Başbakan’ın şahidi için gıyabi tutuklama!
Milliyet okurları “kaynana”yı soruyor
İki satır olsun yazın, belli olacak
“Kaynana” haberi bitmedi

Egebank’ta “aykırı” gazetecilik
Basın, “Kaynana” haberini başlamadan bitirecek mi?

Para, gazetecinin evine nasıl gitti?

“Çok serbest piyasa ekonomisi”
“Kaynana” haberi…
Nihayet!
Makbuz ve çanta üzerine “beyin ve geyik fırtınası”

Ya bankacılık, ya gazetecilik

Yeni Binyıl’dan haklı soru
Radikal, Özkan'ı sıkıştırıyor

“Çanta, Tamer’e
” haberi bazı gazetelerde yoktu
"Kaynana", şimdi haber bu!

Sözkonusu hikâyeye köşe yazarları ne diyor?

Yalanlarıyla okuru yoran basın…

“Ara veriyorum”, “Ara veriyoruz”, “Ara veriyorlar”…

Rauf Tamer’den iki anlamlı yazı
Habertürk’ün “flaş” ayıbı
1 milyon dolarlık gazeteci
Milliyet’te kutsal isyan

Büyük basından büyük hasıraltı

Bugün de sadece Yeni Şafak’ta
Mafya-polis-siyasetçi-medya?

Büyük medya, ısrarla görmüyor
Onlar “Muradına erdi”, ama…
Star’cıları kim muma çevirdi?
69 milyar, tam da 250.000 dolar ediyordu
Star gazetesinde ne oldu?

O mektubu ne zaman gördünüz?


Başbakan’ın şahidi için gıyabi tutuklama!

Ekim ayında günlerdir işlediğimiz “Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Betül Özbay” haberlerine yeniden dönüyoruz… Biliyorsunuz, Özbay’ın adı Egebank’tan çıkarılmış usulsüz bir krediye karışmış, murakıp raporlarına rağmen Yeni Şafak dışındaki hiçbir gazete bu belalı habere bulaşmamış, nihayet Başbakan Ecevit’in yazılı bir açıklama yapıp “Sayın Özkan’ın kayınvalidesinin masum olduğu ortaya çıkmıştır” hükümlü açıklamasını vererek haberi “görmüştü.” Hatırlatalım: Başbakan o açıklamada, Egebank avukatı Aydoğan Semizer’i şahit göstermişti. 15 Kasım tarihli gazeteler, adı beş batık bankaya karışan Semizer hakkında gıyabî tutukluluk kararı çıkarıldığını ve arandığını yazıyor. Biz başka bir şey demiyoruz. (15 Kasım 2000)

“Şevket Demirel ve kızları paraları son anda çekti”
- G Ö Z D E N  K A Ç M A S I N

Egebank’la ilgili en yeni ve en ilginç haberi Oya Berberoğlu (Hürriyet, 28 Ekim) verdi. Demireller’in Egebank’a el konacağını önceden haber aldıklarına dair kuşkuyu iyice derinleştiren haberin bir bölümü şöyle: “Egebank’ın yeni yönetiminin kuşkuları üzerine Egebank Isparta Şubesi’ndeki hesap hareketleri inceleniyor. İnceleme dün tamamlanıyor ve kuşkuları doğrulanıyor. Şevket Demirel ve kızları ile şirketlerinin Banka’nın Isparta Şubesi’ndeki paralarını 20, 21 ve 22 Aralık günleri çektikleri belgeleniyor. Toplam 3.9 trilyon lira. Bankaya ne zaman el konulmuştu, bir daha hatırlatalım; 22 Aralık 1999 sabahı. (…) Demirel’lere ilişkin yukarıda sözünü ettiğimiz bu hesap hareketleri Egebank dosyasına ‘mal kaçırmaya delil’ olarak konuldu.” (30 Ekim 2000)

 

Milliyet okurları “kaynana”yı soruyor

Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesini Egebank soygunuyla ilişkilendiren bankalar yeminli murakıpları raporuna karşı basının tutumunu biliyorsunuz. Yeni Şafak dışındaki gazeteler, “kaynana” haberleri karşısında haftalarca sessiz kaldıktan sonra, Betül Özbay’ın DGM’de ifade verdiğine ilişkin rutin haberi bile görmemişlerdi. (Bu son haberi Yeni Şafak’ın yanı sıra Cumhuriyet, Milli Gazete, Zaman ve Akit de duyurmuştu.) Milliyet okurları, gazetelerinin bu tavrını hiç beğenmemiş ve rahatsızlıklarını okur temsilcisi Yavuz Baydar’a duyurmuş. Okurlara hak veren Baydar, Özbay’ın DGM’de ifade vermesinin neden bir haber olduğunu şöyle açıklıyor: “Önde gelen bir siyasetçinin, üstelik bir hükümet mensubunun yakınının bu tür bir soruşturmaya
adının karışması kuşkusuz önemli bir haberdir. Toplumu yakından ilgilendiren bir yolsuzluk soruşturmasında öteki ayrıntılar gibi bu da aynı özenle izlenip kamuoyunun dikkatine mutlaka sunulmalıdır.” (30 Ekim 2000)

Gazeteler, Özkan'ın kayınvalidesinin DGM'de ifade verdiğini de duyurmadı
İki satır olsun yazın, belli olacak

24 Ekim tarihli Medyakronik’te “Başbakan dosyayı kapattı, gazeteler de öyle, ama ortada çok soru var” demiştik. Doğrusunu isterseniz, gazetelerin, Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesinin DGM savcısına 1.5 saat ifade vermesi haberini dahi kullanmayacağını düşünemezdik, ama bu da oldu. Yalnızca Yeni Şafak, Milli Gazete, Akit ve Zaman okurlarının ulaşabildiği haber, büyük basının hiçbir gazetesinde yer almadı. Konuya ilişkin özel haberlerden vazgeçtik, rutine girmiş haberlerin bile büyük gazetelerden izlenemeyeceği anlaşılıyor. “Kaynana muamması”nda cevap bekleyen sorular için: "Kaynana" meselesine devam...
Umur Talu’nun, basının neden böyle davrandığının cevabını da içeren mükemmel tahlili için: “Çürük elma teorisi”

Başbakan dosyayı kapattı, gazeteler de öyle, ama ortada çok soru var
“Kaynana” haberi bitmedi

Başbakan Bülent Ecevit, 20 Ekim günü bir açıklama yaparak, Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Hatice Betül Özbay’ın adının da Egebank skandalına karıştığı iddialarını yalanladı. Ecevit, şahit olarak, kendisi hakkında bile “Egebank’tan hakkım olan ücretimi naylon bir firmaya çıkarılan krediden aldığım için benimle ilgili büyük bir dava açılacak” diyen Egebank avukatı Aydoğan Semizer’i gösterdi. Açıklamanın ardından gazeteler de konuyu kapattı, ama ortada cevaplanmaya muhtaç çok soru var. Bunları, meslektaşlarımıza bir kez daha hatırlatıyoruz.

Önce olan biteni kısaca özetleyelim ve Ecevit’in bu tablodan çıkardığı “suçsuzdur” sonucunu değerlendirelim:

1. Hazine Müsteşarlığı’nın Egebank soruşturması için görevlendirdiği üç murakıp, 27 Haziran 2000 tarihli raporlarında Egebank’tan Goldbis adlı paravan bir firmaya 1 trilyon 662 milyar 900 milyon lira kredi açıldığını; kredinin gönderildiği Vakıfbank Taksim şubesi yetkililerinin, aynı gün (29 Eylül 1998) bu parayı Goldbis adına Emrullah Nüzhet Altınel’e ödediklerini; Altınel’in sözlü talimatı doğrultusunda gene aynı gün bu paranın, aynı şubede hesapları bulunan şu üç kişinin hesabına geçirildiğini belirlediler:

“Egebank Anonim Şirketi Yönetim Kurulu Üyesi Aydoğan Semizer’in aynı bankadaki hesabına 1 trilyon 316 milyar 24 milyon 721 bin 250 lira… Egebank Anonim Şirketi Genel Müdürü Esat Erkuş’un hesabına 277 milyar 500 milyon 223 bin lira… Hatice Betül Özbay’ın hesabına 69 milyar 375 milyon 55 bin 750 lira… “

Murakıplar, bu bulgulardan yola çıkarak konuyu adalete taşımaya karar verdiler. Raporlarının bu bölümü şöyle:

“Bankalar Yeminli Murakıpları, yatırılan bu paraların hangi amaçla bu hesaplara geçtiğini ayrıntısı ile araştırmışlar ve bulgulara raporlarında yer vererek, suçlu bulunanlar hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunulmasını sağlamışlardır.”

Murakıplar bu arada Hatice Betül Özbay’a bir mektup yazıp durumu sorudular. Özbay, murakıplara gönderdiği cevapta, “Goldbis Tarım Ürünleri Kim. Mad. San. Tic. Ltd. Şirketini hiç tanımadığım gibi başka şirketleri de hiç bilmem” dedikten sonra, para işlerini avukatı Aydoğan Semizer’in izlediğini, bankaya yatırılan 69 milyar liranın da kendisine miras kalan 8 daire ve “diğer” gayri menkullerin karşılığı olduğunu öne sürdü. Özbay’a göre, avukatı Semizer bu gayri menkulleri satmış, o dönemdeki Mali Milat uygulaması nedeniyle de karşılığını bankadaki hesabına yatırmıştı.

Bu savunma, daha sonra avukat Semizer tarafından aynen dile getirildi ve Başbakan Ecevit tarafından da Özbay’ın suçsuzluğunun kanıtı olarak gösterildi.

Ecevit, açıklamasının bu bölümünde aynen şöyle dedi:

“Bu konu ile ilgili bilgisine başvurulan Aydoğan Semizer, verdiği yazılı ifadede, Hatice Betül Özbay’ın hesabına yatırılan paranın Egebank’la hiçbir ilgisinin bulunmadığını, Hatice Setül Özbay’ın Egebank’tan kredi kullanan şirketle de hiçbir ilgisinin bulunmadığını, paranın kendi tarafından yatırıldığını ifade etmiştir.”

Tam bu noktada çok önemli bir belgeyi yayımlamadan önce, Başbakan Ecevit’in, Özbay’a ödenen paranın hayali firmaya açılan krediden ödendiğini öne süren banka yeminli murakıplarına değil; onların, hakkında suç duyurusunda bulundukları Aydoğan Semizer’e inandığını belirtelim.

Gelelim belgeye… İnternet sitesi Habertürk’ün elde edip yayımladığı belge, murakıpları doğrularken Özbay, Semizer ve Ecevit’i yalanlıyor. Belge, paranın Aydoğan Semizer’in hesabına hiç uğramadan doğrudan doğruya Özbay’ın hesabına geçtiğini gösteriyor. Belge, aynen şöyle:

T. C.

Başbakanlık

Hazine Müsteşarlığı

Bankalar Yeminli Murakıplığı

Sy. Sinan ÇAM (Bankalar Yeminli Başmurakıbı)

Sy. Utku TOSUN (Bankalar Yeminli Murakıp Yrd.)

11. 05. 1999

İlgi; 11. 05. 1999 tarihli yazınız

Egebank A. Ş. Merkez Şube’den elektronik fon transferi ile 29. 09. 1998 tarihinde Gold Bis Tarım Ürünleri A.Ş adına gönderilen 1.662.900.000 TL’lik havale tutarı, Eyüp 3. Noterliği’nin 31291 sayılı vekaletnamesine istinaden firma adına vekil tayin edilen Emrullah Nüzhet ALTINEL’e kasa fişi ile ödeme yapılmıştır. Ancak Emrullah Nüzhet Altınel’in sözlü talimatı üzerine Aydoğan Semizer’in 1.316.024.721.250 TL 2005735 nolu vadesiz TL hesabına; Esat Erkuş’a bankamızca 1.000.000 USD satış yapılarak 4027897 nolu vadesiz Döviz Tevdiat hesabına; Hatice Betül Özbay’a bankamızca 250.000 USD satış yapılarak 4027895 nolu vadesiz Döviz Tevdiat Hesabına ilgili miktarlar yatırılmıştır.

Arz ederim

Derin saygılarımla

Serap Kunduz

Yetkili (Vakıfbank, Finans Market Taksim Şubesi)

Şimdi, bazılarını daha önce de sorduğumuz sorularımıza geçiyoruz.

  1. Bu son belge, paranın Özbay’ın hesabına Semizer tarafından yatırıldığı açıklamasını yalanlıyor. Meslektaşlarımız, Vakıfbank Taksim Şubesi’nden kolayca temin edebilecekleri bu belgeyi yayımlayıp, Ecevit’ten cevap istemeyi düşünüyor mu?
  2. Aydoğan Semizer, Hatice Betül Özbay’ın sözünü ettiği gayri menkulleri ne zaman, kaç liraya sattı? Bunların bedelinin 250 bin dolar etmesi makul müdür? Semizer bu parayı ne kadar süreyle kendi uhdesinde tuttuktan sonra Özbay’ın ilgili hesabına “yatırdı?” Paranın Özbay’ın hesabına geçirilmesi için neden Mali Milat beklendi? Meslektaşlarımız, Aydoğan Semizer’den gayri menkul satış belgelerini ibraz etmesini istemeyi düşünüyorlar mı?
  3. Goldbis yetkilisi olarak parayı paylaştıran kişinin, Esat Erkuş’un payı olarak ayırdığı paranın, o günün kuruna göre milimi milimine 1.000.000 dolar olması; keza Hatice Betül Özbay için ayrılan paranın gene milimi milimine 250 bin dolar olması, gazeteciyi kuşkulandırmayacak kadar sıradan bir şey midir?

4. Vakıfbank, Taksim Şubesi yetkililerinin murakıplara gönderdiği mektubun tarihi, 11 Mayıs 1999… Yani, 22 Haziran 1999’da yazıp, ilgili kişiler hakkında suç duyurusunda bulundukları rapordan bir ay önce… Bu durumda, Hatice Betül Özay’la ilgili bu bilgiler de o raporda yer almış olmalı. Oysa biz, Başbakan Ecevit’in de söylediği gibi 27 Haziran 2000 tarihli murakıp raporunda saptanan bulgular üzerine tartışıyoruz. Yoksa Hatice Betül Özbay ismi, bundan bir yıl önce, 22 Haziran 1999 tarihli raporda da mı yer alıyordu? Yer almıyorsa, neden yer almıyor? Murakıplar, bir yıl önce saptadıkları bir gerçeği neden ancak bir yıl sonraki raporlarında yazmış olabilir?

Sorularımız şimdilik bu kadar. Bir noktayı özellikle vurgulamak istiyoruz: Bunları, gazeteci kuşkusuna sahip gazetecilerin mutlaka sorması gereken sorular olarak sıraladık. Belki de bu sorular cevaplandığında Hatice Betül Özbay, Ecevit’in açıklamasından sonra bazı gazetelerin yazdığı gibi gerçekten de “masum çıkacak.” Ama bu sorular sorulmadan ve cevabı alınmadan gazeteci açısından mesele kapanmış sayılamaz. Zaten yargı açısından da kapanmış değil. (24 Ekim 2000)

Egebank’ta “aykırı” gazetecilik

Egebank soygununu Murat Demirel’le sınırlamak ve siyasal sorumluluğu es geçme tutumu, artık iyice anlaşıldı, kasıttan gelmiyorsa eğer ciddi bir gazetecilik problemiyle malûl… Ana eğilim maalesef bu yönde, ama “aykırı” gazeteciler de var. Radikal’de İsmet Berkan, 23 Ekim tarihli “Egebank’ta kim gecikti?” başlıklı yazısında yeniden, raporlarla bankaya el konma arasındaki uzun süreyi gündeme getiriyor. Umur Talu da Milliyet’te (21 Ekim), Halkbank’tan Murat Demirel’e açılan kredilerin usulsüz olduğunu öne süren murakıp raporlarını iki yıldır bekleten, nihayet bunlardan ikisine olur verdiği için basının bir teşekkür etmediği kalan Hüsamettin Özkan’ın imzasını taşıyan bir belgeyi yayımladı.
Egebank’ta kim gecikti?
Umur Talu’nun yazısının tümü için:
İnce ayrımlar…
(24 Ekim 2000)

Basın, “Kaynana” haberini başlamadan bitirecek mi?

Başbakan Bülent Ecevit, ANAP’lı Sebgetullah Seydaoğlu’nun “Başbakan Yardımcısı Özkan’ın kayınvalidesinin adının Egebank skandalına karışıp karışmadığına ilişkin” soru önergesine bugün (20 Ekim) cevap verdi ve “ortada siyasal açıdan uygunsuz bir durum olmadığı açıkça görülmektedir” dedi. Ecevit’in, bu görüşüne dayanak yaptığı Bankacılık Üst Kurulu raporunu bir gün önce ele geçiren ve 20 Ekim tarihli sayısında yayımlayan Milliyet gazetesi, haberi şöyle verdi: “Egebank skandalına karıştığı iddia edilen Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Hatice Özbay’ın masum olduğu ortaya çıktı.” Gazete, haberini “günlerdir kamuoyunda merak uyandıran gelişme” diye takdim ediyor. Milliyet’e iki hatırlatma: 1- Hatice Özbay hakkında daha dün Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde dava açıldı ve ortada çok sayıda kuşkulu nokta var. Yargıya intikal etmiş bir davada sanıkların “masum” olup olmadığına mahkeme karar verir. 2- Madem bu gelişmeyi kamuoyu günlerdir merakla izliyordu, Milliyet’te neden bugüne kadar konuya ilişkin tek satır görmedik?

“Kaynana” haberi hiç öyle başlamadan bitirilecek bir haber değil. Ortada çok sayıda kuşkulu nokta var ve gazetecinin görevi bu kuşkularla ilgili enformasyonu toplayıp haberleştirmektir. Masumiyet ya da suçluluk konusundaki karar, mahkemenindir.

Başta Milliyet ve habere 21 Ekim tarihli sayılarında ilk kez Başbakan’ın açıklaması vesilesiyle girecek olan gazetelerimize, bugüne kadar hiçbirinin haberleştirmediği bazı noktaları hatırlatmayı görev biliyoruz.

  1. Unutulmasın ki, Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Hatice Betül Özbay’la ilgili kuşkular bir iddiaya değil, devletçe görevlendirilen banka yeminli murakıplarının yazdığı rapora dayanmaktadır. Bu raporda, Egebank’tan paravan bir firma olan Goldbis’e açılan 1.6 trilyon liralık kredinin 1.3 trilyonunun Egebank Yönetim Kurulu üyesi, Egebank avukatı ve Hatice Özbay’ın avukatı Aydoğan Semizer’in hesabına; 277 milyarının Egebank Genel Müdürü Esat Erkuş’un hesabına; 66 milyarının da Hatice Özbay’ın hesabına aktarıldığı belirtiliyordu.
  2. Hatice Özbay, durumu saptayan ve mektupla kendisine bildiren banka yeminli murakıplarına yazdığı mektupta, para işlerine avukatı Aydoğan Semizer’in baktığını ve kendisine Egebank’tan bir transfer yapıldığından haberinin olmadığını belirtti. Özbay, 66 milyar meselesini de şöyle açıklıyordu: Avukatı Aydoğan Semizer’i, kendisine ait bazı gayrimenkulleri satmakla görevlendirmişti, o da onları satmış ve bedeli olan 66 milyarı hesabına yatırmıştı.

Başbakan’ı tatmin ettiği anlaşılan bu açıklamalar meslektaşlarımızı da tatmin etmiş görünüyor. Onları “gazetecilik kuşkusu”yla davranmaya çağırıyor ve bazı noktaları belirtiyoruz:

  1. Hatice Özbay, 66 milyarın hesabına avukatı Aydoğan Semizer tarafından yatırıldığını söylüyor. Oysa, 1.6 trilyonluk kredinin havale edildiği Vakıfbank Taksim şubesi yetkilisi Serap Kunduz’un imzasını taşıyan ve fotokopisi, İnternet sitesi Habertürk’te yayımlanan ödeme belgesi, paranın Goldbis hesabından Hatice Özbay’ın 4027895 numaralı döviz hesabına aktarıldığını gösteriyor.
  2. Hatice Özbay, gene murakıplara gönderdiği mektupta, bu paranın, kendisine ait bazı gayri menkullerin satışından elde edildiğini, paranın Aydoğan Semizer’de bulunduğunu, Mali Milat uygulamasının herkesi bütün parasını kendi hesabında toplaması zorunluluğu ile karşı karşıya bırakması nedeniyle, Semizer tarafından kendi hesabına aktarıldığını belirtiyor.

Burada da üzerine gidilmesi gereken kuşkulu noktalar var… Özbay, murakıplara gönderdiği mektupta, avukatı tarafından “değerlendirilen” gayri menkulleri şöyle sıralıyor: Göztepe’de, babasına ait bir köşk arazisine inşa edilen 52 dairelik bir apartmanın 3 dairesi; annesinin ve ağabeyinin ölümünden sonra kendisine kalan üç daire daha; eşinin vefatından sonra kendisine kalan Suadiye’de iki dairelik bir kat; kayınvalidesinin ölümünden sonra onun malvarlığından kendi payına düşen bölüm ve “diğer” gayri menkuller…

Soru şu: Bu gayri menkuller hangi tarihte satılmıştır? 66 milyarın Betül Özbay’a aktarıldığı 29 Eylül 1998’den hemen önce mi? Eğer öyleyse, bu kadar gayri menkulün karşılığının 66 milyar olması makul müdür?

Yok eğer bu gayri menkuller 66 milyarı makul kılacak şekilde çok önceden satıldıysa, bu para neden uzun süre avukatta kaldı ve ancak Mali Milat zorunluluğu nedeniyle Hatice Özbay’ın hesabına yatırıldı? Hatice Özbay, böyle bir şeyi neden kabul etti?

Meslektaşlarımızı “masumiyet” ya da “suçluluk” kararını mahkemelere bırakmaya ve kuşkulu noktalar üzerinde yoğunlaşmaya çağırıyoruz.

(20 Ekim 2000)

Vedat Özdemiroğlu, Leman, 21 Ekim
Para, gazetecinin evine nasıl gitti?

(Dakika dakika olay günü)

07.50: İşadamı Mete Has uyandı ve aziz dostu Rauf Tamer'in hatırını sormak için evine doğru yola çıktı...
08.30: Ayşenur Esenler, uyumakta olan sevgilisi Murat Demirel'in resmini yapmaktaydı... Fakat Murat Demirel, uyurken çok kıpırdadığı için yaptığı resim, soyut resim gibi oluyordu...
08.45: Zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Köşk'te EYEKBYSÇ-Der (Erken Yatıp Erken Kalkanlar Bir Yumurtayı Sütle Çarpanlar Derneği) heyetini kabul ediyordu...
09.00: Mete Has, Rauf Tamer'in evine ulaşmıştı fakat Rauf Bey uyuyordu... Mete Has, kapıya gelen sucudan iki damacana su aldı, mutfağa yerleştirdi, çayı ocağa koydu... Rauf Tamer, sucunun sesiyle bir an uyanır gibi olsa da, uyumaya devam etti...
09.15: Murat Demirel uyandı ve yaptığı resim için "Bibloya mı benziyom lan ben?" diyerek sevgilisine kızdı... Daha sonra büfenin üstünde duran, Nazmiye Demirel'in armağanı "Bodur" adlı oyuncak ayıyı alıp sinirle karnını yardıve içindeki yünleri çıkardı...
09.25: Reklamcı Nail Keçili, Zincirlikuyu Egebank'ta cep telefonu parasını yatırmak istedi... Banka memuresinin "Bankacılık işlemleri yapmamız yasak efendim, dekor tadında duruyoruz burada" demesi üzerine işkillendi ve genel merkeze doğru yola çıktı...
09.40: Rauf Tamer uyandı ve kahvaltısını hazır buldu... Masada el yapımı ıspanaklı börek ve bir not duruyordu... Notta "Raufçuğum, geçiyordum uğradım, üst kattaki komşu aşure yolladı, bi çatal aldım... Öperim, kardeşin Mete" yazıyordu...
10.15: Murat Demirel, işyerine ulaşmıştı... Hemen sekreteri Yasemin Altıparmak'a "Bana Kevin Hood'u çağır" dedi... Yasemin "Ne, Robin Hood'u mu çağırayım?" diye sordu... Murat Demirel küfretti... Daha sonra, Egebank'ın off-shore bankacılığından sorumlu yöneticisi Kevin Hood geldi... Murat Demirel, karnını yardığı oyuncak ayıyı Hood'a verdi ve acil şekilde Ankara'ya gönderilmesini istedi...
10.30: Rauf Tamer, gazetesine ulaştı... Ertesi günün yazısını yazmaya başladı:
"Kimbilir kaç def'a yazdım...
Vergi, vergi, vergi...
Kaçırılan vergi...
Ödenmeyen vergi...
Sonra?..
Temiz toplum...
Hadi canım!.."
10.50: Nail Keçili, Murat Demirel'in yanındaydı... "Girişte dikkatimi çekti Muratçığım, güvenlik kamerasının çektiği görüntüleri yeni reklam kampanyasında kullansak mı?.. Estetik bişey olabilir..." dedi... Murat Demirel "Ne istiyosan yap abi, dükkan senin... Yalnız peşin ödeme yapamıyoruz, para yerine sana iki şirket artı bir stajyer noter vericez... Altı tane vesikalık resmin lazım..." şeklinde cevap verdi...
11.40: Karnı yarık oyuncak ayı, Ankara'da Süleyman Demirel'in eline geçti... Demirel, o sırada BUDTIE-Der (Birbirlerine Uyanıkspor Diyerek Takılmakta Israr Edenler Derneği) heyetini kabul ediyordu... Oyuncak eline geçince "Ulan bu Murat, niye kıydı zavallı Bodur'a? Yoksa bankanın içini boşaltacağı yolunda bir tüyo olmasın bu... Aman ki aman" diye düşündü...
12.25: Rauf Tamer, yazısına devam
ediyordu:
"Orman yangınları...
Her yaz olur...
Ben de her yaz...
Yazarım...
Orman yakana kızarım..."
12.55: Ayşenur Esenler, Nail Keçili'nin yanında vesikalık fotoğraf olmadığı için hızla onun vesikalık resmini çizdi... Yönetim kurulu üyesi Pembe Jale Oktay, bu resimden beş adet fotokopi aldı, böylece sorun çözülmüş oldu... Sonra yönetim kurulu, "haftanın şanslı medyacısını" belirlemek üzere çekiliş yaptı... Kur'adan Rauf Tamer çıktı...
13.10: Süleyman Demirel, yeğeni Yahya'yı aradı, "Murat galiba bişeyler çeviriyor, takip et... Muhakkak kurallara uymasını isterim... Hayatta her şeyin bi kuralı, raconu vardır, aman açık vermesin, disiplinsiz davranmasın, ayreten kendine Müslüman olmasın!.." dedi...
14.05: Murat Demirel, sekreteri Yasemin Altıparmak'ı çağırdı ve "Korumalara söyle, çantayı Rauf Tamer'in evine götürsünler" dedi... Sekreter "Hangi Çantay'ı?... Karahan Çantay'ı mı?" diye sordu... Murat Demirel "Şu olayı patlatınca, en çok senden kurtulacağıma seviniyorum" dedi... Sekreter ağladı...
14.50: Rauf Tamer, yazısını bitirmişti:
"Türkiye, herşeye rağmen...
Bunca yozlaşmaya rağmen...
Dimdik ayakta!.."
15.20: Rüştü Saraçoğlu, Murat Demirel'in yanındaydı... Murat Demirel "Sana bişey danışıcam abi" dedi... Saraçoğlu "Tabii ki, ben zaten senin danışmanın olarak para alıyorum" dedi... Murat Demirel "Bankadan paraları nasıl çıkaralım sence?" diye danıştı... Deterjan kutularında karar kıldılar... Bu arada Saraçoğlu, Egebank için "Cin Ali, off-shore Olayında" adlı kitabı yazmaya başladı...
17.10: Koruma Ender Keskin, para dolu çantayı Rauf Tamer'in evine götürdü... Civarlarda bi yerde, başı döndüğü için eve gelip istirahat etmekte olan Mete Has kapıyı açıp parayı aldı... Rauf Tamer, henüz gazetedeydi...
18.00: Ayşenur Esenler, Discovery'de seyrettiği bir hortumun resmini yapmaya başladı..
(20 Ekim 2000)

“Çok serbest piyasa ekonomisi”

Herkes günlerdir cevabını bildiği şu soruyu birbirine sormakla meşgul: Binlerce doların çantalar içinde el değiştirebilmesi “serbest piyasa ekonomisi”nin mı, yoksa “çok serbest piyasa ekonomisi”nin mı bir sonucudur. Tabii ki herkes cevap olarak ikinci seçeneği işaretlemiş. Bu günlerin çok sorulan ikinci bir sorusu da şu: Binlerce doların elden ele serbestçe dolaşması “kapitalizm”in mi, yoksa “çok serbest kapitalizm”in mi bir sonucudur? Cevap yine ikinci seçenek… Milliyet’ten Güngör Uras, “ABD’de bavula para doldurarak otomobil, gayrimenkul alamazsınız” dediği yazısında bizim sonradan gördüğümüz dolarların en kapitalist ülkede hangi kurallara bağlı olarak dolaştığını güzel açıklıyor. ‘Nereden buldun’ ve ‘çek’ olmazsa olmaz.

Yeni Şafak’tan sonra ilk kez Hürriyet ve Radikal’de…
“Kaynana” haberi… Nihayet!

16 Ekim tarihli Medyakronik’in “’Kaynana’… şimdi haber bu!” başlıklı “manşet”inde şöyle demiştik: “Egebank’tan paravan bir firmaya açılan 1.6 trilyonluk kredinin 69 milyarını Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Betül Özay’ın çektiği, yeminli murakıplar raporuyla sabit. Egebank’a el konacağı haberini Murat Demirel’e önceden kimin bildirdiği tartışmalarına yeni boyut getiren bu gelişmeyi sadece Yeni Şafak gazetesi izliyor. Yeni Şafak, bugünkü (16 Ekim) sayısında Şişli savcılığının, ifadesine başvurmak üzere Özay’ı aradığını haberini verdi. Haber artık ‘Rutin’den izlenecek boyuta ulaştı, ama büyük basında hâlâ tek satır yok.” Artık var. Yeni Şafak dışında “Kaynana” haberine sayfalarında yer veren ilk iki gazete Hürriyet ve Radikal oldu.

Medyakronik’’te on günü aşkın bir süredir Egebank skandalının çok önemli bir halkasını teşkil eden bu gelişme üzerinde duruyor; skandalı iktidara bağlama potansiyeli taşıması nedeniyle büyük basının haberi gizlemesini eleştiriyoruz. Konuya ilişkin olarak başından beri Medyakronik’te yer alan eleştirileri tekrar etmeyeceğiz; isteyen okurlarımız iki gün önceki “’Kaynana’… şimdi haber bu” linkini tıklayabilir, daha da ayrıntı isteyen okurlarımız arşivimizdeki “Egebank Skandalı” klişemizi açabilir.

Haberi günlerdir tek başına izleyen Yeni Şafak muhabiri Murat Kelkitlioğlu’nun bugünkü (18 Ekim) haberi, gazetenin yan manşeti… “Kaynana konuştu” başlıklı haberde, Kelkitlioğlu’nun haberlerine temel teşkil eden raporu hazırlayan murakıpların Özkan’ın kayınvalidesi Betül Özay’la konuştuklarını, Özay’ın, kendisinin para işlerini Aydoğan Semizer’in yönettiğini söylemekle yetindiğini öğreniyoruz. (Aydoğan Semizer: Egebank Yönetim Kurulu üyesi ve Egebank avukatı… Söz konusu murakıp raporunda, Egebank’tan Goldbis adlı paravan şirkete açılan 1.6 trilyon liranın 1.3 trilyonunu çeken kişi olarak gösterilen kişi.)

Yeni Şafak haberinde, şişli Cumhuriyet Savcılığı’nın, Özay’a ulaşmak için Aydoğan Semizer’le görüştüğünü, ama Semizer’den “nerede bulunacağını bilmiyorum” cevabını aldıklarını da öğreniyoruz.

Hürriyet ve Radikal

“Kaynana” haberine on günü aşkın bir süre sonra da olsa ilk kez yer veren gazeteler olan Hürriyet ve Radikal’in haberlerine gelince…

Hürriyet, “Özkan’a ‘kaynana kredisi’ sorgusu” başlıklı haberinde, ANAP Diyarbakır Milletvekili Sebgetullah Seydaoğlu’nun Meclis Başkanlığı’na verdiği bir soru önergesini açıklıyor. Seydaoğlu, önergesinde Başbakan Ecevit’in, Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesine ilişkin olarak murakıp raporunda dile getirilen bilgilere açıklık getirmesini istiyor.

Radikal ise, Şişli Cumhuriyet Savcısı Altan Günaydın’ın, “Kayınvalidenin dosyası”nı DGM’ye gönderdiği haberini veriyor.

Biz, defalarca gazetelerin bu haberden kaçamayacaklarını yazdık. Bugün o noktadayız, fakat direnenler hâlâ çoğunlukta. Basında çıkan bazı yorum yazılarında belirtildiği gibi, Sabah grubunun bankasının da çok zor durumda olduğu, hatta son el koyma operasyonunda, grubun baskısıyla son anda listeden çıkarıldığı iddiaları doğruysa, bu grubun gazeteleri için hiç iyimser olamayız. (Basında ilk “kaynana” haberlerinin çıktığı gün dahi, birinci sayfasından “Yolsuzluklara karşı hassasiyetiyle bilinen Özkan”a selam gönderen bir gazeteden bunu beklemek abes olur.)

Bu yazıyı, sorunlu bankalarda görev yapan yeminli murakıplarla ilgili bir değerlendirme kaleme alan Sabah başyazarı Güngör Mengi’nin sözleriyle bitirelim. Şöyle diyor Mengi:

“Bankaları denetleyen murakıplar, büyük çoğunluğu ile sağlam ve namuslu insanlardır… Ama ekseriyeti genç olan bu insanlar arasında, özel sektörün sunduğu imkânlardan etkilenen, kendisine yapılan iş teklifini hak etmek için görevini eksik yapan veya yapmayanlar çıkabiliyor… Oysa yeminli murakıplar, devletin imtiyazlı görevlileridir. Devlet bunları bir veya iki yıllık sürelerle yurt dışına göndermiştir, lojman ve tazminat vermektedir… Ama bazılarına meslek ahlâkı verememiştir.”

Güngör Mengi’ye bir sorumuz var: Murakıplar arasında “büyük çoğunluğu teşkil eden sağlam ve namuslu insanlar”ın iktidarla dalaşmayı dahi göze alan en cesurlarının yazdığı raporlar, ülkenin en büyük gazetelerinde yer almazsa, o gazetelerin başyazarlarının böyle yazılar yazmaya hakkı olur mu? (18 Ekim 2000)

“Bağımlı” ekonomi yazarlarının durumu tartışılıyor
Ya bankacılık, ya gazetecilik

Egebank’ın başına gelenler ortada. Şimdi şöyle bir senaryo tasarlayalım: Diyelim, Egebank’ın bir günlük gazetesi vardı (Murat Demirel’in bu yönde akim kalmış bazı girişimlerde bulunduğunu da bu arada unutmayalım) ve bu gazete, tahmin edileceği gibi ekonomi sayfalarına özel bir ağırlık veriyordu. Soru şu: Bu gazete, bırakın Egebank’ta -sonradan ortaya çıkacak- acayip işlerin döndüğünü, bankacılık sektörünün sorunlarıyla ilgili kamu yararını gözetecek bir yayıncılık çizgisi izleyebilir miydi? Peki, bu gazetede köşe yazarlığı yapan gazetecilerin pozisyonu ne olurdu? Ya da, başka bir gazetede yazan ama aynı zamanda Egebank’ta danışmanlık yapan bir başka köşe yazarının pozisyonu? Egebank operasyonu, “hem bankacı hem köşe yazarı” pozisyonunun meslek açısından ne kadar problemli olduğunu bir kez daha gösterdi.

Hürriyet’ten Zeynip Atikkan (19 Ekim), Star’dan Salih Neftçi (18 ve 19 Ekim), Yeni Şafak’tan Mehmet Ertuğrul Yavuz (19 Ekim) köşelerinde konuyu tartışmaya açtı.

Mehmet Ertuğrul Yavuz, yazısını, İnternet-haber sitesinde yer alan bir talebe dayandırıyor: “Ünlü yazarların bankalarla olan ilişkisi açıklansın. (…) Bugün Türkiye’de bir zamanlar özel bankaların yöneticiliğini yapan onlarca gazeteci var. Bir zamanlar, özel bankaların hesap işlerini elinde bulunduran günümüzün ünlü gazetecileri, ‘Egebank skandalı’yla ilgili tek satır yazmadı, yazamadı. Çünkü bu ünlü gazeteciler halen bazı özel bankaların özel danışmanlığı görevini yürütüyor. Kamuoyu şimdi bu ünlü bankacı gazetecilerin hangi özel bankaların danışmanlığını yaptığını merak ediyor; kirlenmişliğin medyaya da bulaştığı bir ortamda bu bankacı gazetecilerin bankalarla olan ilişkilerini açıklamalarını bekliyor.”

Yavuz, sitede isim zikredilmediğini, ama haberi süsleyen fotoğraflardan Salih Neftçi, Ertuğrul Yaşar, Ercan Kumcu, Yaman Törüner, Ege Cansen, Fatih Özatay ve Deniz Gökçe’nin seçildiğini belirtiyor.

İnternet-haber’deki meslektaşlarımızın fotoğraflarını koymak suretiyle zikrettiği isimler arasında yer alan Salih Neftçi, ilginçtir, Star gazetesinde iki gündür yazdığı yazılarda “Ekonomi basınında kirlilik ve çirkef… Bağımlı yazarlar” diye tanımladığı bu tür yazarlara verip veriştiriyor ve bunların köşe yazarlığı yapamayacağını savunuyor. (Bildiğimiz kadarıyla Neftçi’nin herhangi bir bankayla bu tür bir ilişkisi yok.)

Neftçi, neden hem bankacı hem köşe yazarı olunamayacağını şöyle anlatıyor:

“Şimdi şu işe bakın… Ekonomi basınında köşe yazarı… ama aynı zamanda bir veya birkaç bankanın maaşlı yönetim kurulu üyesi veya kadrolu danışmanı. Nasıl olur? Bir yanda piyasalar konusunda tahmin yapacaksınız… ‘Hükümet iyi yapıyor… faizler düşecek; tedbirler çok iyi, TL’ye geçin…’ Diğer yanda, maaş aldığınız banka bundan yarar sağlayacak. (…) Bir de şu tavsiyelere bakın: ‘Tarımı desteklemeye giden parayı azaltın; çalışanların maaşını reel olarak düşürün…’ Ve daha da korkuncu: ‘Ekonomiyi hızla daraltın…’ Sonuçta vatandaş işini kaybetsin… Fakirleşsin. Tarım kesimi krize girsin. Ve bilin bakalım bütün bunlardan kim kazançlı çıksın?”

Neftçi, bu tür köşe yazarlarının değerlendirmelerinin ne kadarının bağımsız görüşlerden, ne kadarının yönetim kurulu üyeliğinden, ne kadarının kadrolu danışmanlıktan geldiğini bilemeyeceğimizi belirttikten sonra, kendisinin fazla umut bağlamadığını söylediği bir çözüm yolu öneriyor:

“Elbette çıkar çatışmasına yol açan kadrolardan istifa diye uygar bir davranış var. Batıda büyük özen göstererek uygulanıyor. Ama… bizde fazla ümitlenmeyin.”

Konuyu gündeme getiren son gazeteci, Hürriyet’ten Zeynep Atikkan. Atikkan, “Gene de ‘itibar mesleği” başlıklı yazısında, mesleğin üzerindeki şaibeye rağmen, “son günlerde ortaya saçılan kepazeliklerin gene ‘gazeteci gibi’ gazetecilerin çabasıyla ortaya çıktığını” hatırlatıyor. Atikkan, buradan ekonomi yazarlarına geçiyor:

“Oysa faiz indi-çıktı yazılarıyla borsanın kalp atışlarını yorumlayan ‘teknisyen yazarlar’a göre, sanki Egebank olayı Türkiye’de yaşanmadı. Bavulbank rezaleti bir şakaydı. Çünkü yeterince teknik değildi.

(…)

“İlginç değil mi, istikrar programına en fazla destek verenler, banka skandallarında en çok sessiz kalanlar oluyor.

“Her gün yeni bir skandalın ortaya çıktığı böyle bir bankacılık sektörünün ekonomiye maliyetinin ne olduğu nedense sorulmuyor. Oysa bugün için hayati olan soru bu değil mi?

“Bankalarla irtibatlı ‘yazarlığın’ kelepçeleri bunlar. Banka personeli mi, gazeteci mi? Karar vermek gerekiyor. Gazetecilerin ‘haber personeli’ olmadıklarını çok iyi kavramak koşuluyla.” (19 Ekim 2000)

Makbuz ve çanta üzerine “beyin ve geyik fırtınası”

Perihan Mağden (Radikal, 19 Ekim) “Rauf Tamer’in evinde parayı ben teslim aldım” diye ortaya çıkan Mete Has’ın parayı nasıl teslim almış olabileceği üzerine “beyin ve geyik fırtınası” yapmış. Biz okuduk, çok güldük, siz de mahrum kalmayın istedik. Yeni Şafak’ta da (19 Ekim) Nazlı Ilıcak imzalı, gene “çanta” üzerine, Rauf Tamer’e komplo kurulmuş olması ihtimalini sorgulayan ciddi bir yazı var. İki yazıya da link veriyoruz: Perihan Mağden: “Çantanın kime verildiği meselesi aydınlanıyor”, Nazlı Ilıcak: “Basın üstüne spekülasyon”.

Yeni Binyıl’dan haklı soru - A L K I Ş

Gazetecilerin bir konu üzerinde yoğunlaşıp kafa patlatmaları durumunda çoğu kez haber değeri olan yeni bir unsur yakalayacakları kuralına bugünkü Yeni Binyıl’dan bir örnek… Hatırlayacaksınız, Mete Has, Rauf Tamer’in evinde parayı sayarak teslim aldığını söylemişti. Yeni Binyıl köşe yazarı Faruk Selçuk üşenmeyip, bir milyon doların kaç saatte sayılacağını hesaplamış, Yeni Binyıl’daki meslektaşlarımız da onun yazısını haber sayfalarında alıntılamışlar. Ortaya ilginç bir sonuç çıkmış.

“Bir milyon dolar kaç saatte sayılır?”

“Eğer sadece 100 dolarlık banknotlar kullanıyorsanız, bir milyon dolarlık büyüklük, on bin adet banknot ediyor. Her bir banknot yaklaşık bir gram ağırlığında olduğu için 1 milyon doları bir yerden başka bir yere fizik olarak nakledebilmeniz için 10 kiloluk bir bavul taşımanız gerekiyor.

“Dahası var, 10 bin banknotu elle saymaya kalksanız herhalde beceremezsiniz: saniyede bir banknot saysanız yaklaşık üç saat durmadan, nefes almadan para saymanız gerekiyor.”

Medyakronik’in notu: Mete Has, 650 bin dolar aldığını söylediğine göre, bu süreyi yaklaşık iki saat olarak düzeltmemiz gerekiyor. (17 Ekim 2000)

Radikal, Özkan'ı sıkıştırıyor

Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Hatice Betül Özay’ın Egebank olayına karıştığının murakıp raporlarınca saptandığını haberleştiren ve haberi iki haftadır yalnız başına sürdüren Yeni Şafak’a bugün Radikal gazetesi el verdi. Gazete, murakıpların, Halkbank’tan Şevket Demirel ve Murat Demirel’e açılan toplam 100 milyon dolarlık kredinin usulsüz olduğunu saptadıklarını ve Halkbank üst yönetimi hakkında soruşturma açılmasını istediklerini hatırlatıyor. Radikal’in haberinde, Hüsamettin Özkan iki yıl önce önüne gelen beş ayrı dosyaya onay vermediği için soruşturmaların açılamadığı vurgulanıyor. Haber, şu ilginç notla sona eriyor: “İlgili Devlet bakanlığının olur vermemesi nedeniyle yargı yolu kapalı tutulan soruşturma dosyalarında adı geçen eski Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Barbaros Olcay’ın 1997 yılında Murat Demirel’in sahibi olduğu Egebank’a geçtiği belirlendi. (…) Barbaros Olcay, Kasırga Operasyonu ile ilgili olarak halen gözaltında bulunuyor.”
(Bu önemli haberin tümü için: “Halkbank Özkan’ı bekliyor”) 17 Ekim 2000

“Çanta, Tamer’e” haberi bazı gazetelerde yoktu

İşadamı Mete Has’ın, “Murat Demirel, o parayı bana göndermişti, Rauf Tamer’in evinde çantayı ben teslim aldım” biçimindeki sözleri, çantayı götüren Demirel’in koruması Ender Keskin’in DGM ifadesini çok önemli bir haber haline getirmişti. Keskin’in, “Çantayı Rauf Tamer’e teslim etmem istendi, evde onu bulamayınca kapıyı açan bir kadına teslim ettim” şeklindeki ifadesi 16 Ekim pazartesi günü öğleden sonradan itibaren televizyonlarda yayımlandı. Haber, ertesi gün başta Hürriyet olmak üzere bazı gazetelerin manşetindeydi. Ama şu beş gazete bu habere sayfalarında yer vermedi: Radikal, Star, Zaman, Yeni Şafak ve Akit. Saptayıp, geçiyoruz.

Savcılık, “kaynana”yı arıyor, büyük basın hâlâ görmezlikten geliyor
"Kaynana", şimdi haber bu!

Egebank’tan paravan bir firmaya açılan 1.6 trilyonluk kredinin 69 milyarını Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Betül Özay’ın çektiği, yeminli murakıplar raporuyla sabit. Egebank’a el konacağı haberini Murat Demirel’e önceden kimin bildirdiği tartışmalarına yeni boyut getiren bu gelişmeyi sadece Yeni Şafak gazetesi izliyor. Yeni Şafak, bugünkü (16 Ekim) sayısında Şişli savcılığının, ifadesine başvurmak üzere Özay’ı aradığı haberini verdi. Haber artık “rutin”den izlenecek boyuta ulaştı, ama büyük basında hâlâ tek satır yok.

Şu okuyacaklarınızın hiçbiri iddia değil. Tümü, devletin görevlendirdiği ve Egebank’ta görev yapan yeminli murakıpların raporunda yer alıyor:

  1. Egebank, “sonradan adreste bulunmayan” (bu cümleyi “murakıpça”dan Türkçeye “paravan” diye çevirebiliriz) Goldbis adlı firmaya 29 Eylül 1998 tarihinde 1.6 trilyon lira kredi açtı. Miktar, aynı gün Vakıflar Bankası Taksim Finansmarket şubesine yatırıldı.
  2. Bu paranın 1.3 trilyon lirası, bankanın yönetim kurulu üyesi olarak kredinin altında imzası bulunan, aynı zamanda bankanın avukatı olan Aydoğan Semizer tarafından; 69 milyarı (Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi) Hatice Betül Özay tarafından; kalanı da bankanın genel müdürü tarafından çekildi.

Haberin önemi açık. Ama onu netameli kılan bir özelliği var; Egebank soygunu, bu haliyle Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ı da işin içine çekiyor.

Haberi 7 Ekim’den bu yana yalnız başına izleyen Murat Kelkitlioğlu (Yeni Şafak), haberin yayımından birkaç gün sonra, Medyakronik’in, “Bu murakıp raporunu bulmak bu kadar zor mu ki, sizin özel haberiniz olarak yayımlanıyor” biçimindeki sorusuna şu cevabı vermişti: “Ben raporun tarihini verdim, artık bundan sonra isteyen istediği zaman ulaşabilir bu rapora.”

Bu konuşmanın üzerinden bir haftaya yakın bir süre geçti, Yeni Şafak’ın bugünkü (16 Ekim) sayısından, haberi ihbar kabul eden Şişli Savcılığı’nın Betül Özay’ın ifadesini almak üzere harekete geçtiğini öğreniyoruz Yani haber artık “rutin”den izlenecek boyuta ulaşmış durumda, fakat bugünkü gazetelerde de tek satır yok.

Lafımız, haberi ısrarla görmemeye devam eden bütün gazetelere, özellikle de “Egebank’ın hortumlamasındaki karanlık noktaları aydınlattığı” iddiasında bulunan ve konuya ilişkin manşetlerini 16 Ekim sayısında okura hatırlatan Yeni Binyıl’a…

“Bir konuyla ilgili ne kadar çok haber yaparsanız, kamuoyunun o habere ilgisi o kadar artar” biçiminde özetleyebileceğimiz iletişim teorisi artık rağbet görmüyor. Şimdi, “enformasyon bombardımanı” ya da “enformasyon yağmuru” diye tanımlanan yeni bir kavram var. Buna göre, herhangi bir konudaki enformasyonun yağmur halinde kamuoyuna iletilmesi, genellikle tam tersi bir sonuç yaratıyor ve “ipin ucunu kaçırma” duygusuna kapılan okur, haberden uzaklaşıyor (Susurluk haberlerinin akıbetini hatırlayalım). Bu nedenle, gazeteciye artık gelen haberleri süzme, önemli yanları öne çıkarma, gizlenmek istenen tarafları saptama ve bunları vurgulama gibi ek sorumluluklar yükleniyor. Şu da söyleniyor: Gazeteci böyle yapmazsa, bilgi sızdırıyormuş gibi görünen, aslında ise “enformasyon bombardımanı”nın etkilerini bilen güçlerin âleti durumuna düşebilirler.

Örneğimize dönersek; burada da bir süzme ve elde edilen enformasyonun bir bölümünü bilinçli olarak vermeme faaliyeti ile karşı karşıyayız ama, örneğimizdeki gazeteciler kendilerine yüklenen sorumluluk doğrultusunda değil, bunun tam tersi doğrultuda davranıyor.

Gelinen noktada bütün meslektaşlarımızı uyarıyoruz: Bu haberi artık görmezlikten gelemezsiniz. Ve zannetmeyin ki, satışı fazla olmayan bir gazete tarafından izleniyor diye, bu haberi kimseler duymuyor. Artık internet var ve son bir hafta içinde internet kullanıcılarının birbirlerine en fazla gönderdiği haber, Yeni Şafak’ın bu haberi.

Gazetecinin işadamından para alması tabiî ki “kirli” bir şey. Peki, hepimizi ilgilendiren haberlerin, medyanın güç odaklarıyla kurduğu ilişkiler nedeniyle “yamultularak”, “kesip biçilerek” verilmesi daha mı az “kirli” bir şey?

(NOT. Medyakronik’te, EFT havalelerinin bir ya da iki gün gecikmeyle karşı bankaya ulaştığını gözönüne alarak, 29 Eylül’de gönderilen paranın 1 Ekim’de çekildiğini varsaymış, 1 Ekim 1998’deki kur üzerinden (1 dolar=264.000 TL) yaptığımız hesaplamada 69 milyar liranın tamı tamına 250 bin dolar olduğunu bulmuştuk. Yeni Şafak’ın bugünkü haberinden, ödemenin zaten dolar üzerinden yapıldığını ve Betül Özay’ın bankadan tam 250 bin dolar çektiğini öğreniyoruz.) (16 Ekim 2000)

Sözkonusu hikâyeye köşe yazarları ne diyor?

“1 milyon dolar alan gazeteci” tartışması, yapılan açıklamalarla yeni bir hal alırken, köşe yazarları konuyla ilgili farklı yorumlarda bulunuyorlar. 14, 15 ve 16 Ekim’de yazarlar, “hikâye”yi inandırıcı bulanlar, “bulmayanlar” ve “hikâyeye şüpheyle yaklaşanlar” olarak üçe ayrıldı. Emin Çölaşan, Umur Talu, Perihan Mağden, Aydın Engin, Yalçın Pekşen ve Serdar Turgut “hikâyeyi inandırıcı bulmayanlar”, Ali Şen, İlker Sarıer, Şakir Süter ve Reha Muhtar “hikâyeyi inandırıcı bulanlar”, Taha Kıvanç, Mehmet Barlas, Deniz Gökçe ve Fehmi Koru ise “hikâyeye şüpheyle yaklaşanlar” bölümüne dâhil oldular.

Hikâyeyi inandırıcı bulmayanlar

Aydın Engin, Cumhuriyet,15 Ekim 2000,
Bıraksak mı bu mesleği?

Emin Çölaşan, Hürriyet, 15 Ekim
Rastlantılar zinciri

Yalçın Pekşen, Akşam, 15 Ekim
‘Has’ arkadaşlık

Serdar Turgut, Hürriyet, 15 Ekim
Aklıma bir fikir geldi

Umur Talu, Milliyet, 15 Ekim
Bu gazetecilerle bu işadamlarıyla AB'ye giremeyiz!

Perihan Mağden, Radikal, 14 Ekim
İğrenç mahlukat

Hikâyeye şüpheyle yaklaşanlar

Fehmi Koru, Yeni Şafak, 15 Ekim
Pislik dizboyu

Taha Kıvanç, Yeni Şafak, 15 Ekim
Noktayı henüz koymadık

Mehmet Barlas, Yeni Şafak, 15 Ekim
Basındaki pislik ve önemli sorunlar

Deniz Gökçe, Akşam, 15 Ekim
Rauf Tamer olayı ve ilkeler

Hikâyeyi inandırıcı bulanlar

Ali Şen, Star, 16 Ekim
Rüşvet neden verilir?

İlker Sarıer, Sabah, 16 Ekim
İyi ki zaman var

Şakir Süter, Akşam, 15 Ekim
Rauf Tamer ve kişisel kanaatim

Reha Muhtar, Akşam, 15 Ekim
Ben, Emin Çölaşan ve Rauf Tamer

Yalanlarıyla okuru yoran basın…

Hürriyet gazetesi 15 Ekim tarihli sayısında haberi birinci sayfadan duyurmuş: “Güreşçiler haklıydı”. Açıklamayı yapan Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Fikret Ünlü. “Hakkı” teslim edilen sporcu, Olimpiyatlar’da ay-yıldızlı mayoyu giymeyi reddettiği söylenen güreşçi Harun Doğan. Çok değil, daha birkaç hafta önce güreşçiyi “vatan haini” ilan etmenin eşiğine gelen kimlerdi? Kimler olacak, aralarında Hürriyet’in de bulunduğu bazı gazeteler. Fikret Ünlü, ortalığın yatışmasını bekledikten sonra(!) meseleye açıklık getiriyor: “Evet mayolar rahat değildi. Çocuklar çırpmada rakibime avantaj sağlıyor diye beğenmediler. Diğer ülke sporcuları da gerçekten beğenmedi ve giymedi.” Madem öyle, Harun Doğan’ı “ifşa etmek” için gazeteleri birbiriyle yarıştıran habercilik neyin nesiydi?

İşte size basının güreşçiyi topa tuttuğu günlerde Medyakronik’te yer alan bir değerlendirmeden seçtiğimiz bazı “iddialı” başlıklar ve yorumlar: “İrticaya geçit yok/ Soruşturma başlatıldı” (Cumhuriyet), “Babasını üzdü” (Yeni Binyıl), “Doğan’a vatandaş tepkisi” (Hürriyet), “Harun Doğan, Sydney’de milli madalyonun üzerindeki ayyıldızı ‘Göğsüme batıyor’ diye çıkaran ve çıkardığı anda kolundan tutulup ülkeye geri gönderilmeyen küstah” (Hıncal Uluç, Sabah).

Bu niçin böyle? Türkiye’yi az biraz bilen bir insanı gülümsetecek bir iddia nasıl oluyor da gazetelerin yazıişlerini böyle kolaylıkla galeyana getirebiliyor? “Vatandaş tepkisi”nin üzerinden birkaç hafta henüz geçmiş ki işte Devlet Bakanı Ünlü’nün meseleye açıklık getiren sözleri…Niçin? Yazıişlerinde mi hafıza kalmadı, yoksa okurun hafızasının birkaç günlük gelişmeden fazlasını taşıyamadığı yolunda ortak bir kanaat mi oluştu?

Okurunu (yanlışlarıyla değil) yalanlarıyla haddinden fazla yoran bir basın…
(16 Ekim 2000)

“Ara veriyorum”, “Ara veriyoruz”, “Ara veriyorlar”…

Rauf Tamer, söylediği gibi Sabah’taki yazılarına kendi kararıyla mı, yoksa gazetenin 14 Ekim tarihli sayısında belirtildiği gibi “Sabah üst yönetiminin aldığı kararla” mı ara verdi? “Ne farkeder?” demeyeceğiz herhalde… Ayrıca, bu “esrarengiz” olayın 15 Ekim tarihli Sabah’ta Güngör Mengi imzasıyla yayımlanan bir üçüncü versiyonu daha var: “O kadar ki, Rauf Tamer’le gazete üst yönetimi olarak yaptığımız değerlendirmede Tamer’in gerçek ortaya çıkıncaya kadar yazılarına ara vermesi ortak kararını aldık.” Görüldüğü üzre rivayet muhtelif… Biz yine ‘de Yeni Şafak’ın bir haberinden, bu “ara verme” iradesinin bazı köşe yazarlarınca nasıl değerlendirildiğini aktarmayı ihmal etmeyelim:

Emin Pazarcı (Akşam): Bence doğru olanı yapmıştır. Rauf Tamer’in yaptığının örnek olması gerekir. Aklanana kadar yazı yazma hakkını askıya almasını olması gereken bir hareket olarak değerlendiriyorum. Dedikodu bile olsa, ciddiye alıp bir gazetecinin böyle davranmasının pekçok kişiye örnek olması gerektiği kanaatindeyim.

Bekir Çoşkun (Hürriyet): Olay doğru mu değil mi bilmiyorum. Ancak Rauf Tamer’in yaptığı takdir edilir bir davranış. Keşke herkes böyle davransa. Siyasetçiler her türlü haltı karıştırırlar ama koltuklarına yapışır gitmezler.

Yavuz Donat (Sabah): Ben Rauf Tamer ile 20 yıl Tercüman’da birlikte çalıştım. En doğrusunu yaptı. Ümit ederim ki adalet en kısa sürede herşeyi ortaya çıkarır. Fevkalade üzgünüm. Şeffaflık dönemi yaşıyoruz. Hiçbirşey karanlıkta kalmaz. İnşaallah en kısa sürede doğrular ortaya çıkar.

Oktay Ekşi (Hürriyet): Son derece doğru bir tavır olarak görüyorum. Gazeteciler olarak başkalarının saydam olması gerektiğini ve etik değerlere sahip olması gerektiğini ifade ediyoruz. Bu değerlere en çok saygılı olması gereken gazetecilerin bu değerlere göre hareket etmesi gerekir. Rauf Tamer’in davranışını takdir ediyorum. (16 Ekim 2000)

Rauf Tamer’den iki anlamlı yazı

Adı, “Murat Demirel’den bir iş takibi karşılığında bir milyon dolar alan gazeteci” iddialarına karışan Rauf Tamer, Sabah gazetesi üst yönetiminin isteğine uyarak yazılarına ara verdi. Egebank soygunu haberlerinin medyada yayımlanmaya başlamasından sonra, Rauf Tamer 15’e yakın yazı yazdı. Bunlardan ikisi anlamlı görülüyor. Tamer, 8 Ekim’de kaleme aldığı “Adam olmak” başlıklı yazısında, “çocuklarımıza hırsızlığın, dolandırıcılığın kötü bir şey olduğunu öğrettiğimizi, ama vergi kaçakçılığı konusunda onları benzer bir eğitimden geçirmediğimizi” hatırlatıyor. Tamer, Sabah’ta yer alan “Bu durumda yazmam” başlıklı yazıdan bir gün önce de, kendisine yönelik suçlamaları gündeme getirmeden, medyaya yönelik suçlamaların “çoğu kez haksız” olduğunu savunuyor. Tamer, “Bize dair” başlıklı yazısında, mesela MİT ajanı olmakla suçlanan gazetecilerle, PKK’yla ilşkisi olduğu iddia edilen gazetecilere yönelik suçlamaların kanıtlanamadığını hatırlatıyor. Tamer’in iki yazısı için: Bize dair…, Adam olmak… (16 Ekim 2000)

Habertürk’ün “flaş” ayıbı

Kendisini “Türkiye’nin en özgür haber portalı” olarak tanıtan medya sitesi Habertürk, 16 Ekim’de güne şu haberle başladı: “Flaş… Flaş… Flaş… Şişli Savcılığı, ifadesini almak üzere Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesini arıyor… Ama bulamıyor…!!!” Habertürk’ün kendisininmiş gibi sunduğu haber, kelimesi kelimesine Yeni Şafak’ın aynı günkü manşetiydi oysa. (Burada “kelimesi kelimesine”yi, çok güçlü bir esinlenmenin biraz abartılmış bir ifadesi sanmayın, kelimenin tam manasıyla “kelimesi kelimesine” aynı iki haberden söz ediyoruz. O kadar ki, Yeni Şafak’ın haberindeki ara başlıklar da yazının içinde kullanıldığı için, ”Semizer’in yakını olarak gösterildi Bankalar yeminli murakıplarının…”, “Parayı dolar olarak istedi Şişli Cumhuriyet Savcılığı soruşturma çerçevesinde…”, Adresi tespit edilemiyor Öte yandan olayı soruşturan” gibi tuhaf cümlelerle karşılaşıyor okur. Habertürk’çü arkadaşların “özgürlük” anlayışlarını bir kez daha gözden geçirmeleri gerekmiyor mu? (16 Ekim 2000)

Köşe yazarlarının konusu:
1 milyon dolarlık gazeteci

Günlerdir tartışılan “1 milyon doları rüşvet alan gazeteci kim?” konusu, deyim yerindeyse köşe yazarlarının köşelerini işgal etmiş durumda… 13 Ekim’de bu konuyla ilgili yazı yazan köşe yazarlarının yazılarını, kısa özetler ve linklerle derledik.

Hürriyet’ten Serdar Turgut, “1 milyon doları alan gazeteci” tartışmasında adı geçen isimlerin kendisini şaşırtmadığını özellikle vurguluyor. Turgut, isimleri geçen gazeteciler için şöyle yazıyor: “Yıllardır kurulan düzende bu tipler, hep ayak oyunlarıyla, insanı arkadan bıçaklamalarıyla, dost göründükleri insanı bir fırsatını bulup da anında satmalarıyla, zengin insanlarla kurdukları, başka ülkelerde bir medya mensubu için yüz kızartıcı suç teşkil edecek ilişkileriyle, güçlü insanlara durmadan yalakalanmalarıyla tanınırlardı.” Medyası kirlenmiş olan bir toplumda, çağdaş ve demokrat bir yapıya ulaşabilmenin kesinlikle mümkün olmadığını söyleyen Serdar Turgut’un yazısı için: Bu isimler şaşırtmadı…

Hürriyet’ten Emin Çölaşan, bu iddiayı yazarken İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’a doğrulattığını vurguluyor ve “Parayı kendisine götürdüğü söylenen Murat Demirel'in korumasıyla, burada ismini vermek istemediğim bir gazeteci arkadaşım bizzat konuştu. Hem de gazeteci tanıkların yanında. Koruma, olayı onlara da doğruladı. Çantayı o kişinin evine götürdüğünü kabul etti,” diye yazıyor. Çölaşan bu yazıyı “1 milyon dolar alan gazetecinin ismini niye açıklamıyorsun,” diye soranlar için yazdığını da açıklıyor. Çölaşan’ın yazısı için: Biz toy öğrenciler!

Hürriyet’ten Tufan Türenç, sözkonusu suçlamalar nedeniyle bütün gazetecilerin töhmet altında kaldığını söylüyor ve “Bu suçlamalar gerçek değilse ortaya çıkan faturayı kim ödeyecek,” diye soruyor. Türenç’in “masum insanların onurlarının çiğnenmesine, yaşamlarının cehenneme döndürülmesine izin vermemeliyiz,” dediği yazısı için: Kanıtlanmamış suçlama iftiradan öteye geçemez…

Cumhuriyet’ten Aydın Engin, 1 milyon dolar alan gazetecinin kim olduğunu aslında bütün gazetecilerin bildiğini ama kimsenin isim telaffuz etmediğini yazdı. Engin’in, herkesin susmaya devam ettiği durumda Tamer ve Keçili’nin ''hukuken suçsuz, kamusal vicdanda suçlu'' iki ''ünlü şahsiyet'' olarak yaşamlarına devam edeceğini söylediği yazısına ulaşmak için: Maria Magdalena’yı taşlamak

Yine Cumhuriyet gazetesinden Orhan Birgit de Aydın Engin gibi 1 milyon dolar alan gazetecinin isminin fısıltı gazetesiyle basında dolaştığını vurgulayarak bu olayı kınayan gazetecilikle ilgili kurumlar dışında olaya savcılığın ve diğer kurumların da el koyması gerektiğini yazıyor. Birgit’in yazısına ulaşmak için: Vahim ve ciddi bir iddia…

Akit’ten Hasan Karakaya da Cumhuriyet yazarları gibi 1 milyon dolar alan gazetecinin isminin belli olduğunu söylüyor. Karakaya’nın, parayı alan gazetecinin hemen açıklanmasını istediği yazısı için: Ünlü gazeteciler... Ya da rüşvet ve asansör!

Radikal’den Haluk Şahin, gazetecilerin kişisel sorunları için bir işadamından yardım istemesinin kabul edilemeyecek bir tutum olduğunu yazıyor ve “İstihbarat ajanı da gazeteci de bilgi toplar, ancak birincisi alıp saklamak, ikincisi ise bulup yayımlamak üzere toplar. Muhbir ile muhabir arasındaki fark, o tek bir harfin taşıyamayacağı kadar büyük bir farktır. Bu iki rolü karıştırmak büyük meslek ayıbıdır,” diyor. Şahin’in yazısına ulaşmak için: 1 milyon dolar…

Akşam gazetesinden Yalçın Pekşen, medyanın elde ettiği bilgiyi açıklamadığını vurguluyor ve mizahi bir dille “1 milyon doları aldığı iddia edilen ‘vatansever’ köşe yazarının böyle bir yola başvurmayacağına” emin olduğunu söylüyor. Pekşen’in yazısı için: 1 milyon dolar…

Star’dan Cevher Kantarcı, herkesin bildiği köşe yazarının isminin özellikle açıklanmadığını ve Sadettin Tantan tarafından bile bilinen ismin açığa çıkmadığı sürece bütün gazetecilerin töhmet altında kalacağını yazıyor. Kantarcı’nın yazısına ulaşmak için: Valla ben de değilim hem olacağım da yok

Yeni Şafak’tan Mehmet E. Yavuz, 1 milyon doları alan gazetecinin ismini sadece Emin Çölaşan’ın ve Sadettin Tantan’ın bildiğini ancak Çölaşan’ın bu ismi yazamadığını belirtiyor. Yavuz’un “Bunu yazdığınız an, karşınızda, kendi çıkarlarıyla ‘seçkinci oligarşi’nin çıkarlarını tevhid etmiş medya mensuplarını bulursunuz,” dediği yazısı için: Emin Çölaşan dilini neden yuttu?

Yine Yeni Şafak’tan Mehmet Barlas, medyadaki kirlenme konusunda bir takım örnekler verdikten sonra “Adını bildiği ve 1 milyon dolar aldığını öğrendiği gazetecinin adını açıklamayan kişi, belki de bu parayı alan kişinin kendisidir” diye yazıyor. Barlas’ın yazısına ulaşmak için: Kartel medyası ve sözde gazeteciler!..

Milliyet’ten Doğan Heper, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın çelişkili açıklamalarını hatırlatarak “Bir sorumlu, bir bakan böyle önemli bir olayda elinde ‘bilgi, belge’ yoksa nasıl ağzını açar? Bir iddiaya elinde belge olmadan nasıl dahil olur? İlk gün verdiği cevabı verir? Yani ‘Evet o’ der?” diye soruyor. Heper’in yazısına ulaşmak için: Hatalı tutum…

Milliyet’ten Melih Aşık, 1 milyon doları alan gazetecinin isminin açıklanması durumunda o gazetecinin isminin yıldız gibi parlamasının olası göründüğünü söylüyor ve “Malı götürdü diye hangi gazetecinin yıldızı söndü?” diye yazıyor. Aşık’ın yazısı için: Milyonluk gazeteci…

Yeni Binyıl’dan Ömer Madra, Egebank’ın içinin boşaltılması olayına karışan isimleri sıralıyor ve aralarındaki ilişkiyi tanımlıyor. Madra’nın yazısı için:
Aşçı, hırsız, karısı ve aşığı… (13 Ekim 2000)

12 ve 13 Ekim tarihli “Milliyet”ler arasında dağlar kadar fark var
Milliyet’te kutsal isyan

Milliyet, 12 Ekim tarihli sayısında Türkiye’nin gündemindeki iki büyük iddiaya, iki büyük medya grubunun öbür gazeteleriyle birlikte “yok” muamelesi yapmıştı. 13 Ekim tarihli Milliyet, gerek “Murat Demirel’den 1 milyon dolar rüşvet alan gazeteci” iddialarını, gerek medyayla sıkı ilişkileriyle tanınan reklamcı Nail Keçili’nin Murat Demirel’le yakın ilişkilerini ortaya koyan belgeleri birinci sayfadan büyük haberlerle duyurdu. Milliyet’teki meslektaşlarımızın başardığı işin büyüklüğünü anlayabilmek için İki büyük grubun öbür gazetelerine bakmak gerekiyor: Oradaki “hasıraltı” operasyonu aynen devam ediyor.

İki büyük medya grubunun gazetelerini “biz bu haberleri ne yapacağız şimdi?” telaşına sokan gelişme, bu gazetelerden birinde, Hürriyet’te (10 Ekim) yer alan bir iddiayla başladı. Hürriyet köşe yazarı Emin Çölaşan, kendisini ziyaret eden ve Egebank’la ilgili çok şey bildiğini öne süren bir kişinin iddialarına yer verdi. Bu kişinin iddiaları arasında, doğrudan medyayı ilgilendiren bir iddia da vardı: Murat Demirel, bir arazi işini halletmesi karşılığında çok ünlü bir gazeteciye bir milyon dolar rüşvet vermişti.

Bu büyük iddiayı ertesi gün iki gazete haberleştirdi: Milliyet ve Cumhuriyet. Milliyet’in, iddiayı araştırma kararlılığında olduğu sadece haberi birinci sayfadan, manşetin hemen altından vermesinden belli değildi; Gazetenin Haber Müdürü Doğan Akın’ın NTV’nin Yakın Plan’ında söylediklerinden de belliydi. Akın, kendisinden önce konuşan Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet Başyazarı Oktay Ekşi’nin, “İddia sahibi iddialarını kanıtlamak zorundadır, aksi takdirde kendisini müfteri sayarız” biçimindeki yaklaşımına karşı çıkmış ve şöyle demişti: “Bu görev, iddia sahibinin değildir, medyanındır. Gazeteci, iddiayı bir istihbarat bilgisi olarak ele almalı ve üzerine gitmelidir.”

11 Ekim tarihli Medyakronik’te Doğan Akın’ın yaklaşımının doğru olduğunu savunmuş, şöyle demiştik: “Biz, Ekşi’nin tutumunda ‘meslek zarar görmesin’ kaygısının bir tezahürünü görüyoruz. Bütün gazetecilerin Doğan Akın’ın gösterdiği refleksi göstermesi gerektiğine inanıyoruz.”

O yazı şu cümleyle sona eriyordu: “Gazetelerin olaya nasıl yaklaşacağını merakla bekliyoruz.”

O gün ortaya çıkan yeni bir gelişme, merakımızı bir misli artırmıştı aslında. Çünkü İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, Egebank’ın içinin boşaltıldığı gece güvenlik kameralarına yakalanan görüntülerden birinin gözden kaçtığını belirtiyor, “Türkiye gerçeğinin üst seviyedeki ilişkilerini” ortaya koyacak bu görüntüler konusunda gazetecileri uyarıyordu.

11 Ekim’de gazete binalarında sadece bu iki olay konuşuldu, gazeteci Rauf Tamer ve reklamcı Nail Keçili’nin adları telaffuz edildi. Ama ertesi gün iki büyük grubun bütün gazeteleri her iki ismi de gizledi.

12 Ekim tarihli Medyakronik’te şöyle yazdık:

“Sıradan insanlar ve sevmedikleriyle ilgili her türlü iddiayı, ‘iddia’ sözcüğünü dahi kullanmaksızın hakikat hükmünde sayfalarına aktarmakla ünlü büyük basın, bu kez olan biteni iddia olarak bile aktarmadı. ‘Bir milyonluk gazeteci’ olayı bu gazetelerde hiç yoktu, hatta bütün gazetecilik örgütlerinin ortaklaşa kaleme aldığı ‘açıklansın’ bildirisine dahi yer vermediler.”

Milliyet’in tavrı, bir gün önceki gazete ve Haber Müdürü’nün sözleri nedeniyle özellikle önemliydi. Çünkü bu olgu, Milliyet’teki gazetecilerin üzerinde haberin durdurulması yönünde bir baskı olduğunu açıkça gösteriyordu. (O gün Milliyet’te neler yaşandığı günün birinde yazıldığında şöyle denecek: “Milliyet o gün gerek Rauf Tamer gerekse Nail Keçili’yle ilgili geniş bir yayın yapacaktı. Hatta Rauf Tamer’le kapsamlı bir röportaj da yapılmıştı. Fakat gece yarısı bu haberlerin tümü yayından kaldırıldı.”)

12 Ekim günü Milliyet binasında büyük bir gazetecilik heyecanının yaşandığını anlayabilmek için, 13 Ekim tarihli Milliyet’e bakmak yeter. (O gün orada teneffüs edilen havayı daha sonra meslektaşlarımızdan dinlediğimizde, bu nedenle fazla şaşırmadık.)

13 Ekim tarihli Milliyet, “Gazete binalarında konuşulan, ama yayımlanmayan haberlerden oluşan bir gazete”nin ne kadar heyecan verici olabileceğinin ispatı gibiydi: “Murat’la reklam dışında bir ilişkimiz yok” diyen Nail Keçili ile Murat Demirel’in ele ele fotoğrafları; Keçili’nin Demirel’e gönderdiği “Ha benim, ha senin malın…” mektupları; 1 milyon doları gazeteciye götürdüğü iddia edilen kişinin yakalandığı haberi; Marmara’daki ihtilaflı araziyle ilgili bir başka haber…

Birbirini izleyen iki “Milliyet”in karşılaştırılması, “editoryal bağımsızlık” denilen şeyin zor olduğunu ama imkânsız olmadığını gösteriyor bize.

Devamını diliyoruz… Darısı Hürriyet, Sabah, Radikal ve Yeni Binyıl’daki meslektaşlarımızın başına… (13 Ekim 2000)

İki büyük grubun gazeteleri çok önemli iki iddiaya
“yok” muamelesi yapmakta hemfikir
Büyük basından büyük hasıraltı

11 Aralık’ta gazete binalarında gün boyunca yalnızca iki şey konuşuldu: 1- Murat Demirel’den 1 milyon dolar rüşvet alan gazeteci kim? 2- İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın, “Egebank’ın içinin boşaltıldığını gösteren kasetlerde, çok geniş ilişkileri bulunan, çok önemli bir başka kişi var” sözleriyle tanımladığı kişi kim? Gazeteciler, kendi aralarında isim telaffuz ederek konuşuyordu (Sabah yazarı Rauf Tamer ve Cen Ajans’ın sahibi Nail Keçili) ama ertesi gün gazeteler her iki ismi de gizledi. Sıradan insanlar ve sevmedikleriyle ilgili her türlü iddiayı, “iddia” sözcüğünü dahi kullanmaksızın hakikat hükmünde sayfalarına aktarmakla ünlü büyük basın, bu kez olan biteni iddia olarak bile aktarmadı. “Bir milyonluk gazeteci” olayı bu gazetelerde hiç yoktu, hatta bütün gazetecilik örgütlerinin ortaklaşa kaleme aldığı “açıklansın” bildirisine dahi yer vermediler. Basında sadece Yeni Şafak iddiayı isimlendirdi ve suçlanan gazeteci Rauf Tamer’le görüştü. Keçili’nin güvenlik kameralarındaki görüntülerini ise sadece –kendisiyle kavgalı olan ve bu nedenle fırsatı ganimet bilen- Star’dan izleyebildik.

Konumuza girmeden önce, şu iki genel ve temel sorunun cevabını verelim: Basın, ortaya atılan bütün iddiaları haberleştirmeli midir? Basın, bir iddiayı haberleştirilirken nelere dikkat etmelidir?

Birinci soruyu cevaplarken bize yol gösterecek olan kavram “kamu yararı.” Eğer ileri sürülen iddiaların soruşturulmasında kamu yararı varsa, basın böyle bir durum karşısında ilgisiz kalamaz.

Peki, bir iddia haberleştirilirken nelere dikkat edilmelidir? Tabii, her şeyden önce haberin “iddia” niteliğini vurgulamak gerekir. (Medyakronik okurları, mesela Umut Operasyonu haberlerinde basının bunun tam tersini yaptığını çok iyi hatırlayacaklardır.) İkinci olarak, iddialar çerçevesinde suçlanan kişilerin kişilik hakları ihlal edilmemelidir. Konu yargıya intikal etmişse, yargı kararı kesinleşinceye kadar o kişinin ya da kişilerin “sanık” olduğu unutulmamalıdır. Ve nihayet, sonunda, o kişi ya da kişilerin suçsuz olduğu ortaya çıkarsa, bu sonuç da geniş bir biçimde duyurulmalıdır. (Bizim basının bunun da tam tersini yapmayı âdet haline getirdiğini, manşetten suçladığı birçok insanın suçsuzluğu ortaya çıkınca, haberini tek sütundan verdiğini ya da hiç vermediğini gayet iyi biliyoruz.)

Örneğimize gelirsek…

Her iki iddianın soruşturulmasında da “kamu yararı” bulunduğu apaçık. Üstelik iddia sahipleri yabana atılacak cinsten değil: Önemli bir gazeteci ve ülkenin İçişleri Bakanı. Bu durumda gazetelere düşen, isimleri gizlemeden her iki iddiayı da kamuoyunun gündemine getirmek ve tartışılmasını sağlamaktır.

Gazetelerimizin tavrına gelince…

Birinci olay: “Bir milyon dolar rüşvet alan gazeteci” tartışması iki büyük grubun gazetelerinin hiçbirinde hiçbir şekilde yer almıyor. Bu gazetelerden Milliyet’in, ilk gün Çölaşan’ın köşesinde yer verdiği iddiaları haber sayfalarına taşıdığını ve Haber Müdürü Doğan Akın’ın haberi izleyeceklerini vaat ettiğini, ama ikinci gün hiç böyle bir şey yokmuş gibi davrandığını vurgulamamız gerekiyor. Çünkü bu olgu, Milliyet’teki gazetecilerin üzerinde haberin durdurulması yönünde bir baskı olduğunu açıkça gösteriyor. Milliyet’in durumu, haberi görmemeyi tercih eden öbür büyük gazetelerin tavrını da açıklıyor.

İki grubun gazetelerinin (Hürriyet, Milliyet, Radikal, Posta, Sabah, Yeni Binyıl, Takvim), yedi gazetecilik örgütünün ortaklaşa kaleme aldığı “Suçlanan gazeteci açıklansın, hepimiz töhmet altında kalıyoruz” içeriğindeki bildiriye dahi yer vermediğini de vurgulamalıyız. Çünkü bu da, yukarıda sözünü ettiğimiz baskının son derece kesin, mutlak ve katı olduğunu gösteriyor.

İkinci olay: İki büyük grubun gazetelerinden hiçbiri, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın işaret ettiği görüntüleri yayımlamadı. Görüntülerdeki kişinin Cen Ajans’ın sahibi Nail Keçili olduğu açıktı, zaten kendisi de itiraz etmedi, ertesi gün (12 Ekim) bir basın toplantısı yaparak, o gün, “her salı olduğu gibi Egebank’a reklam toplantısı yapmak için gittiğini” söyledi.

Şimdi de Hürriyet, Milliyet, Radikal, Sabah ve Yeni Binyıl’ın 12 Ekim tarihli sayılarına bir göz atalım ve hangi haberleri öne çıkardıklarına bakalım:

Sabah: Egebank’ın da aralarında bulunduğu beş bankaya el konulması haberini 23 Aralık 1999’da “Baba, eş dost hatırı dinlemedi” temasıyla veren bu gazetemiz, herkesin “ünlü gazeteci”yi ve “kasetteki gözden kaçan çok önemli kişi”yi merak ettiği gün, “Cesur kararlar” manşetiyle çıktı. Sabah’ın, “hükümet mucizeler yaratıyor” kontenjanından çıkıp gelen haberinin küçük bir kusuru var, değinmeden geçmeyelim. Gazetenin “karar” dediği şeyin meğer “hedef ve temenni” olduğunu daha altbaşlıktan anlıyoruz: “İşte 2001 yılı hedefleri… Yüzde 4.5 büyüme hızı, yüzde 10 enflasyon, yüzde 3.5 bütçe açığı.” Sabah’ın bu haberdeki “hedef”ini iyice anlayabilmek için birinci sayfadaki arabaşlıkları da zikretmeliyiz: “Devlet oh diyecek… Rüya gibi tablo.”

Gazetede “gazeteci”den hiç bahis yok, birinci sayfada sağda tek sütunluk “Korkunç iddialar” başlığı okurda bir an için “hah işte” duygusu uyandırıyor ama, o kadar. Sabah’a göre, memlekette, bir gazetecinin bir milyon dolar rüşvet aldığı iddiasından “daha korkunç” başka iddialar var.

Nail Keçili meselesi: Sadece Sadettin Tantan’ın sözlerine yer veriliyor.

Hürriyet: Manşette, Murat Demirel’le ilgili ilk davanın başladığı haberi var: “soygunda ilk itiraf… Bankanın eski Genel Müdürü Esat Erkuş, trilyonların Murat Demirel’e aktarıldığını açıkça itiraf etti.”

Hürriyet de, konuyu ilk kendi yazarının gündeme getirmesine rağmen, 12 Aralık sayısında iddialardan hiç söz etmiyor. Bu gazete de tıpkı Sabah gibi gazeteci kuruluşlarının bildirilerine yer vermemiş.

Milliyet: 11 Aralık günü manşetin altından, ikinci büyük haber olarak iddiaları gündeme getiren, Haber Müdür Doğan Akın’ın şahsında “haberi bütün boyutlarıyla izleme” sözü veren Milliyet’in manşeti “Ambulans rezaleti” üstüne: “Bazı açıkgözler 25-30 milyona ambulans tutup trafik sorununu çözüyor! Muhabirimiz de ambulans taksilerden birine bindi.”

Bu gazetemizde de her şey Sabah ve Hürriyet’te olduğu gibi…

Radikal ve Yeni Binyıl: Uzun uzun anlatmaya gerek görmediğimiz nedenlerden dolayı bu iki gazetemizden, bilhassa Radikal’den farklı bir tutum beklerdik. (Hiç değilse gazeteci meslek örgütlerinin ortak bildirisini görmezlikten gelmeselerdi.) Ama maalesef hevesimiz kursağımızda kaldı. Durum, bu iki gazetemizde de farklı değil.

Romancı Ahmet Altan’ın, bir sohbet toplantısında gazete satışlarının bir türlü artmadığından yakınan bir medya patronuna söylediği sözler buraya çok uyacak: “Siz, gazete binalarında kendi aranızda konuştuğunuz ama yayımlamadığınız haberlerden oluşan gazeteler çıkarın, gazete satışları artıyor mu, artmıyor mu, o zaman konuşalım.” (12 Ekim 2000)

Egebank murakıp raporu
Bugün de sadece Yeni Şafak’ta

Egebank’ın, paravan bir firmaya açtığı kredinin bir kısmının, Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi tarafından çekildiğini ortaya koyan yeminli banka murakıpları raporu, gene sadece bu gazetede izleniyor. Yeni Şafak, 11 Ekim tarihli sayısında, bu kredinin büyük bölümünü çeken ve raporda Özkan’ın kayınvalidesinin yakın arkadaşı olduğu belirtilen avukat Aydoğan Semizer’in açıklamalarına (gazeteye göre “itiraflarına”) yer veriyor.

Medyakronik’te (10 Ekim) sorduğumuz soru geçerliliğini koruyor. Çünkü 11 Ekim tarihli gazetelerde de “Egebank murakıp raporu”na ilşkin tek satır yok. Soruyu tekrar edelim: “Süleyman Demirel’in, cumhurbaşkanıyken yeğeni için iş takipçiliği yaptığını ortaya koyan mektubu, elinize geçtiği halde o zaman yayımlamadınız; aylar sonra, Demirel ‘sade vatandaş’ haline geldikten sonra yayımladınız. Bu raporun da yayımlanması için Hüsamettin Özkan’ın ‘sade vatandaş’ haline gelmesi mi gerekiyor?”

Yeni Şafak, 11 Ekim tarihli sayısında, Egebank’tan Goldbis A. Ş. adlı paravan bir firmaya açılan 1.6 trilyon liralık kredinin 1.3 trilyon lirasını çeken Aydoğan Semizer’in açıklamalarına yer veriyor. Hatırlayacaksınız, Semizer, iki gün önce yaptığı ilk açıklamada bu ücreti “avukatlık hizmeti” karşılığı aldığını belirtmişti.

Semizer’in açıklamaları üzerine Medyakronik’te şu iki soruyu sormuştuk:

  1. Bu kadar büyük bir meblağ nasıl bir hizmetin karşılığı olabilir?
  2. Avukat Semizer, ücretini neden, Egebank’ın paravan bir şirkete açtığı ve yönetim kurulu üyesi sıfatıyla altında kendisinin de imzasının bulunduğu krediyi çekmek suretiyle almaktadır?

Av. Semizer, Yeni Şafak’a gönderdiği açıklamada bu iki soruya açıklık getirmeye çalışırken, gazetenin ifadesiyle “yeni itiraflarda” bulunuyor.

Semizer’in açıklamalarından, Egebank’tan avukatlık ücreti olarak tahsil ettiği paranın sadece Goldbis A. Ş.’den aldığı 1.3 trilyon liradan ibaret olmadığını; gene Egebank tarafından gene paravan bir şirket olduğu murakıp raporunda belirtilen Mi-Gi Tekstil’e açılan 1 trilyon 108 milyar liralık kredinin 874 milyarının gene “avukatlık ücreti” olarak çekildiğini öğreniyoruz.

Semizer, “ücretini” neden böyle bir yolla aldığı konusunda da şu açıklamayı yapıyor:

“Alacaklarımı tahsil etmek için izlemiş olduğum yolda bir problem olabilir. Bunun hesabını vermeye hazırım.”

Egebank murakıp raporu konusunda haber yazan tek muhabir Murat Kelkitlioğlu’nun haberi böyle.

Kelkitlioğlu ve gazetesi haberi izliyor. Yeni gelişmeleri size aktarmaya devam edeceğiz. (11 Ekim 2000)

Çölaşan, “ünlü gazeteci”nin para aldığını Tantan’ın da doğruladığını yazdı
Mafya-polis-siyasetçi-medya?

Hürriyet’ten Emin Çölaşan’ın (10 Ekim) köşesinde yayımladığı, “Murat Demirel, büyük bir arazi işini hallettiği için çok ünlü bir gazeteciye bir milyon dolar verdi” iddiası tartışılıyor. 11 Ekim’de gün boyunca gazetelerde sadece bu konu konuşuldu. Adı telaffuz edilen ünlü gazetecinin 12 Ekim’de bir yazı yazarak iddiaları reddedeceği, bazı gazetelerde de kendisiyle yapılmış söyleşilerin yayımlanacağı söyleniyor. Başlığımız, konuyu televizyona taşıyan NTV’nin kaliteli haber programı “Yakın Plan”dan…

Hatırlayacağınız gibi, Emin Çölaşan 10 Ekim tarihli yazısında kendisine önce telefon eden, ardından büroya gelen ve Egebank’la ilgili çok şey bildiği anlaşılan bir kişinin tanıklığına yer vermişti. Bu kişinin iddialarından biri de, Murat Demirel’in, çok ünlü bir gazeteciye bir milyon dolar verdiği şeklindeydi.

Çölaşan, 11 Ekim tarihli Hürriyet’te bu iddianın izini sürdü ve şöyle yazdı:

“Dün İçişleri Bakanı Sadettin Tantan arıyor ve kendisine soruyorum: Sizdeki gazetecinin ismi şu mu? Aynı ismi mi biliyoruz? ‘Evet, o’ diyor.”

Konuyu, kritikliğinin gerektirdiği hassasiyetin azamisini göstererek televizyona taşıyan, NTV’nin “Yakın Plan” adlı programının sunucusu Erdoğan Aktaş, Susurluk’tan sonra Mafya-polis-siyasetçi diye ifade edilen üçgenin, aslında medyanın da eklenmesiyle bir dörtgen olup olmadığını sorguladı.

Aktaş’ın telefonla ulaştığı üç gazetecinin arasındaki yaklaşım farklılığı da derhal dikkati çekiyordu.

Program’ın ilk konuğu Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nail Güreli, net bir biçimde, olayın gizlenmemesi ve sonuçları ne olursa olsun mutlaka açığa çıkarılması gerektiğini söyledi.

İkinci konuk Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi de olayın mutlaka açığa kavuşması gerektiğinden yanaydı, ama bir şey daha söyledi: İddia sahibi iddialarını kanıtlamak zorundaydı, aksi takdirde kendisini müfteri sayacaktı. Ekşi, defansif bir tutum sergiledi.

Ortaya atılan iddianın bir haber olduğunu fark eden ve bunu sayfalarına taşıyan iki gazeteden biri olan Milliyet’in Haber Müdürü Doğan Akın ise Ekşi’nin görüşüne karşı çıktı. Akın’a göre, gazetecinin tavrı bu olamazdı. Gazeteci, iddiayı bir istihbarat bilgisi olarak algılamalı ve üzerine gitmeliydi.

Biz, Ekşi’nin tutumunda “meslek zarar görmesin” kaygısının bir tezahürünü görüyoruz. Bütün gazetecilerin Doğan Akın’ın gösterdiği refleksi göstermesi gerektiğine inanıyoruz.

Gazetelerin olaya nasıl yaklaşacağını merakla bekliyoruz. (11 Ekim 2000)

Egebank murakıp raporu, “yakınımdır” mektubunun akıbetine mi uğrayacak?
Büyük medya, ısrarla görmüyor

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yeğeni Murat Demirel’in sahibi olduğu Egebank’ta murakıpların hazırladığı rapor, Egebank olayına Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesinin de karışmış olduğunu gösteriyor. Bu durumda, bankaya el konulmasından bir gün önce haberin Murat Demirel’e kimin tarafından iletildiği tartışmaları yeni bir boyut kazanıyor. 9 Aralık tarihli Medyakronik’te böyle bir haberin neden sadece Yeni Şafak tarafından izlendiğini sormuştuk. Büyük medyanın, eski Cumhurbaşkanı Demirel’in yeğeni için iş takipçiliği yapmak amacıyla yazdığı mektubu zamanında yayımlamadığını, ancak Demirel’in iktidardan düştükten aylar sonra gündeme getirdiğini hatırlatarak bir kez daha soruyoruz: Egebank murakıp raporunu yayımlamanız için de mevcut hükümetin gitmesini mi beklememiz gerekiyor?

Artık ezberlediniz ama tekrar edelim:

Murat Demirel’in sahibi olduğu Egebank ve dört bankaya 22 Aralık 1999 günü el kondu. Egebank’ın güvenlik kameraları, bir gün önce, 21 Aralık 1999 gecesi saat 22.00 ile 00.03 arasında bankada hummalı bir faaliyetin olduğunu kanıtladı. Halen polisin elinde olan ve 7 Ekim cumartesi tarihli bütün gazetelerde (Star hariç) yayımlanan kasetlerde, Murat Demirel ve bankanın üst düzey yöneticilerinin bankaya girdikleri ve dolu valizlerle dışarı çıktığı görülüyordu.

Kasetler, daha önce de dillendirilen bazı iddiaları kanıtlar nitelikteydi: Bankasına el konacağı, bir gün önce Murat Demirel’e iletilmişti. Peki, kim iletmiş olabilirdi bu bilgiyi? Beş bankaya el konacağı bilgisine sadece yedi kişinin sahip olduğu biliniyor: Cumhurbaşkanı, Başbakan, üç Başbakan Yardımcısı, Merkez Bankası Başkanı ve Hazine Müsteşarı.

Doğal olarak akla ilk, Murat Demirel’in, o tarihte Cumhurbaşkanı olan amcası Süleyman Demirel geldi. Demirel, “Beni imâ eden delidir” diye tepki verdi bu iddialara, ama bu tepki kuşkuları ortadan kaldıramadı.

8 Ekim’de Yeni Şafak’ta manşetten yayımlanan bir haber ise kuşkulu sayısını ikiye çıkaracak nitelikteydi. Habere göre, bankaya el konulmasından sonra çalışmaya başlayan murakıplar 20 Mart 2000 tarihini taşıyan bir rapor kaleme aldılar. Raporun bir bölümünde aynen şu ibare yer alıyordu:

“Egebank tarafından Goldbis A. Ş.’ye 29 Eylül 1998 tarihinde 1 trilyon 662 milyar 900 milyon lira açık kredi kullandırıldı. Sözkonusu firma daha sonra adresinde bulunamadı. Kredi tutarı aynı tarihte Vakıflar Bankası Finans Market Taksim Şubesi’ne EFT ile gönderildi. Bu paranın 1.3 trilyon lirası Egebank’ın yönetim kurulu üyesi Aydoğan Semizer, 277 milyarı Genel Müdür Esat Erkuş ve 69 milyarı Özkan’ın kayınvalidesi ve Semizer’in yakın arkadaşı Hatice Betül Özay tarafından çekildi.” (Yeni Şafak’ın haberinin akla getirdiği sorular ve ertesi gün Aydoğan Semizer’in gazeteye gönderdiği ikna edici olmayan cevap için: 69 milyar, tam da 250.000 dolar ediyordu.)

Henüz taze olan bir başka “habere bakmak ama görmemek” örneği nedeniyle, büyük gazetelerin ağır bir töhmet altında bulunduğunu belirtmeyi borç addediyoruz. Hatırlayacaksınız, Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in görev süresinin uzatılmaya çalışıldığı günlerde büyük gazetelerin eline bir mektup ulaşmıştı. Mektupta, Cumhurbaşkanı, “muteber işadamı” dediği yeğeni Murat Demirel’i Azerbaycan Cumhurbaşkanı’na takdim ediyor, onun bu ülkede kurmak istediği banka konusunda yardımlarını rica ediyordu. Medyakronik okurları, “üç büyükler”den yaz bulamayan mektubun en sonunda Akit’e ulaştığını, bu gazetenin 5 Nisan’da olayı manşetine taşımasının ertesi günü de Radikal’in, mektubu daha ayrıntılı olarak okurlarına duyurduğunu biliyor. (“Yakınımdır” mektubuyla ilgili daha geniş bilgi için: O mektubu ne zaman gördünüz?

Sadece Yeni Şafak tarafından kovalanan “Egebank murakıp raporu” haberi “mektup” haberine çok benziyor. Büyük medya o zaman yayımlamadığı mektubu, Demirel sade bir vatandaş haline geldikten sonra yayımlamıştı.

Peki, “Egebank murakıp raporu”nun yayımlanması için Hüsamettin Özkan’ın mı “sade vatandaş” haline gelmesi mi gerekiyor. (10 Ekim 2000)

Onlar “Muradına erdi”, ama…

Nasıl oldu da Murat Demirel ve Ayşenur Esenler’in baba Demirel’in (dikkatinizden kaçmamıştır, küçük “baba”dan söz ediyoruz) “örfümüze uygun değil” gerekçesiyle bugüne kadar bir türlü “evet” demediği evlilikleri bu zor koşullarda gerçekleşebildi? “Özel” ve “öznel” nedenler bizi tabii ki ilgilendirmiyor. Söz konusu nikâhtan, “içeri”ye kamera sokulmasına izin verilmediği için sadece gazeteler aracılığıyla haberdar olduk. Söylediğimiz gibi, söz konusu olan sadece bir “resmî nikâh”tan ibaret olsa konuyu “iyi dilekler”le noktalamaktan başka yapacak bir şey yok. Ama… Ama, çünkü ortada bu “nikah”ı diğerlerinden ayıran başka şeyler de var. Bu “başka şeyler”i de gazetelerden öğrendik. Ama…Ama, çünkü içlerinden birisi hariç son güne kadar bu “nikah”tan gazeteler de fazla bir şey anlamadılar. Şöyle ki:

Şimdi önümüze 7 Ekim tarihli Hürriyet ve Sabah gazetelerini alalım. Hürriyet’in birinci sayfadan girdiği “Evlenelim yoksa her şeyi anlatırım” başlıklı “nikâh” haberi aşağı yukarı başlıkla anlatılandan ibaretti. Hürriyet, Murat Demirel’in 15 yıllık sevgilisi Ayşenur Esenler’le “apar topar” evlenmek istemesini gelinin tehdidine bağlıyordu. İddiaya göre Ayşenur Esenler, “Hemen nikâh yapalım” mesajı göndermiş, yoksa “mahkemede konuşabileceğini” imâ etmişti. Gazete ikinci bir neden olarak da “servet paylaşımı planı”nı gösteriyordu. Yurtdışına kaçırılan paralardan pay sahibi olmayı hedeflemek filan. Bu arada Hürriyet, Esenler’in koğuş arkadaşlarına da ulaşmış, tutuklu gelin adayının “daha rahat görüşebilmek için formalite evlilik yapıyoruz” açıklamasını da ele geçirmişti.

7 Ekim tarihli Sabah’ta neler görüyoruz? Sabah yazarlarından Can Ataklı’nın “Evlenince, bir numaralı tanık hiç konuşmayacak” başlıklı yazısı Hürriyet’in aklına bile gelmeyen bambaşka gelişmelerden söz etmekteydi. Hem de bayağı inandırıcı sözlerle. Ataklı, “nikâh” hazırlığı peşinde koşan avukatların gayretini görünce konuyu bir hukukçu dostuna danışmayı akıl etmiş. Hukukçu dostun “nikâh” açıklaması inanılır gibi değil! Meğer CMUK, evli çiftleri karşılıklı olarak koruyan maddelerle doluymuş. “Eğer Murat Demirel ile Ayşenur Esenler evli olurlarsa, diyor Ataklı, Ayşenur Esenler isterse hiçbir şekilde ifade vermez.” Ayşenur Esenler, yani “Egebank olayının en önemli tanığı”! CMUK’un 47. Maddesine göre “aralarında evlilik bağı olanlar istemezlerse birbirleri aleyhine tanıklıktan” kaçınabiliyorlarmış. Maddenin şu 3. Bendi daha da önemli diyor Ataklı: “Çekinme hakkı soruşturmanın her halinde söz konusudur. Önce çekinmiş olan kimsenin sonraki soruşturma safhasında tanıklık etmesine engel yoktur. Önceleri tanıklık edip duruşma sırasında çekinme hakkını kullanan kimsenin yazılı ifadesi okunmaz ve bu ifade hükme dayanak gösterilemez.” Bu maddenin Egebank olayında ne anlama gelebileceğini varın siz yorumlayın! Ataklı, yazısını şöyle bitiriyor: “Demirel bunu düşünerek mi evleniyor? Bunu şu anda tahmin etmek zor, ancak yasanın böyle olması bu ihtimali kuvvetlendiriyor. Ben yine de duygusal tarafın önde olacağı ümidini taşımak istiyorum.” Biz de, biz de tabiî..! Yeri gelmişken şunu da hatırlatmaya gerek var mı bilmiyoruz: Bu “nikâh” olayında Ataklı’nın söz ettiği şu kötü “ihtimal” kuvvetli de olsa, lütfen bu olaydan CMUK aleyhine sonuçlar çıkarmayalım! Kötülerin göz dikmesi CMUK’un güzelliğine en ufak bir halel getirmesin…

Gelelim 10 Ekim tarihli gazetelere: Kim ne derse desin Ataklı’nın “araştırmacı” bir ruhla meseleyi doğru analiz ettiği ve diğer bütün habercilere örnek olduğu açıkça görünüyor. Artık bütün gazeteler bu “nikâh”ın sırrını anlamıştır. Hatta 10 Ekim tarihli Milliyet o derece ileri gitmiştir ki, üç gün önce Ataklı’nın köşesinin bir bölümünü ayırdığı bu analiz, gazeteye manşetten “CMUK NİKÂHI” şeklinde haber olmuştur. Gazete artık “Murat Demirel ve sevgilisi, Ulucanlar Cezaevi’nde evlendi. Artık ortak savunma hazırlama ve birbirlerini koruma hakları oldu…” demektedir. Artık CMUK’un ilgili maddelerine ilişkin gelsin çerçeve yazılar gitsin yorumlar…

Peki ya Hürriyet? Hani üç gün önce Esenler’in koğuşuna kadar girebilen Hürriyet? Geçen günkü aceleciliğinden dolayı o bugün biraz mahçup, habere birinci sayfada sadece iki parmak yer ayırmış. Ama iç sayfalardan birinde o da artık aynı fikirde. Artık o da evli eşlerin isterlerse birbirleri aleyhine tanıklık yapmayabileceklerinden söz ediyor. Yine “mahcubiyet”ten olacak, göreli olarak küçük sayılabilecek bu haberde CMUK’un adı tek bir kez olsun geçmiyor!

Peki sonuç? Sonuç ne olacak, onlar erdi “Muradına”… (10 Ekim 2000)

Star’cıları kim muma çevirdi?

Turizm Bakanı Erkan Mumcu’nun İstanbul Üniversitesi’nin açılış töreninde yaptığı konuşmanın Genelkurmay tarafından cevaplanmasının ardından, Star gazetesi olan bitene çok sevinmiş, Mumcu’nun “mum gibi” olduğunu yazmıştı. Gazetenin tavrını eleştirdiğimiz yazıyı şöyle noktalamıştık: “Muma çevrilene sevinenler en kolay muma çevrilenlerdir.” Star’a göre, komutan “mumcu”, bakan “mum”

Aynen öyle oldu. Star gazetesi, 3 Ekim’den bu yana “Egebank soygunu” ile ilgili tek satır haber yayımla(ya)madı. Star’daki meslektaşlarımız, gündemin en önemli haberini verememek ve bu gerçekle işlerini sürdürmek zorunda. Şimdi öbür gazetelerdeki meslektaşlarımıza Star’cıları kimin, nasıl ve neden muma çevirdiğini araştırma görevi düşüyor.

Olan biteni kısaca özetliyoruz; üstüne bir şey söylemeye pek gerek yok::

Star gazetesi, 3 Ekim Salı gününe kadar “Egebank soygunu” ve Murat Demirel haberlerini tıpkı öbür gazeteler gibi gündemin birinci maddesi olarak izledi. 3 Ekim’de konu Star’ın sürmanşetindeydi ve haberin devamına içerde bir sayfaya yakın yer ayrılmıştı. Gazetenin o güne kadarki tavrı, haberin sonraki günlerde de geniş bir biçimde takip edileceği izlenimini veriyordu. Star gazetesinde ne oldu?

Beklendiği gibi olmadı. 4 Ekim’de Star’da tek satır Murat Demirel haberi yer almadı. 5 ve 6 Ekim’de de öyle oldu. 7 Ekim’de, konuya ilişkin olarak,en sıradan habercilik kriterleriyle bakıldığında dahi Star’ın görmezlikten gelemeyeceği bir gelişme oldu: Polisin elindeki bir bant basına sızdırıldı. Bantta, bankaya el konulmasından bir gün önce geceyarısı Murat Demirel ve arkadaşlarının, bankada saatler süren bir faaliyetle içerden dışarı bir şeyler taşıdıkları görülüyordu. Bankaya el konacağı haberinin bir gün önce Murat Demirel’e sızdırıldığını kanıtlayan, bu yanıyla eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i de zan altına sokan ve bu nedenle haber değeri reddedilemeyecek kadar açık olan bu banta ilişkin haber, Star hariç bütün gazetelerde yer aldı. Star gazetesinde o gün de konuya ilişkin hiçbir haber yoktu. Ve nihayet 8 ve 9 Ekim günleri de gazete, haberi görmeme tavrında bir değişikliğe ihtiyaç duymadı.

Tablo böyle. Star’daki “Mum gibi oldu” haberinden sorumlu meslektaşlarımıza geçmiş olsun. Bu başlığın üzerinden birkaç gün geçmeden onların “mum gibi” olması karşısında karışık duygular içindeyiz.

Öbür gazetelerdeki meslektaşlarımızı “Star’da ne oldu?” haberini takip etmeye çağırıyoruz. Haber hiç kuşkusuz editoryal bağımsızlık, patron-gazeteci ilişkileri, medya patronlarının aynı zamanda bankacı olmasının sakıncaları ve bir dizi sorun açısından bulunmaz bir malzeme niteliğinde. Meslektaşlarımızın bu fırsatı kaçırmamasını diliyoruz. (9 Ekim 2000)

Neden sadece Yeni Şafak’ta?
69 milyar, tam da 250.000 dolar ediyordu

Yeni Şafak gazetesinde (8 Ekim) manşetten yayımlanan ve 9 Ekim’de de sürdürülen bir haber, Egebank’ın paravan bir şirkete açtığı 1.6 trilyon liralık kredinin 69 milyarının, Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesi Hatice Betül Özay tarafından çekildiğini ortaya koyuyor. Haber, bankaya el konulmasından 6 ay önce banka murakıpları tarafından hazırlandığı artık herkes tarafından bilinen rapora dayandırılıyor. Peki, bu haber neden sadece Yeni Şafak tarafından izleniyor?

Önce, Yeni Şafak’ın haberine temel teşkil eden 20 Mart 2000 tarihli raporun ilgili bölümünü aktaralım (gazete, raporda adı geçen Aydoğan Semizer’in Malki cinayeti, Evcil skandalı gibi skandallarda her zaman ön planda olduğunu özellikle vurguluyor):

“Egebank tarafından Goldbis A. Ş.’ye 29 Eylül 1998 tarihinde 1 trilyon 662 milyar 900 milyon lira açık kredi kullandırıldı. Sözkonusu firma daha sonra adresinde bulunamadı. Kredi tutarı aynı tarihte Vakıflar Bankası Finans Market Taksim Şubesi’ne EFT ile gönderildi. Bu paranın 1.3 trilyon Lirası Egebank’ın yönetim kurulu üyesi Aydoğan Semizer, 277 milyarı Genel Müdür Esat Erkuş ve 69 milyarı Özkan’ın kayınvalidesi ve Semizer’in yakın arkadaşı Hatice Betül Özay tarafından çekildi.”

Yeni Şafak’ın “Ankara’yı sarsan iddia… Kilit isim kaynana” başlığıyla verdiği haber, ertesi gün gene manşetten sürdürüldü: “Murakıplara baskı… Egebank skandalına Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesinin adının da karıştığını tespit eden murakıpların baskı altında olduğu öğrenildi.”

Yeni Şafak, 9 Ekim’de Aydoğan Semizer’in gönderdiği bir açıklamaya da yer verdi. Avukat Aydoğan Semizer, kendi çektiği 1.3 trilyon lira için şu açıklamayı getiriyor: “Vakıfbank Taksim Şubesi’nden aldığım para, hak ettiğim avukatlık ücreti ve Egebank’tan olan diğer alacaklarımdan ibarettir.”

Semizer’in açıklamasında iki nokta açıklanmaya muhtaç görünüyor: 1. Semizer’in sunduğu hizmet nasıl bir hizmettir ki bedeli bu kadar yüksek bir meblağa ulaşmaktadır? 2. Avukat, kendi deyişiyle “hakkını” neden naylon bir şirketin üzerinden almaktadır?

Semizer, Hüsamettin Özkan’ın kayınvalidesinin çektiği 69 milyar lirayı “Mali Milat’ta yasaların emrettiği biçimde yatırdığını” söylüyor. Sıradan gazete okurunun hiçbir şey anlayamayacağı bu açıklamada da gene açıklanmaya muhtaç bir nokta var: Murakıplar, paranın Egebank tarafından yatırılan paradan çekildiğini banka belgeleri üzerinde çalışarak saptamışlar. Bu durumda ya onlar doğruyu söylemiyor, ya da Semizer.

Biz, meselenin bizi ilgilendiren yanına bakalım ve sorumuzu tekrar edelim:

Murakıpların Mart 2000 tarihli bir rapor hazırladıklarını bütün gazeteler yazdı. Bu raporlar gazetelerin incelemesine açık olduğuna göre, iki ihtimal var:

  1. Yeni Şafak dışındaki gazeteler bu raporu inceleme ihtiyacı duymadılar.
  2. İncelediler ama işi ucu iktidara uzandığı için bulaşmamayı tercih ettiler.

Biz, birinci ihtimalin geçerli olmasını diliyoruz.

Not. Murakıplar, sözü edilen paranın 29 Eylül 1998’de EFT ile gönderildiğini belirtiyor. EFT ile gönderilen meblağların bir ya da iki gün sonra hesaba işlediği biliniyor. Meraktan, 1 Ekim 1998 tarihindeki döviz kuru (1 dolar = 276.000 TL) üzerinden bir hesap yaptık, 69 milyar Türk Lirası -isterseniz siz de bölün- tamı tamına 250 bin dolar ediyor. (9 Ekim 2000)

"Egebank soygunu" haberleri tamamen kesildi
Star gazetesinde ne oldu?

Star gazetesi, 3 Ekim tarihli sayısında Murat Demirel’in tutuklanması haberini sürmanşetten verdi ve konuyla ilgili haberlere bir tam sayfa ayırdı. Gazetenin kullandığı “militan” dilden; birinci sayfada Demirel’le ilgili iddiaları sıraladıktan sonra haberi devam sayfasına “Bitmedi, 20’de” gibi anlamlı üslup incelikleriyle göndermesinden, sonraki günlerde Star’ın ciddi bir haber takibi yapacağı beklentisi oluşmuştu. Ama istisnasız bütün gazetelerin 4 ve 5 Ekim tarihli sayılarında yeni gelişmeleri izlemelerine karşılık, Star bu iki günde tek satırlık bir haber dahi vermedi. Gazetenin okurlarına bir açıklama borçlu olduğunu düşünüyoruz. Evet, 3 Ekim’de Star gazetesinde ne oldu da Murat Demirel haberleri bıçakla kesilmiş gibi kesildi?
(5 Ekim 2000)

Üç büyük gazeteye soruyoruz:
Demirel’in, yeğenine “ilgi” isteyen mektubunu zamanında neden yayımlamadınız?
O mektubu ne zaman gördünüz?

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev’e 12 Şubat 1999’da bir mektup göndererek yeğeni Murat Demirel’in bu ülkedeki ticarî girişimleri için “ilgi” rica etti. Mektup, bir yıl gizli kaldıktan sonra, Demirel’in cumhurbaşkanlığı süresinin uzatılması tartışmaları sırasında üç büyük gazeteye sızdırıldı, ama hiçbiri yayımlamadı. Mektup, sonunda Akit’in manşetinde görüldü ve orada kaldı. Emin Çölaşan’ın Hürriyet’te (1 Ekim) tam metnini yayımladığı ve büyük gazetelerin sanki ilk kez duyar gibi yaptıkları mektup, işte o mektup!

Önce mektubun tam metni… Emin Çölaşan’ın köşesinden aktarıyoruz:

“Aziz Cumhurbaşkanı, Aziz Kardeşim. Ülkelerimiz arasında gelişmekte olan ekonomik ve ticari ilişkilere paralel olarak finans sektöründe de gelecek vaat eden işbirliği girişimleri gözlemlenmektedir.

“Bu çerçevede Sayın Murat DEMİREL’in yönetim kurulu başkanlığını yürüttüğü Üniversal Yatırım Holding A.Ş.’nin Azerbaycan Ticaret ve Endüstri Bankası’nı satın aldığını memnuniyetle öğrendim.

“Adı geçen, ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin pekiştirilmesine yardımcı olacağına inandığım bu ticari tasarrufun devir işlemlerinin, Zat-ı Alileri’nin onayı alındıktan sonra sonuçlanacağını tarafıma iletmiştir.

“Banka sektöründe tecrübeli, muteber bir işadamı olarak dürüstlüğünden şüphe duymadığım Sayın Murat DEMİREL’den yakın ilgi ve desteğinizi esirgemeyeceğinizden eminim.

“Bu vesileyle Zat-ı Alileri’ne sağlık ve afiyet, kardeş Azerbaycan halkına esenlikler dilerim. Süleyman Demirel. İmza.”

Mektup gazete gazete dolaşıyor…

12 Şubat 1999’da kaleme alınan ve aynı tarihte muhatabına ulaştırılan bu metin, bir yıl boyunca gizli kaldı. Özel bir belge olmadığı için devlet kayıtlarında da yer alan mektup, her nedense, bir yıl sonra el altından basına sızdırıldı. Belli ki, mektubu sızdıranlar bir yıldır durumdan haberdardı, ama uygun zamanın gelmediğine inandıkları için ellerinde bekletiyorlardı.

Nihayet, Cumhurbaşkanı Demirel’in görev süresinin uzatılmasını mümkün kılacak 5+5 tartışmaları sırasında, mektup, sırasıyla önce en çok satan gazeteye; onun yayımlamaması üzerine ikinci çok satan gazeteye; onun da yayımlamaması üzerine üçüncü en çok satan gazeteye ulaştırıldı. Mektubu sızdıranların, üç büyük gazetenin o sırada Demirel’in görev süresini uzatmak için militanca bir çaba içinde olduğunu hesaplamamış olması düşünülemez. Muhtemelen, “nihayet gazeteci bunlar, böyle bir haberi görmezlikten gelemezler” diye akıl yürütmüş olmalılar.

Üç büyük gazetenin “nomenklatura”sında yer almayan meslektaşlarımız, haberin üç gazeteden de geri dönmesini aralarında tartışırken, Akit’in (5 Nisan) manşeti sökün etti: “İşte Demirel BU!.. Demirel’in, Cumhurbaşkanlığı makamını da kullanarak, yeğeni adına iş takibi yaptığı ve tavsiye mektubu yazdığı belgelendi.”

Tahmin edileceği gibi, Akit kendi yazdı, kendi söyledi. Haber, orada kaldı.

Sonrası biliniyor: Murat Demirel, çete kurup sahibi olduğu bankanın kaynaklarını zimmetine geçirme suçlamasıyla gözaltına alındı; adamları, bankaya el konulmasından bir gece önce bankadan çuvallarla para kaçırırken güvenlik kameralarına yakalandı, bant kasetleri ele geçirildi, vb.

Kısaca, mızrakın artık çuvala sığmadığı bir durumla karşı karşıya kalındığı bir anda Emin Çölaşan’ın yazısı geliverdi. Ertesi gün, Sabah ve Milliyet’in, olaydan böylece “ilk kez haberdar olan” iki köşe yazarı (gazeteyi temsil niteliği de olan Güngör Mengi ve Doğan Akın) “Bu ne rezalet!” yazıları kaleme aldı.

“Demirel iyi ki gitmiş!”

Bu iki yazıdan daha eğlenceli olanı, Güngör Mengi’ninki… O nedenle Mengi’ye öncelik veriyoruz…

“Ucuz kurtulduk” diye başlıyor Sabah Başyazarı’nın yazısı ve “verilmiş sadakamız varmış!” sözleriyle bitiyor. Süleyman Demirel’in görevinin beş yıl daha uzatılması için gazeteciliğin bütün genelgeçer kriterlerini çiğnemeyi göze alan gazetenin başyazarına şimdi bu satırları yazdıran “durum”un ne olduğunu anlamak için, yazının “Baba gitmeseydi” ara başlığının altında yer alan satırlara bir göz atmamız gerekiyor:

“Peki, Demirel’in Cumhurbaşkanlığı’ndaki görev süresi uzatılmış olsaydı ne olacaktı? Devlet, Egebank soygununun üstüne böyle kararlılıkla yürüyemeyecekti. Yine göstermelik bir soruşturma sonunda Murat Demirel götürdüklerini geri vermeyecek, birkaç ay sonra süper zengin, itibarlı bir işadamı olarak dönüş yapacaktı. Yok eğer kaza sonucu bu rezalet bir yerinden patlak verse, bu defa ucu Çankaya’ya uzanan bir soygunun depremi ile sarsılacaktık.”

Süleyman Demirel’in görev süresi uzatılsaydı, böyle bir “kaza”nın olmayacağı konusunda Güngör Mengi’yi temin ederek Milliyet Haber Müdürü Doğan Akın’ın her pazartesi yayımlanan “Milliyet’ten” köşesine geçelim.

Doğan Akın da haberi ilk kez Emin Çölaşan’dan aldığını ima ettiği yazısında tepkisini şöyle dile getiriyor:

“Yeğen, ‘çete kurarak banka boşaltmakla suçlanıp, yurtdışına kaçmaya hazırlanırken’ yakalanıyor. Amca, ‘bu’ yeğeni için Azerbaycan Devlet Başkanı’na (…) mektup yazıp, ‘Cumhurbaşkanı’ olarak imzayı basıyor. ‘Cumhurbaşkanlığı makamına hakaret’ten mahkûm edilense, depremde yıkılan binaların altında kalan 17 bin hayatın hesabını soran Meral Tamer oluyor!”

Bu yazıyı, Güngör Mengi’nin satırlarına nazire yaparak bitirelim:

“Peki, Demirel’in Cumhurbaşkanlığı’ndaki görev süresi uzatılmış olsaydı ne olacaktı? Medya, Demirel’in yeğeni için iş takipçiliği yaptığı mektubu yayımlamayacaktı. Murat Demirel götürdükleriyle kalacak, süper zengin, itibarlı bir işadamı olarak ortalarda dolaşmaya devam edecekti. Süleyman Demirel, ‘Bilgili, tecrübeli, sorumluluk sahibi’ bir Cumhurbaşkanı olarak görevine devam ediyor olacaktı. Basınla ‘sıcak ilişkiler’ kuran bir Cumhurbaşkanı olarak her hafta bir gazetenin üst düzey yöneticileri ve köşe yazarlarıyla yemek yiyecek, o gazete o hafta manşetini kurtaracaktı. Köşe yazarları konu sıkıntısı çekmeyecek, bilhassa Yavuz Donat bu kadar mahzun olmayacaktı. Gazete sahiplerinin devlet ihalelerine girme ‘hak’kı, bugünkü gibi her an Cumhurbaşkanı’nın potansiyel itiraz tehditleri altında olmayacaktı. Her şey çok güzel olacaktı.” (2 Ekim 2000)

Başa Dön