumhurbaşkanı
olarak her hafta bir gazetenin üst düzey yöneticileri ve köşe
yazarlarıyla yemek yiyecek, o gazete o hafta manşetini kurtaracaktı.
Köşe yazarları konu sıkıntısı çekmeyecek, bilhassa Yavuz Donat
bu kadar mahzun olmayacaktı. Gazete sahiplerinin devlet ihalelerine
girme ‘hak’kı, bugünkü gibi her an Cumhurbaşkanı’nın potansiyel
itiraz tehditleri altında olmayacaktı. Her şey çok güzel olacaktı.”
(2 Ekim 2000)

|